Perez ve Abbas'ın Ziyareti

15 Kasım 2007 Perşembe, Vakit gazetesi

ABD başkanı Bush'un çağrısıyla düzenlenecek olan, işgalci Siyonist devletin önünü açmayı ve işgal edilmiş toprakların özgürlüğüne kavuşturulması için mücadele edenleri yasadışı, Filistin halkının haklarından cömertçe taviz verenleri ise "Filistin tarafı" olarak göstermeyi amaçlayan Annapolis (Sonbahar) Konferansı hakkında daha önce ayrıntılı bilgi vermeye çalıştık. İşgalci Siyonist devletin cumhurbaşkanı Şimon Perez ile Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'ın son Ankara ziyaretlerinin amacı da işte bu konferansa bir hazırlıktır. Ziyaretin amaçlarından biri de Türkiye'nin Gazze bölgesine inşa etmeye başladığı ancak bu bölgeye uygulanan ambargo sebebiyle durdurulan Erez Sanayi Sitesi'nin mukabilinin Batı Yaka bölgesine inşa edilmesi için anlaşmalar yapılmasıydı. Söz konusu sanayi sitesi projesinin uygulama bölgesinin değiştirilmesiyle ilgili değerlendirmemizi daha sonra yapacağız inşallah. Önce Perez ve Abbas'ın ziyaretlerini değişik boyutlarıyla tahlil etmek istiyoruz.

Türkiye'nin son dönemde iyice başını ağrıtan PKK şiddetini ABD'nin pazarlık malzemesi ve baskı aracı olarak kullandığı Başbakan Erdoğan'ın son ziyaretinde bütün açıklığıyla ortaya çıktı. Bu pazarlıkta Türkiye'den istenenlerin ayrıntıları çok fazla kamuoyuna yansımadıysa da bizim tahminimize göre ana eksenini Annapolis Konferansı'nda Türkiye'nin takınacağı tavır konusu oluşturuyordu. Başta BM sığınağına sığınmış 108 masum insanın katledildiği Kana katliamı olmak üzere birçok katliamda, cinayette ve kanlı saldırıda imzası olan Perez'in Türkiye'de "önemli bir devlet adamı" olarak ağırlanması, Meclis'ten mesajlar vermesine imkân sağlanması ve sicilinde bunca kanlı olay olan birinin "barış adamı" diye sunulması; "ABD ve İsrail, pazarlıklarda dayattıklarını kabul ettirdiler mi?" sorusunu sormamızı haklı kılıyor.

Bilindiği üzere Bush'un, PKK terörünü kendi hesapları için pazarlık aracı olarak kullandığı ve "bu konuda bizden bir şeyler istiyorsanız, bize de bir şeyler vermek zorundasınız" mesajını gayet açık bir şekilde iletmesinin üzerinden fazla zaman geçmeden Türkiye'de yeniden bir şüpheli uçak düşmesi olayı yaşandı. Düşen uçağın İsrail tarafından modernize edilmiş bir F-5 olması ve olayın Perez'in Türkiyeli yetkililerle masaya oturacağı günlere denk gelmesi zihinlerde tereddütlerin oluşmasına ve "Yoksa Türkiye'ye bir sinyal mi verildi?" sorusunun akla gelmesine yol açtı. Böyle bir tereddüt de: "Eğer öyleyse, Türkiye'nin ABD'den aldığı, Siyonist işgal devletine modernize ettirdiği gelişmiş savunma araçları ve özellikle de savaş uçakları teknolojik açıdan pazarlık dönemleri için rehin durumda mıdır?" sorusunu sormamızı haklı kılmaktadır.

Savaş uçağının düşmesiyle ilgili tereddüt ve tereddüde dayanan sorular ispat edilmiş bir bilgiye dayanmıyor. Ama işgalci Siyonist devletin ve onu himaye eden ABD'nin diplomatik felsefesini tahlil ettiğimiz zaman ihtimal dışı olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat PKK şiddetinin pazarlık aracı olarak kullanılması ve bu şiddetten diplomatik baskı amacıyla yararlanılması artık herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıklık kazanmıştır. Bu da bir tür eşkıya diplomasisidir. Güncel literatürle, uluslar arası ilişkilerde çıkar hesaplarıyla ilgili planları dayatmak için tehdidin gücünden yararlanmaya çalışanları diplomatik mafya ve bunların başvurdukları metodu da diplomatik terör olarak isimlendirmemiz mümkündür.

