5 Ağustos 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Filistin'de dün yani 4 Ağustos Salı günü, kuruluşunu Yasir Arafat'ın gerçekleştirdiği ama zaman içinde ciddi değişim yaşayarak Siyonist işgal devletiyle güvenlik ve istihbarat alanında işbirliği yapabilecek duruma gelebilen Fetih örgütünün Altıncı Genel Kongresi başladı. Biz de bilvesile bu örgütten, son dönemde yaşadığı çalkantılardan söz etmek ve son kongresinin neler getirebileceği hakkındaki görüşlerimizi aktarmak istiyoruz.
Önce isminden başlayalım. Örgütün yaygın olarak kullanılan adı bir kısaltmadır. Tam adı Hareketu't-Tahriri'l-Vataniyyi'l-Filistiniyyi'dir ve Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi anlamına gelir. Çıkarılacak kelimenin anlamlı olması için kısaltma sondan başa doğru yapılmış ve aradan vav harfi atılmıştır. Fakat bu tür kısaltmalar Arapça nahiv kurallarına göre mebni (i'rabsız) sayıldığından başına harfi tarif olarak kullanılan "el" konmaz. Tıpkı Hamas gibi. el-Hamas denmediği gibi el-Fetih de denmez. Fakat ilginçtir, normalde birçok Arapça ismin başından esasta var olan harfi tarifi atan Türkiye medyası bu örgütün adının başına olmaması gereken bir "el" eklemekte ve el-Fetih adını kullanmaktadır. Başlangıçta ben de "galat-ı meşhur lugat-ı fushadan evladır" hükmü gereği bu kullanımı tercih ediyordum. Ama sonra kanaatimi değiştirdim ve doğru yazılışı tercih ettim. Ama bazen yazıyı gönderdiğim yerlerin musahhihleri tarafından "tashih (!)" edildiğini görüyor ve itirazda bulunmuyorum.
Fetih örgütünün mayasının oluşturulması için ilk adımlar 1957-58 yıllarında Yasir Arafat ve çevresindeki adamlar tarafından atıldı, ancak fiili olarak kuruluşu 1 Ocak 1965 tarihinde ilan edildi. Bu hareket daha sonra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün çatısı altında toplanan oluşumların en güçlüsü olarak öne çıktı. Sol ve Arap milliyetçisi bir siyasi çizgi izleyen Fetih, Hamas'ın öncülüğünde İslâmî hareketin özellikle birinci intifadayla birlikte etkin hale gelmesine kadar Filistin'in en geniş tabanlı direniş örgütü vasfını korudu.
Örgüt, 1991 Madrid görüşmelerinin başlamasıyla birlikte yeni bir döneme girdi. Bu dönemde direniş yanlısı tutumunu kademeli bir şekilde terk ederek masa başı çözüm arayışına girdi. Tabii Fetih'in böyle bir çizgiye doğru kayması FKÖ'nün de aynı çizgiye kayması anlamına geliyordu. Çünkü Fetih'in lideri aynı zamanda FKÖ'nün lideri olduğu gibi bu teşkilata yön verenler de Fetih mensuplarıydı.
1994 Kahire Anlaşması sonrasında oluşturulan özerk yönetimde bürokratik kadro ve güvenlik teşkilatı genellikle Fetih mensuplarından oluşturuldu. Kurulan özerk yönetimin parlamento üyelerinin belirlenmesi amacıyla 1996'da gerçekleştirilen seçimleri İslâmî hareketin ve diğer bazı direniş gruplarının boykot etmesi sebebiyle sandalyelerin büyük çoğunluğunu Fetih mensupları aldı. Bunun neticesinde özerk yönetim bir bakıma Fetih mensuplarının lider kadrosuyla ve milisleriyle örgüt teşkilatlarından özerk yönetim kadrolarına taşınması suretiyle şekillenmiş gibi oldu.
Ama örgütün Madrid sürecine, Kahire Anlaşması'na, Siyonist yönetimin meşrulaştırılması temeline dayalı bir özerk yönetim oluşturma planına itiraz eden ve bu yüzden söz konusu yönetimin kadrolarına geçmek istemeyen önemli önderleri de vardı. Geçtiğimiz Pazar günü vefat eden Şefik el-Hut, Faruk el-Kaddumi ve önemli yazarlardan Edward Said'i bunların başında zikredebiliriz. Dolayısıyla Madrid sürecinin başlamasıyla birlikte Fetih örgütü içinde örgütsel değil ama fikrî bir bölünme yaşandığını söylemek mümkündür. Bu bölünmede bazı şahsiyetler örgütün içinde kalıp muhalif kanadı oluşturdular; bazıları da tamamen bağımsız hareket etmeye başladı ama ayrı bir örgüt oluşturma yoluna gitmediler.
