Mart 2010, Vuslat dergisi
Gazze'ye yönelik saldırıyı, Batı Yaka'nın Ramallah şehrinde ABD ve İsrail desteğiyle korsan bir yönetim oluşturmuş olan, ayrıca kendisinin başkanlık süresi dolduğu halde yasadışı bir şekilde başkanlık koltuğunda oturmaya devam eden Mahmud Abbas'ın desteklediği haberlerini muhtelif medya organları yayınladı. Abbas'ın işgal devletiyle Gazze'ye yönelik savaş sonrası hesaplarla ilgili bir işbirliği içine girdiği bilgileri de değişik kaynaklara sızdırılmıştı. Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği'nin başkanı Prof. Yusuf el-Karadavi Gazze'ye yönelik saldırıların yıldönümü münasebetiyle yaptığı değerlendirmelerde, "böyle bir saldırıya destek verdiği haberleri doğruysa Abbas'ın taşlanması gerekir" dedi. Bu söz yerinde ve haklıydı. Filistin halkını temsil ettiği iddiasında bulunan ve onun üzerinde kurulmuş otoriteyi yasalara aykırı biçimde de olsa elinde tutan kişi, bu halkın üzerine ateş yağmuru gibi bomba yağdıran düşmanın saldırısına destek verdiyse işlediği suç karşısında taşlama cezası bile çok hafif kalır. Kendi halkının üzerine yağmur gibi bomba yağdırılmasını isteyen ve destekleyen bir başkanın üzerine taş yağdırılsa haksız bir cezalandırma mı yapılmış olur?
İşbirlikçi Abbas kendince Karadavi'nin sözlerine alındı ve Ramallah'ta ihanetçi Selam Feyyad'ın kontrolünde oluşturduğu korsan hükümetin Vakıflar Bakanı vasıtasıyla verdiği talimatla hutbe savaşı başlattı. Feyyad'ın Vakıflar Bakanı cami imamlarına bir hutbe metni gönderip Cuma namazlarında onu okumalarını istedi. Metinde Üstat Karadavi'ye karşı sert eleştiride bulunuluyor ve Abbas'tan özür dilemesi isteniyordu. Oysa Abbas'ın, yaptığı ihanetten dolayı önce Allah'a karşı tevbe etmesi, Siyonist işgalciyle işbirliğini sona erdirmesi ve Filistin halkından özür dilemesi gerekiyordu.
Ramallah'taki korsan hükümetin Vakıflar Bakanına ipleri teslim etmiş olan bazı imamlar kendilerine gönderilen hutbe metnini Cuma namazlarında okudular. Fakat cemaatler onlara şiddetle tepki gösterdi, okunan hutbeleri protesto etti ve imamlara da Allah'a kulluğu bırakıp işbirlikçi Abbas yönetimine köleliği kabullendiklerini hatırlattılar. Abbas'ın Siyonist işgal devleti hesabına silahlı baskınlara alıştırılmış polisleri de söz konusu hutbelerin protesto edildiği camilere baskınlar düzenleyerek tepki gösteren gençlerin birçoğunu tutukladılar. Fakat işgal devletinin finoları gibi çalışan bu polislerin daha önceki baskınları gibi bu seferki baskınları da direnişçi gençleri yıldırabilecek durumda değildi.
Şu işe bakın ki Üstat Karadavi'nin sözüne alınarak emrindeki hükümetin Vakıflar Bakanının talimatıyla hutbe savaşı başlatan Abbas'ın kirli ve karanlık işlerini yine kendi dostları açığa çıkardı. Böylece Karadavi'nin hiç uğraşmasına gerek kalmadan sözlerinin haklılığı, Abbas'ı tuzağa düşüren Siyonist dostlarının yayınladığı belgelerle ortaya çıktı.
Siyonist medyanın yayınladığı belgeler Abbas yönetiminin kendisine Batı'dan ve Arap ülkelerinden gönderilen yardım paralarını ihtiyaç sahiplerine iletmeyip kişisel çıkarlarda kullandığını ortaya koyuyordu.