Türkiye eğer Perez'e bir şeyler takdim etmek suretiyle onun şerrinden emin olmayı hedefliyorsa yanılıyor. Çünkü işgalci Siyonistin şerrinden emin olmanın yolu ona yakın durmak değil ondan uzak olmaktır. Uçakların onun tarafından modernize edilmesi için yapılan anlaşma onun şerrinden emin olmayı sağlamadı, tam aksine şerrinin biraz daha içimize girmesine yol açtı. Oysa Türkiye kendi savaş teknolojisini geliştirmenin yollarını araştırsaydı belki en azından bu alanda diplomatik mafyanın ve Siyonist terörün şerrinden emin olabilirdi.

Perez ve Abbas'ın eş zamanlı Türkiye ziyaretleri Türkiye'nin "barış" aracılığı olarak lanse ediliyor. Oysa bu ikisinin daha doğrusu Abbas yönetimiyle işgalci Siyonist devletin aralarında görüşmek için birilerinin aracılığına hiç ihtiyaçları yok. Özellikle Filistin'in özgürlüğü için direnişi seçenler karşısında sürekli işbirliği ve sabah akşam görüşme halindeler. Türkiye'den istenen, Annapolis Konferansı'ndan hedeflenen sonucun alınabilmesi için aktif rol oynamasıdır. Bu konunun ayrıntısına da inşallah müteakip yazımızda gireceğiz.

Annapolis'in Hedefi ve Türkiye

16 Kasım 2007 Cuma, Vakit gazetesi

Yazılarımızı takip edenler, Annapolis (Sonbahar) Konferansı'nın hedefinin özelde Filistin'deki İslâmî hareketi genelde işgale karşı direnişin tümünü yasadışı ilan etmek olduğunu bu konferansla ilgili ilk yazılarımızda dile getirdiğimizi hatırlayacaklardır. Son günlerde Arap dünyasının Muhammed Hasaneyn Heykel gibi birtakım ağır top yazarları da aynı şeyi söylüyorlar. Zaten konferans öncesi hazırlıklar ve özellikle Filistin'deki fitneci grubun sergilediği tutum da bu amaca işaret ediyor. Dolayısıyla söz konusu konferansın kesinlikle ismindeki gibi "barış" olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldı ki boğazlarına kadar kana bulanmış Bush, Olmert ve Peres vasıtasıyla Filistin'de, Filistin halkının hukukunu gözetecek bir barış gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Konferans öncesi hazırlıklar için ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, Arap ülkelerinde özellikle Ortadoğu olarak isimlendirilen bölgedeki ülkelerde mekik dokudu. Medyaya yönelik açıklamalarında çok bariz bir şekilde açığa vurmadıysa da gerçekleştirdiği görüşmelerde konferansla neyi hedeflediklerini ziyaret ettiği Arap ülkelerinin liderlerine bildirdi. Fakat bazı istisnalar dışında bu hedef doğrultusunda söz konusu ülkelerin liderlerinden destek alamadı. Bunun birkaç sebebi var. Birinci sebebi Filistin'de İslâmî hareketin çok geniş bir kitlesel desteğe sahip olduğunu bu desteğin sadece Filistin halkına mahsus olmadığını çevre ülkelerde de mevcut olduğunu ve bu yüzden bir hassasiyet oluştuğunu bilmeleri. Halkların onayladığı bir hareketi kendilerinin ABD'nin emir ve telkinleri doğrultusunda "yasadışı" ilan etmelerinin o halkları karşılarına almaları anlamına geleceğini biliyorlardı. İkinci sebep ise Filistin'deki direnişin Siyonist tehdidin önünde bir set oluşturmasıdır. Arap dünyasının liderleri her ne kadar koltuk menfaatiyle bağlantılı olarak ABD ile ilişkilerine zarar gelmesini istemiyorlarsa da Siyonist tehdidin kapılarına dayanmasına imkân verecek bir ortamın oluşmasını da arzulamıyorlar. Siyonist tehdidin önünün açılması ise kendi kapılarına doğru ilerlemesine imkân verilmesi anlamına gelir. Niçin böyle olduğunu biz gazetemizde 11 Ekim 2007 tarihinde yayınlanan "Tehlikeye Yakın durmak" başlıklı yazımızda izah etmiştik. (Bu yazıyı www.vahdet.com.tr'de Beyrut'tan Selâmlar başlıklı yazının devamında bulabilirsiniz). Üçüncü önemli sebep ise artık ABD'nin siyasi baskı ve psikolojik tehdit gücünün zayıflamasıdır. Bunu gelişmeleri yakından takip eden yorumcuların birçoğu dile getiriyor. Irak ve Afganistan'da ortaya çıkan durum Amerikan emperyalizminin psikolojik savaş gücünün neredeyse yok olmasına yol açmıştır. Buralardaki savaşın bir neticesi olarak ortaya çıkan ekonomik zayıflamasına paralel olarak siyasi baskı gücünü de yavaş yavaş kaybediyor. Bu yüzden Amerikan emperyalizmi artık talimat verme değil pazarlık yapma metodunu kullanmaya ihtiyaç duyuyor. Pazarlık yapmada her ne kadar eşkıya diplomasisini veya diplomatik terörü kullanıyorsa da her zaman bunun malzemelerini oluşturamıyor. Biz inanıyoruz ki yakın gelecekte bu yöndeki imkânları daha da azalacaktır.