İhtilaflar son dönemde, özellikle uzun yıllar Arafat'ın çok yakın çevresinde bulunmuş, Fetih örgütünün sır eminliği, FKÖ'nün de Siyasi Daire Başkanlığı görevini yürüten Faruk Kaddumi'nin bazı önemli belgeleri gün yüzüne çıkarmasıyla birlikte iyice kökleşti ve oldukça önemli tartışmalara sebep oldu. Arafat'ın zehirlenerek öldürüldüğünü, suikastın Şaron - Dahlân - Abbas üçlüsü tarafından planlandığını, suikast planının konuşulduğu toplantının tutanaklarının da kendi elinde olduğunu ileri süren Kaddumi'nin sözleri ve etrafındaki tartışmalar hakkında daha önce yazı yazdığımızdan burada ayrıntısına girmeye gerek görmüyoruz.
Fetih'te yirmi yıl aradan sonra şimdi, işte bu çalkantıların yaşandığı bir dönemde Filistin'in Batı Yaka bölgesinin güneyinde yer alan Beytlaham şehrinde Altıncı Büyük Kongresi düzenleniyor.
6 Ağustos 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
Fetih'in yirmi yıl aradan sonra gerçekleştirdiği kongre her şeyden önce gerçek anlamda bir kongre midir? Bunu diyebilmemiz için işgalin gölgesinde yapılmaması gerekliydi. Çünkü işgal altındaki topraklarda düzenlenmesi durumunda teşkilatın dışarıda yaşayan tarihi liderlerinin ve delegelerinin önemli bir kısmının katılma imkânının olamayacağı biliniyordu. Onların bazıları ilkesel olarak Siyonist yönetim vizesini almayı kabul etmedikleri, bazıları da işgal yönetiminden kaynaklanan riskleri göze almak istemedikleri için girmeyeceklerdi. Nitekim her ne kadar bazı ülkelerdeki delegelerin katılma imkânı olduysa da büyük çoğunluğu katılamadı. Katılabilenler çok küçük bir kesimi oluşturmuş, örgütün tarihi liderleri ve dışarıdaki yapılanmasının karar mekanizmasını oluşturan kesimi katılma imkânı bulamamıştır.
Mısırlı Filistin uzmanlarından Muhammed Cumua da, Fetih'in Altıncı Genel Kongresi'yle ilgili olarak Filistin Enformasyon Merkezi'ne yaptığı yorumda bu noktaya dikkat çekmiş ve bu örgütün kongreyi işgal devletinin kucağında gerçekleştirmesinin direniş dörtgenini terk etmesi anlamına geldiğini vurgulamıştı.
Bizim gördüğümüz kadarıyla kongrenin işgalin kucağında düzenlenmesi öncelikle örgütün direniş alanını terki anlamına geliyor olmakla birlikte asıl amaç muhalif kanadın devre dışı bırakılmasıdır. Abbas'ın içerideki üyeleri kontrolü ve istediği gibi yönlendirmesi zor olmayacaktı. Dışarıdaki delegelerden ona muhalefet edenlerin katılmaları da bu yönle engellenmiş olacaktı. Davet edilenlerin isim listesinin önceden işgal yönetimi emniyetine verilmesi, muhalif kanatta yer alanlar arasında katılmaya niyetli olanlar için caydırıcı bir etken olmuştur. İsim listesinin işgal yönetimi istihbaratına ve emniyetine önceden verilmesinin böyle bir etki yaptığı bizzat örgüt içinden konuyla ilgili yorum yapanlar tarafından da dile getirilmiştir.
İçerideki muhaliflerin etkisiz hale getirilmesi için de çok ilginç oyunlar oynandığı görüldü. Bunlardan biri kongre öncesinde bir delege pazarı kurulması ve Hazırlık Komitesi'nin bilgisi dışında 1100 yeni delege kaydı yapılması oldu. Bir ilginç gelişme de bazı delegelerin katılacaklarının önceden bildirilmesine rağmen gittiklerinde isimlerinin delege listesinden silindiğini görmeleri oldu.