Aslında bu gerçek Filistin'deki İslâmî direniş tarafından yıllar öncesinden biliniyor ve gündeme getiriliyordu. Zaten Hamas'ın özerk yönetim parlamentosu çatısı altında mücadele başlatmak istemesinin sebebi de bu yolsuzluklardı. 1996 seçimlerine girmeyen Hamas'ın ileri gelenlerinden bazıları daha sonra özerk yönetim bünyesindeki yolsuzluklara karşı mücadele edilmesi ve zaten zor şartlarda yaşayan Filistin halkının maddi imkânlarının iç edilmesinin önüne geçilmesi için özerk yönetim parlamentosu çatısı altında faaliyete ihtiyaç olduğunu dile getirdiler. Normalde hükümeti ele geçirme amacında değildiler.
Hamas, yolsuzluğa karşı mücadele ve halkın haklarını savunma amacıyla 2005-2006 seçimlerine iştirak ettiğinde halkın büyük bir teveccühüne mazhar olunca parlamentodaki sandalyelerin üçte ikiye yakını ona geçti. Buna rağmen yine parlamentoda temsil edilen tüm gruplarla ortak hükümet oluşturmak istediyse de dış güçlerle işbirliği yapan Fetih örgütünün içeride Hamas'la işbirliğine yanaşmaması sebebiyle bu ittifak sağlanamadı.
Gazze'den çıkarıldıktan sonra kadrosuyla ve emniyet güçleriyle birlikte yolsuzluğu, korsanlığı ve mafyacılığı da Batı Yaka bölgesine taşıyan Abbas'ın etrafındaki çetenin önemli bir vasfı da ahlâksızlığıydı. İşte bu yönünün belgelerini de yine kendilerine hizmet ettikleri Siyonistler kamuoyuna açıkladılar. Yani işbirlikçi Abbas'ın adamları burada da "dost" tuzağına düştü. İsrail'in Kanal 10 televizyonu tarafından yayınlanan video görüntülerinde Mahmud Abbas'ın Başkanlık Divanı Müdürü Refik el-Huseyni kendisinden iş talebinde bulunan bir genç kıza karşılığında gayrimeşru ilişki teklif ediyordu.
İşin ilginç yanı ise işgal devletinin Kanal 10 televizyonuna Refik el-Huseyni'nin kirli işlerinin görüntüsünü verenin de Fetih örgütü mensuplarından ve Abbas'ın istihbarat teşkilatında el-Halil bölgesi müdürlüğünü yapmış olan Fehmi Şubbane et-Temimi olmasıydı. Yani görüntüler yine Abbas yönetimindeki iç istihbarat mekanizmasının gizli takip faaliyeti ile kayda alınmıştı.
Fetih'in tanınmış yazarlarından ve örgütün sesi durumundaki el-Hayatu'l-Cedide gazetesinin genel yayın yönetmeni Hafız el-Bargusi'nin itirafları Refik el-Huseyni'nin görüntülerinin medyaya yansımasıyla birlikte Abbas yönetimini sarsan skandalın aslında bu örgütün üst kademesindeki ahlâkî çürümeye delalet ettiğini ortaya koyuyordu. Hafız el-Bargusi, el-Huseyni'nin bulaştığı skandalın benzerlerine örgütün ileri gelenlerinin hemen hepsinin bulaştığını, aralarındaki farkın sadece kamera olduğunu ifade etti. Yani diğerlerinin işlediği kirli işlerin böyle gizli kameralarla kayda alınmaması sebebiyle gözlerden uzak kaldığını dile getirdi. El-Bargusi, Abbas yönetimine bağlı istihbarat teşkilatının ulusal güvenlikle uğraşmak yerine birbirlerine şantaj yapmak amacıyla malzemeler elde etmeye ve böyle kirli işlerini kayda almaya çalıştıklarına dikkat çekti.