ABD'nin normalde Kasım'ın ortalarında gerçekleştirmeyi planladığı Annapolis Konferansı'nı ay sonuna ertelemesinin sebebi de zikrettiğimiz sebeplerden dolayı Arap dünyasından istediği desteği görememesi ve bazı ülkelerin katılmakta ciddi şekilde tereddüt etmeleriydi. Hatta ABD neredeyse konferansı tümüyle iptal etme noktasına bile geldi. Oldukça önemsediği ve işgalci Siyonist devletin geleceği açısından zorunlu gördüğü böyle bir konferansı iptal etmesi hem Bush'un prestijini sıfırlayacak hem de ABD'nin baskı gücünün yıprandığı gerçeğini iyice açığa çıkacaktı. İşte bundan dolayı Türkiye'nin devreye girmesini ve en azından konferansın gerçekleştirilebilmesi için Türkiye'nin bir şeyler yapmasını istedi.

Bizim tahminimize göre bu konuda başlangıçta Türkiye'den de fazla destek göremedi. Ama diplomatik terör politikasında PKK olayını bir pazarlık malzemesi olarak kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla İslâmî hareket ve Filistin direnişi karşısında neredeyse ortak cephe oluşturmuş, bu hareketi ve genelde direnişi nasıl tasfiye edebilecekleri hususunda sabah akşam görüşen, birbirleriyle artık can ciğer olmuş Abbas yönetimiyle işgalci Siyonist devlet arasında Türkiye'nin "barış" için arabuluculuk yaptığı iddiası inandırıcı olmaktan son derece uzaktır. Temennimiz Türkiye'nin Annapolis'in hedeflerini iyi görmesi ve ona göre tavır belirlemesi. Bu konudaki düşüncelerimizi de inşallah müteakip yazımızda dile getireceğiz.

Türkiye Oyuna Gelmemeli

17 Kasım 2007 Cumartesi, Vakit gazetesi

Başbakan Erdoğan demokrasi vurgularını sıkça yapıyor. İki gün önce yaptığı konuşmasında da Türkiye'nin iç meseleleriyle ilgili bir hususta, demokratik yollarla gelmiş olanların antidemokratik yollarla tasfiye edilemeyeceğini vurguladı. Bu önemli bir vurguydu. Ancak bu vurgunun sadece iç politikada değil dış politikada da kendini göstermesi gerekir.

ABD politikaları halkların özgür iradesi karşısında yenilgiye uğramıştır. Şimdiye kadar halkların iradelerini rehin alabilmek için baskı ve dayatmanın gücünü kullanmanın yanı sıra doğrudan ya da dolaylı yollarla sağladığı bazı menfaatlerin cazibesinden de yararlanmaya çalışıyordu. Şimdi artık bu yönde fazla bir şey veremiyor. Dolayısıyla tümüyle baskı ve dayatmayı etkin bir şekilde kullanmak istiyor. Bunda başarılı olabilmek için de "stratejik ortak" olarak göstermeye çalıştığı bazı devletleri kendiyle aynı safta yer almaya, planlarına destek vermeye zorluyor.

Filistin'de İslâmî hareket işgale karşı meşru mücadele veren bir hareket olma vasfının yanı sıra halkın üçte ikisinin desteğini kazanmış bir siyasî hareket vasfına sahiptir. Böyle bir hareketin yasadışı ilan edilmesi ise Filistin halkının üçte ikisinin yasadışı ilan edilmesi anlamına gelir.