Bütün bu gelişmeler kongrede Abbas - Dahlan kanadının çoğunluğu oluşturulduğunu gösteriyordu. Yani bir örgüt kongresi düzenlenmiyor, Abbas - Dahlan kanadı kendi çalıp kendi oynuyordu. Bunun amacı ise son dönemde Kaddumi'nin iddialarıyla birlikte örgüt içindeki saltanatı da sarsılan Abbas'ın koltuğunu sağlamlaştırmaktı.
Önemli bir sorun da teşkilatın Gazze'deki yapılanmasını temsil eden delegelerin katılması konusunda yaşandı. Hamas, Gazze'deki delegelerin çıkmasına izin verilmesi için Batı Yaka'da haksız bir şekilde zindana atılan Hamas mensubu siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istedi. Batı Yaka'daki siyasi tutuklular meselesi haftalardan beri tartışma konusu ve Abbas yönetimi bu konuda hiçbir olumlu adım atmadı. Bu durum karşısında Hamas da kongreyi fırsat olarak değerlendirmek istedi ve delegelerin çıkmasına izin verilmesine karşılık, özgürlükleri haksız bir şekilde ellerinden alınan binden fazla Hamas mensubunun serbest bırakılmasını şart koştu. Fakat Abbas yönetimi yine hiçbir olumlu yaklaşımda bulunmadı. Tahmin ediyoruz bunun sebebi, Gazze'deki delegelerin katılmasını çok da önemsememesiydi. Çünkü oradaki delegelerin arasından bir muhalif gücün çıkması ihtimali vardı. Dolayısıyla onları karşısına oturtmak istemiyor; buna karşılık Hamas'ın onların çıkmasını engellemesini aleyhte propagandanın aracı olarak kullanmak istiyordu. Dolayısıyla Hamas'ın bu taktiği bizim kanaatimize göre isabetli olmamıştır.
Hamas'ın söz konusu taktiğini görüp de ötede Batı Yaka'da binden fazla mensubunun Siyonist işgal devletinin siparişiyle zindana atıldığını, hele bunların ağır işkencelere maruz bırakıldıklarını görmeyenler ise büyük haksızlık etmiş olurlar. Kongrenin hemen öncesinde Hamas'ın Batı Yaka'daki ileri gelenlerinden Kemal Ebu Tuayme'nin Abbas zindanlarında gördüğü işkence yüzünden hayatını kaybettiğini bu arada hatırlatalım. Bu zat işkence yüzünden kötüleşmesi sebebiyle Ürdün'de bir hastaneye kaldırılmış, kongreden bir hafta önce de 26 Temmuz Pazar günü bitkisel hayata girmişti. Bir gün sonra hayatından ümit kesildiği için üzerinden tüm tıbbi cihazlar kaldırılmıştı. Kongrenin birinci gününde de tamamen nefesinin kesildiği açıklanarak cenazesi alındı.
7 Ağustos 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Örgüt içinde gizli bir darbeyle liderliği ele geçiren ve bu vasfını muhalefetin katılamadığı bir kongreyle korumaya çalışan Mahmud Abbas Fetih kongresini, "mesaj konuşması" için fırsat olarak değerlendirmeye çalıştı. Hatırlanacağı üzere son dönemde bu geleneği ABD Başkanı Obama Kahire Üniversitesi'nden İslâm dünyasına mesaj verme konuşması yaparak başlattı. Onun konuşmasında Siyonist işgalcileri ilgilendiren hususlar da yer aldığı için ardından işgal yönetimi Başbakanı Netanyahu, Bar Ilan Üniversitesi'nde bir mesaj verme konuşması yaptı. Sonra Hamas Siyasi Birim Başkanı Halid Meş'al, Şam'dan bir mesaj verme konuşması yaptı. Normalde Özerk Yönetim Başkanlığı 9 Ocak 2009'da biten ama ABD ve İsrail'in desteğiyle bu sıfatla dolaşmaya devam eden Abbas ise yirmi yıl aradan sonra gerçekleştirilen Fetih Kongresi'ni bir "mesaj verme" konuşması için değerlendirmek istedi.
