HAMAS ve Fetih Diyaloğu

12 Haziran 2008 Perşembe, Vakit gazetesi

Filistin'de İslâmî hareket her zaman diğer gruplarla iyi ilişki içinde olmaya çalışmıştır. Gazze olaylarının temelinde ise işgalci Siyonist devletle ve Amerikalı General Keith Dayton'la işbirliği içinde olduğu belgelerle ispat edilen Dahlan çetesinin cinayetleri vardır. HAMAS, Fetih'le ilişkileri kesmek için değil işte bu cinayet ve mafya çetesini etkisiz hale getirmek için harekete geçme zorunluluğu duymuştu. Bunu görüşmeler, siyasi manevralar yoluyla yapabilmek için çok uğraştı ama başarılı olamadı. En son silahları Başbakan İsmail Heniyye'ye çevirmişlerdi ve önlerinin bir süre daha açık bırakılması durumunda HAMAS'ın tüm ileri gelenlerini, MOSSAD'ın adamlarının yerine onlar tasfiye edecekti.

Darbe yapmakla bir darbeyi önlemek ve darbeci çeteyi etkisiz hale getirmek çok farklıdır. Ama söz konusu çetenin elemanları ve onlara yakın duranlar kirli çamaşırlarının ortaya döküldüğünü görünce projektörü başka yöne yöneltmek, dikkatleri o yöne çekmek amacıyla söz konusu darbenin önlenmesini "darbe" olarak nitelendirmek suretiyle zihinleri bulandırma yoluna gittiler, hâlen de aynı metottan yararlanmaya çalışıyorlar.

Buna rağmen HAMAS sürekli diyalog çağrısı yaptı ve Filistin cephesindeki bölünmüşlüğün sona erdirilmesi için fedakârlıkta bulunan taraf olmayı kabul etti. Bu konuda oluşan tüm fırsatları değerlendirmeye çalıştı ve son olarak San'a'da Fetih'in bazı ileri gelenleriyle oturup ilke anlaşması imzaladı. Ama hareketin lideri ve Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas kendisine sorulmadan imzalandığı gerekçesiyle anlaşmayı kesinlikle reddettiğini, geçerli saymadığını duyurdu. Oysa San'a'daki anlaşma hiçbir taraf için uygulamaya dair bir şart içermiyor, sadece diyaloğun yeniden başlatılması için uzlaşma ve çağrı niteliği taşıyordu.

Aradan biraz zaman geçti ve bu kez diyalog çağrısı bizzat Abbas'tan geldi. Fakat ilginçtir ki dün ilke anlaşmasına, sadece masaya oturma konusunda uzlaşma sağlanmasına ve diyalog çağrısına bile "kendisine sorulmadan yapıldığı" gerekçesiyle şiddetle karşı çıkan Abbas bu kez diyaloğun fikir babalığını, öncülüğünü dolayısıyla telif hakkını elde etmiş olmanın avantajına sahipti.

Olsun. Önemli olan yaranın sarılması, kanamanın durdurulması ve yakınlaşma için müspet bir adım atılması değil midir? Ortaya çıkan her fırsatı değerlendirmek gerekir. Çağrının bizzat Abbas'tan gelmesi İslâmî hareket açısından çok daha sevindirici ve ümit vericidir. Fikir babalığının kime ait olduğu ise hiç önemli değildir. Bu yüzden HAMAS, özellikle de Başbakan İsmail Heniyye çok hızlı bir şekilde karşılık verdi ve hiçbir şart ileri sürmeden diyaloğa açık, hemen masaya oturmaya hazır olduklarını bildirdi.

Abbas'ın önceden hiç yanaşmadığı ve her keresinde zor şartlar ileri sürdüğü diyalog için bu kez kendisinin bizzat çağrı yapmasında muhtelif etkenler olabilir. Ancak birinci derecede etkileyici sebep elbette işgalci Siyonist devletin ve onun arkasında duran ABD'nin sergilediği tutumdur. Önceden güya Filistin devletinin kuruluşu için 2008 yılı içinde ilk adımları atacağı vaadinde bulunarak Abbas'ı ümitlendiren ABD yine "U" dönüşü yapmıştı. Oysa ABD'nin gösterdiği yine sadece seraptan ibaretti ve Abbas'ın şimdiye kadar kendisine su diye gösterilenlerin yanına yaklaştığında her şeyin kaybolduğunu görmüş olmaktan dolayı artık yeterince tecrübe edinmiş olması gerekiyordu.

ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın 2008 yılı içinde Filistin devletinin kuruluşuyla ilgili kesin bir şey söylemenin mümkün olmayacağına dair açıklama yapması üzerine Abbas'a son gösterilen suyun da serap olduğu anlaşıldı.

Öte yandan işgalci saldırgan devlet bir yandan Kudüs'te Yahudileştirme projelerini hızlandırırken diğer yandan Knesset adı verilen parlamentosu vasıtasıyla Kudüs'ü tüm dünyadaki Yahudilerin başkenti ilan eden bir Anayasa değişikliği gerçekleştirdi. Bu arada Olmert'e yönelen eleştirilerin artması sebebiyle erken seçim sinyali verilince o da seçim yatırımı yapmak için ideolojik yani Siyonist temelli tavırlarını daha fazla öne çıkarmaya başladı.

Bütün bu gelişmeler karşısında Olmert'le irtibatı sürdürmesinden dolayı şiddetli eleştirilere maruz kalan Abbas da havayı yumuşatmak için HAMAS'a diyalog çağrısı yapma ihtiyacı duydu. Ama sebebi ne olursa olsun Abbas'ın böyle bir çağrı yapmasını ve o yönde adımlar atmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz.

Çağrının ardından meydana gelen gelişmeler ve ileriye dönük beklentiler hakkındaki tespit ve değerlendirmelerimizi de inşallah müteakip yazımızda vereceğiz.

Diyalogda Gidişat

13 Haziran 2008 Cuma, Vakit gazetesi

Bundan önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere HAMAS açısından diyaloğun önünde herhangi bir engel olmadığından çağrı Abbas'tan gelince hemen pratiğe dönük adımlar atılması kolaydı. Nitekim öyle oldu ve Senegal Cumhurbaşkanı Abdullah Wade da görüşmelere ev sahipliği yapma teklifinde bulununca bu ülkenin başkenti Dakar'da ilk heyetler görüşmesi gerçekleştirildi.

Dakar'daki heyetler görüşmesi üç gün sürdü. Bu kadar sürmesinin sebebi Fetih heyetinin bazı şeyleri yine diyaloğun ön şartı olarak kabul ettirmeye çalışmasıydı. Bunlardan aşağıda söz edeceğiz. Sonuçta herhangi bir ön şart söz konusu olmaksızın bir ilke anlaşması imzalandı.

Dakar'daki anlaşma içerik yönünden San'a'daki ilke anlaşması gibiydi. Çünkü bu da uygulamaya dair ve taraflar için bağlayıcı bir şart içermiyor sadece diyaloğun yürütülmesi konusunda ittifaka varılmasının beyanı anlamı taşıyordu. Fakat Dakar ittifakının San'a'da imzalanan anlaşmadan farkı Fetih hareketinin lideri ve Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas tarafından da onaylanmasıydı. San'a'daki anlaşmanın ölü doğmasının sebebi Abbas'ın onayı alınmadan imzalandığı için onun tarafından kesin bir şekilde reddedilmesiydi.

Dakar Anlaşması'ndan sonra görüşmelerin üst düzeyde yürütülmesi kararlaştırıldı. Senegal Cumhurbaşkanı Wade da bunun için gereken bağlantıları kuracağını ve görüşmelere ev sahipliği yapmaya devam edeceğini bildirdi. Sonrasında Mısır da görüşmelere ev sahipliği yapabileceğini duyurdu.

HAMAS - Fetih diyaloğu işgalci Siyonist devleti ve onun arkasında duran ABD'yi memnun etmedi. Bu yüzden ABD Dışişleri Bakanı Bayan Rice devreye girerek Abbas'tan diyalog konusunda kendisini bilgilendirmesini istedi. Onun böyle bir istekte bulunmasının amacı gelişmelerden haberdar olmak değil Abbas'ı sorguya çekmekti. Yani ona "sen ne hakla bize sormadan ve bizden izin almadan böyle bir işe girişiyorsun?" sorusunu yöneltmek istiyordu. Bu durum da diyalog konusunda ümit verici adımlar atılabilmesi için Abbas'ın kendisini İsrail - ABD tahakkümünden kurtarmasının zorunlu olduğunu gösteriyor.