Aslında diğerlerinin kirli işlerinin gizli kameralarla çekilmediği ve aradaki farkın sadece kamera olduğu da bir zandır. İhtiyaç duyulduğunda şantaj malzemesi olarak kullanılmak üzere bekletilen kim bilir daha ne kadar görüntü kayda alınmıştır!
Eski istihbaratçı Fehmi Şubbane et-Temimi'nin elindeki videoyu Siyonistlerin Kanal 10 televizyonuna götürmesi düşündürücüdür. Eğer ki İslâmî Direniş Hareketi'nin hizmetindeki medyanın bu tür malzemeleri şantaj amaçlı kullanabileceğini tahmin etseydi videoyu yayınlaması için el-Aksa Tv.'ye teklifte bulunması da muhtemeldi. Belki Siyonistlerin medyasına gitmiş olmamak için onu tercih edebilirdi. Fakat biliyordu ki Haziran 2007 olaylarından sonra Dahlan çetesinin istihbarat merkezinin Hamas kontrolüne geçmesinden sonra bu tür videoların ve belgelerin yüzlercesi onun eline geçmiş ama o bunları şantaj amacıyla kullanmamıştı.
Nitekim bu gerçeği Batı Yaka'da ikamet eden Suheyr Halef de dile getirdi. Halef, Hamas'ın Gazze'de bunlardan yüzlercesini ele geçirdiğini ama şantaj malzemesi olarak kullanmama kararı aldığını ve kararına sadık kaldığını ifade etti. Hamas, Fetih'in gerçek yüzünün bilinmesi açısından bu tür çirkinliklerin açığa çıkarılabileceğini bir ara dile getirmiş ama daha sonra Filistin davasının kendi içyapısı açısından olumsuz sonuçlar doğuracağını düşünerek açığa çıkarmama kararı almıştı. Eğer ki Fetih'e karşı gerçekten şantajcı ve baskıcı bir tutum içinde olsaydı en başta bu tür malzemelerden yararlanırdı. Ama uzlaşmacı ve çözüm yanlısı bir tutum içinde olmayı tercih etti. Ne var ki işbirlikçi Abbas arkasında duran Siyonist işgal devletini ve ABD'yi memnun edebilmek için Hamas'la uzlaşmaktan her zaman uzak durdu.
Kendi içinde her yönden çürümüşlük yaşamasına rağmen dış güçlerin hesabına Ramallah'taki korsan çeteyi ayakta tutmakta ısrar eden Abbas yönetiminin işgalci Siyonistlerle işbirliğinin zirveye tırmandığı Hamas'ın askeri kanadının önemli komutanlarından birinin Dubai'de şehit edilmesi olayının perde arkasının aydınlatılmaya başlanmasıyla birlikte biraz daha netlik kazandı. Hamas'ın askerî kanadı İzzettin Kassam Birlikleri'nin önemli komutanlarından Mahmud el-Mebhuh'un Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrinde boğularak şehit edilmesinde görev alan timdeki elemanlardan ikisinin Abbas'ın emniyet teşkilatının elemanlarından olduğuna dair bazı deliller ele geçirildi. Yapılan tespitlere göre cinayet timinde yer alan bu iki kişiden biri de Abbas'ın emniyet teşkilatının üst düzey subaylarındandı.
Ramallah'taki korsan hükümetin eski İçişleri Bakanı Abdurrezzak el-Yahya Siyonist işgal devletiyle istihbarat alanında işbirliği yaptığını daha önce dile getirmişti. Fakat bu işbirliğinin Filistin direnişinin başını çeken önemli dava önderlerinin tasfiye edilmesi amacıyla planlanan cinayetlere kadar varması söz konusu korsan yönetimin tamamen Siyonist işgalin kazıklarının sağlamlaştırılması amacıyla kurdurulduğunu çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu durumda Filistin'deki Abbas yönetimiyle Çeçenistan'daki Kadirov yönetimi arasında ne fark olabilir?