Şu var ki öncekilerin hepsi kendi iradeleriyle ve özgün politikalarını ortaya koymak üzere söz konusu konuşmalarını yaparken Mahmud Abbas'ın konuşmasının tamamen "sipariş" olduğu anlaşılıyordu. Her şeyden önce konuşma metninin okunmasından önceki akşam ABD Kudüs Konsolosu tarafından kontrol edildiğine dair haber Siyonistlerin Kanal 10 adlı televizyonlarında yayınlandı. Zaten konuşmanın içeriği de bu haberi doğruluyordu. İşgalcilerin televizyonu ABD Konsolosunun, konuşma yüzünden Filistin Özerk Yönetimi ile ABD arasında sorun çıkmaması için bu kontrolün yapıldığını ileri sürdü. Fakat bizim kanaatimize göre sadece bunun için değil, gösterilen hedeflerin iyi belirlenip belirlenmediğinin, hedeflere atılacak okların iyi seçilip seçilmediğinin görülmesi amacıyla da bu kontrol yapılmıştır.
Filistinli ünlü yorumculardan Şâkir el-Cevheri'nin söz konusu konuşmayla ilgili yorumunda Abbas'ın Siyonist düşmandan çokça Hamas'a saldırdığına dikkat çekiliyordu. Gerçekte bir azlık - çokluk kıyaslaması yapmaya bile mahal yok. Konuşmanın saldırı nitelikli içeriğinde hedefte sadece Hamas vardı. Üstelik Hamas'ı hedef alan saldırılar çirkin iftiralardan ve yakışıksız hakaretlerden oluşuyordu. Anlaşıldığı kadarıyla "mesaj verme" konuşmasında Abbas, "artık Siyonist işgalciyle bir hesabım kalmamıştır, bundan sonra benim düşmanım Hamas'tır; bu düşmana karşı yerine göre Siyonist işgalciyle işbirliği yapabilirim" mesajı veriyordu.
Abbas'ın böyle bir mesaj vermesi aynı zamanda Filistin içi diyaloğun önündeki en önemli engelin onun bu tutumu olduğunu gösteriyordu. Bundan önceki diyalog görüşmelerinin Abbas'a gelip dayanınca adeta bir kale duvarına çarpar gibi tıkanmasının sebebini de ortaya koyuyordu.
Konuşmanın içeriğiyle ilgili ayrıntılara girersek sözü çok fazla uzatmak zorunda kalacağız. Konuşmanın ayrıntısını ve Hamas yetkilileri tarafından verilen cevapları okumak için Filistin Enformasyon Merkezi (www.filistinhaber.com) ve israhaber Web sitelerinde yayınlanan haberleri okumanızı tavsiye ediyorum.
Önemine binaen sadece iki hususa temas etmekle yetineceğim. Bu iki örnek de zaten iftira ve çarpıtmaların boyutlarını gözler önüne serecektir.
Abbas, Hamas'ın kendisine suikast düzenleyeceği iddiasında bulundu. Her şeyden önce Hamas'ın şimdiye kadar Filistin içindeki siyasi ihtilafları suikastla çözüme götürme gibi bir metoda başvurmadığını bütün Filistinliler bilir. Hamas da yaptığı açıklamada ona karşı kendi elemanlarının değil, Arafat'ın taziye çadırına gittiği sırada bizzat Fetih'in adamlarının böyle bir girişimde bulunduklarını hatırlattı.
Abbas konuşmasında bir de "bırakın bari bu yolla (yani öldürülerek) cennete gireyim!" dedi. O kadar da ucuz değil! Davaya ihanet edip işgalciyle işbirliği yapacaksın; Batı Yaka'da bir nesli tahrip etmek için genelevler, kumarhaneler, barlar, eğlence merkezleri açacaksın; mücahitleri işgalcilerin hesabına tutuklatıp işkenceyle öldürteceksin ondan sonra "bırakın da cennete gireyim!" Cennet ucuza değil cehennem de boşuna değil!
Abbas'ın böyle bir iftirada bulunmasının amacı Kaddumi'nin gün yüzüne çıkardığı ve Arafat'ın zehirlenmesi planındaki kendi kirli çamaşırını örtmek için dikkatleri başka yöne çekmekti.
İkinci husus da kendilerine ulaşan paraların önemli bir kısmını Gazze'deki görevlilere gönderdiği iddiasıydı. Oysa artık sadece Filistin değil bütün dünya biliyor ki bu maaşları Gazze'deki görevlilere çalışmamaları şartıyla gönderiyor. Gazze'deki memurlara maaşlarını alabilmeleri için işe gitmemelerinin şart koşulması yüzünden Gazze yönetiminin sağlık ve eğitim kurumlarında ne kadar sıkıntı çektiğini Filistin'de yaşananları takip edenlerden bilmeyen kalmamıştır. Öte yandan Fetih liderlerinden Kaddumi, Abbas'ın milyonlarla doları iç ettiğini dile getirdi.