Fetih heyetinin Dakar'daki görüşmelerde yine bazı şeyleri diyaloğun ön şartı olarak kabul ettirmeye çalıştığını söylemiştik. Bunların başında da Ramallah'taki Selam Feyyad hükümetinin meşru hükümet sayılması ve Abbas'ın vermiş olduğu tüm kararların geçerli kabul edilmesi şartları geliyordu. HAMAS heyeti ise başlangıçta hiçbir tarafın ön şart ileri sürmemesini, bütün her şeyin masa başında, karşılıklı görüşmelerle sonuca bağlanmasını istiyordu.

Öte yandan Feyyad hükümeti halkın oylarıyla ve parlamentonun onayıyla değil ABD'li General Keith Dayton'un siparişiyle kurulmuş bir hükümettir. Parlamentodan güvenoyu isteme cesareti bile gösterememiştir. Halkın iradesini temsil eden hükümetin yok sayılıp ABD'li generalin siparişiyle kurulmuş bir hükümetin meşru sayılması halk iradesinin ayaklar altına alınması anlamına gelir. Masa başında yine parlamentonun onayına başvurularak yeni bir ittifak hükümeti oluşturulması konusunda anlaşmaya varılması söz konusu olabilir ki HAMAS buna açık olduğunu her zaman ortaya koymuştur. Ama meşruiyeti olmayan dayatma bir hükümetin onaylatılması diyaloğun mantığına aykırıdır.

Abbas'ın kararlarının geçerliliği için de parlamento onayına ihtiyaç olduğu, parlamentonun onayından geçtikten sonra geçerli sayılabileceği Dakar görüşmelerinde dile getirildi.

Gündeme gelen bir konu da başkanlık ve parlamento seçimlerinin birlikte yapılması. Başkanlık seçimlerinin zaten zamanı geldi. Parlamento seçimlerinin erkene alınmasına ise HAMAS'ın prensipte itirazı yok ve bir ittifakın sağlanması durumunda bunun mümkün olabileceğinin sinyallerini verdi. Ama bunun ön şart olarak ileri sürülmesine itiraz ediyor ve bu konunun da görüşmeler yoluyla sonuca bağlanmasını istiyor. Ayrıca işe seçimle başlanması da anlamsız. İhtilaflar giderilir, Filistin halkının çıkarları açısından sorun oluşturan engeller aşılırsa seçimler yoluyla yeni bir Meclis oluşturulması konusu da gündeme alınıp değerlendirilebilir.

Bu arada Abbas yönetiminin pratikte birtakım müspet adımlar atması da gerekmektedir. Çünkü Batı Yaka bölgesinde işgal devleti ve ABD'nin talimatlarıyla çok sayıda direnişçi Abbas'ın güvenlik güçleri tarafından hapislere atılmış, birçok sivil toplum kuruluşu ve medya organı kapatılmış, fikir özgürlüğünün önünde büyük engeller oluşturulmuştur. Tutuklamalar hâlen de devam etmektedir. Abbas yönetiminin bir iyi niyet gösterisi olarak bu havayı değiştirmesi, baskı uygulamalarına son vermesi gerekmektedir.

Şeytanın Askerleri Görevde

14 Haziran 2008 Cumartesi, Vakit gazetesi

Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ambargo sebebiyle bölge ahalisinin büyük sıkıntılarla karşı karşıya olduğu artık tüm insanlık tarafından görülüyor. Muhtelif uluslar arası kuruluşlar ve ülkeler Gazze'ye gıda maddeleri ve ilaç sokulmamasının savaş suçu olduğunu dile getirdiler. Ne var ki Siyonist işgal devleti bu savaş suçunu işlemeye devam ettiği halde savaş suçlarını engelleme sorumluluğu taşıyan uluslar arası kurumların hiçbir şekilde harekete geçmediğini görüyoruz.

Gazze üzerindeki ambargonun kalkması için Filistin direnişiyle işgal devleti arasında ateşkes sağlanması amacıyla Mısır'ın arabuluculuğu ile bir girişim gerçekleştirildi. Filistin direnişi bunu kabul etti ve ateşkesin karşılıklı olması, Gazze üzerindeki ablukanın da kaldırılması durumunda kendilerinin de ateşkes şartlarına bağlı kalacaklarını bildirdi.