Dubai polisinin yaptığı araştırmalarda Komutan el-Mebhuh'u şehit eden cinayet timi üyelerinin İngiltere, İrlanda, Almanya ve Fransa pasaportu taşıdıkları tespit edildi. Canilerin bu ülkelerin pasaportlarını taşıması cinayetin işgal devletinin cinayet şebekesi Mossad tarafından planlanmış ve infaz edilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Fakat böyle profesyonel ve planlı bir cinayette söz konusu ülkelerin pasaportlarının kullanılmış olması Mossad terörünün arkasında duran uluslararası cinayet şebekesine işaret etmesi açısından dikkat çekiciydi. İngiltere tarafından yapılan açıklamada kullanılan pasaportların sahte olduğu iddia edildi. Fakat Dubai polisinin açıklamalarında pasaportların sahte olmadığı ifade ediliyordu.
İşgal devletinin cinayet şebekesinin daha önce gerçekleştirdiği cinayetlerde de Batılı ülkelerin imkânlarından ve malzemelerinden yararlandığını gösteren önemli belgeler ve kanıtlar ele geçirilmişti. Bütün bu bilgiler ve belgeler gerçek anlamda uluslararası terörün işte bu şebeke olduğunu da gözler önüne seriyor.
Zaten Siyonist işgal devleti ve onun cinayet şebekesi Mossad bir terör örgütüdür. Çağdaş emperyalizmin, ABD'nin ve Avrupa ülkelerinin bu terör örgütüne sahip çıktığı, destek verdiği, yerine göre onun cinayet planlarını infaz etmesi için yolları açtığı bilinen bir gerçektir. Böylesine bir uluslararası terörün arkasında duran ve hatta içinde yer alan çağdaş emperyalizmin kalkıp da kendi saldırganlığında uluslararası terörü gerekçe olarak kullanması yüzsüzlüğün zirvesidir.
İşgal altındaki Filistin topraklarında güya "Filistin yönetimi" oluşturduklarını ileri sürenlerin Siyonistlerle işbirliği yaparak cinayetlerine ortak oldukları, emperyalist güçlerin Siyonist teröre her yönden destek verdiği ortamda ne yazık ki Müslüman halkların tepesine çöreklenmiş ihanetçi yönetimler de Filistin halkına ve davasına ihanette onlardan geri kalmıyorlar.
Ne kadar ilginçtir ki Filistinlilerin arasındaki ihtilafları çözüme kavuşturma iddiasıyla güya arabuluculuğa soyunan ve bu sorumluluğu bir başka ülkenin devralmasına da kesinlikle müsaade etmeyen Mısır rejimi Gazze'ye uygulanan ambargonun gardiyanlığını yaptığı gibi şimdi de bu bölgeye zorunlu ihtiyaç maddelerinin sokulması için açılmış tünelleri kapatmak amacıyla çelik duvar örüyor. Gazze'nin dış dünyayla bağlantısını sağlayan nefes boruları konumundaki bu tünelleri kapatmak için araya çelik duvar ören ihanetçi yönetimin Filistinli gruplar arasındaki ihtilafları çözmek için arabuluculuk yaptığı iddiası inandırıcı olabilir mi? İşte bundan dolayıdır ki Mısır'ın yılan hikâyesine dönen arabuluculuğundan sonuç alınamıyor. Çünkü bu ülke arabuluculuk değil işgalci Siyonist devlet ve ABD hesabına dayatmacılık yapıyor. Filistin'in dâhilî ihtilaflarıyla ilgisi olmayan şartlar içeren anlaşma metinleri hazırlayıp İslâmî direnişin kabul etmesini istiyor. Oysa bu metinler Filistin'deki İslâmî direnişin ilkelerine tamamen aykırı ve şimdiye kadar bütün zorlamalara rağmen kabul etmediği Siyonist işgali itiraf, işgalcilerle imzalanmış anlaşmaları onaylama gibi şartlar içeriyor.