Bizim inancımıza göre Türkiye'deki yönetim böyle bir karara ve uluslar arası platformda böyle bir dayatmacılığa taraftar değildir. Ama Sonbahar Konferansı'nın amacı budur ve ABD toplananları bu konu üzerinde yoğunlaşmaya zorlayacaktır. ABD ve işgalci Siyonist devletin bakışına göre konferansın başarılı olmasından işte bu hedefin gerçekleştirilmesi durumunda söz etmek mümkün olacaktır. Eğer ABD ve Siyonist devletin istediği gerçekleştirilirse, Türkiye buna destek veriyor olmasa da böyle bir hedefe odaklanmış konferansa destek vermekten dolayı suça ortak olacaktır. Böyle bir hedefe odaklanmış konferansa katılmak ise ona destek vermek, onun başarılı olması için yürütülen çalışmalara katkıda bulunmak anlamına gelir. İşte bu yüzden biz Türkiye'nin bu konferansa kesinlikle katılmamasından yanayız. Türkiye'nin katılmaması inanıyoruz ki Ortadoğu olarak isimlendirilen bölgedeki birçok ülkenin cesaret kazanmasına vesile olacak ve muhtemelen konferans ya kışa kalacak ya da tamamen iptal edilecektir. Zaten ABD de bu yüzden Türkiye'ye yüklenmekte ve katılması için yoğun çaba sarf etmektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin kararı belirleyici olacaktır. Böyle önemli ve kritik bir konuda belirleyici vasfını, küçük çaplı menfaatlerin hatırına işgalcilerin ve sömürgecilerin lehine değil ezilenlerin, hakları gasp edilenlerin lehine kullanması gerekir.

Burada ayrıca şunu da hatırlatalım ki ABD, her ne şekilde olursa olsun İslâmî duyarlılığa karşı savaş halindedir. Siz siyasetinize İslâm'ı, İslâmî duyarlılığı karıştırmasanız bile sizin kişisel hayatınızdaki İslâmî duyarlılığınız ABD'nin karar mekanizmasıyla, yönetimdeki yapılanmayla ilgili politikasını ve size karşı tutumunu etkilemektedir. Yani ABD, kişisel hayatlarında İslâmî duyarlılık olanların bile karar mekanizmasında yer almalarına olumlu bakmıyor ve bunu ABD'nin dış politikasını izleyenler çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla Amerikan emperyalizminin "ılımlı İslâm"la ilgili söylemleri kimseyi yanıltmamalı. Bugün "ılımlı İslâm" söylemine ihtiyacı var. Ama birinci sırada ve kendileriyle uzlaşılması imkânsız olarak gösterdiği oluşumları, sizden de yararlanarak devre dışı etmeyi başarabilmesi durumunda "yasadışı"lık sırası "ılımlı İslâm" nitelemesinin içine sokulanlara gelecektir. Kendileri İslâm'a karşı ılımlı olmayanların, "ılımlı İslâm" kavramına dayandırdıkları söylemleri kesinlikle yanıltıcı olmamalı.

Türkiye'deki uzaktan kumandalı medya organlarının ve mensuplarının birtakım benzetmelerinden cesaret alan işgalci devletin cumhurbaşkanı Peres, Türkiye'ye geldiğinde, kendine sağlanan imkânlardan yararlanarak "biz de sizin gibi terörle uğraşıyoruz" ifadesini kullandı. Tabii bunu söylerken kendilerinin Filistin topraklarında işgalci oldukları, dört buçuk milyon Filistinliyi silahın gücüyle ve ölüm tehdidiyle kendi öz yurtlarının dışına çıkarıp mülteci durumuna soktukları, sabah akşam çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı ayrımı yapmadan cinayetler, katliamlar gerçekleştirdikleri gerçeklerini gizledi. Filistin'deki direniş işgale karşı meşru bir mücadeledir. Peres'in ve onun önünü açan medyanın yaptığı benzetme aynı zamanda İsrail'le Türkiye arasında bir benzetmedir. Peki, Türkiye'deki yönetim bu ülke hakkında böyle bir benzetmeyi olumlu karşılıyor mu?

İrtibatlı Yazılar

Gül'ün ABD, Bush'un Ortadoğu Seyahati
Annapolis Komplosu
İsim "Barış", Amaç Savaş
Bush'un Sonbahar Komplosu
Fitnecilerin Annapolis Hazırlığı
Sonbahar Konferansı
Barışa Sarılan Savaş