Siyonist işgal devleti Mısır'ın yaptığı çağrılara cevap vermeyi ve ateşkes konusunu ele alıp görüşmeyi sürekli ertelerken Gazze'ye geniş çaplı bir askerî operasyon düzenleme planını hep gündemde tutmaya çalışıyordu. İşgal devletinin, ateşkes çağrılarına ve bu konuda gerçekleştirilen tüm girişimlere rağmen böyle bir operasyonu gündemde tutmaya çalışması kanla beslendiğinin çok açık bir göstergesiydi. Ayrıca işgal devleti hükümeti kendi içinde bir kriz ve ciddi sorunlar yaşadığından hem kendi kamuoyunun dikkatini bir başka yöne çekmek hem de sinyali verilen erken seçime yatırım yapmak amacıyla böyle bir operasyonu gündeminde tutmayı tercih ediyordu. Çünkü Siyonist zihniyet açısından en önemli seçim yatırımı Filistinlilere ve bölgedeki direnişçilere saldırı düzenlemek, katliamlar gerçekleştirmek, kan dökmektir.

Aslında Siyonist devlet böyle bir operasyon gerçekleştirme cesaretini kendinde bulsaydı tereddüt etmeden hemen saldırıya geçecekti. Ama daha önce yaptığı bir denemede askerlerinin ciddi bir moral krizine girdiklerini ve daha ileri gitmesinin risk oluşturacağını anladı. Dolayısıyla Olmert, seçim yatırımı olarak planladığı bir operasyonu yüzüne gözüne bulaştırıp da seçim iflasına gitmekten korktu. Bu yüzden işgal devleti hükümeti konuyu ele alarak operasyonu ertelediğine dair açıklama yapma ihtiyacı duydu.

İşgal yönetimi her ne kadar büyük operasyonu ertelediğine dair açıklama yaptıysa da Filistinlilere saldırma, yine kan dökerek, katliamlar gerçekleştirerek Siyonist kamuoyunun desteğini kazanma çabaları gösterme niyetini muhafaza ediyor, bu yüzden ateşkese yanaşmak istemiyordu. Özellikle son günlerde bu amaçla hava ve kara saldırılarını artırdı. Dün akşam saatlerinde gerçekleştirdiği bir vahşi hava saldırısında da iki katlı binayı tamamen yerle bir ederek, biri dört aylık bebek olmak üzere yedi kişinin şehit olmasına kırk kişinin de yaralanmasına sebep oldu. Şehit edilenlerden biri de İsmail Heniyye hükümetinin İçişleri Bakanlığı'nın mali ve idarî işler sorumlusuydu. Benzer bir saldırıyı Filistin direnişi işgalcilere yönelik olarak gerçekleştirmiş olsaydı bütün televizyonların haber bültenlerinin ana haberi, gazetelerin sürmanşet haberi olurdu. Ama Filistinlilerin katledilmesinin fazla önemi yoktu, çünkü onlara yönelik bu tür saldırılar, katliamlar, cinayetler dünya kamuoyu açısından rutin yani gündelik hâle gelmişti.

Siyonist saldırgan devlet bu saldırıları ve katliamları gerçekleştirirken Müslüman halkların sırtına zehirli bir kene gibi yapışmış işbirlikçi rejimler de emperyalizmin ve onun tarafından himaye edilen Siyonist işgalin stratejisine hizmet amaçlı faaliyetlerini sürdürüyorlar.

Ürdün Devlet Güvenlik Mahkemesi, üç Filistinliyi tamamen uydurma iddialardan ve senaryolardan yola çıkarak on beş yıl ağır işlerde çalışma cezasına mahkûm etti. İddiası ise bu kişilerin HAMAS'a ait olduğu ileri sürülen ruhsatsız silahlar bulundurdukları, başta işgal devletinin Amman büyükelçisi olmak üzere bazı İsrail yetkililerine yönelik suikastlar planladıklarıydı.

Oysa HAMAS'ın bugüne kadar işgal altındaki Filistin toprakları dışında Siyonist işgalcilere yönelik de olsa herhangi bir silahlı eylem gerçekleştirmediği ve bunu bir prensip olarak muhafaza ettiği Ürdün DGM de dâhil bu hareketi az çok tanıyan bütün herkes bilmektedir. Aksini ispat etmede kullanılabilecek en ufak bir delil gösterilmesi de mümkün değildir.

Ne var ki Ürdün ve onun yargı mekanizmaları işgalci Siyonistlerin politikalarını pratiğe taşımada aktif görev yüklenmiş durumdadır. Zaten Ürdün, Siyonist devletin bir tampon gücü görevi üstlendiğini şimdiye kadar sürdürdüğü uygulamalarıyla da ispat etmiştir.

la da ispat etmiştir.