Kasım 2007, Ribat dergisi
Yönetimde olduğu dönem tüm dünyada şiddet ve korku rüzgârlarının estiği bir dönem olan ABD başkanı Bush koltuğu terk ederken de özellikle İslâm dünyasında çivileri çakmak ve vidaları sağlamlaştırmak istiyor. Daha doğrusu Bush sonrasında gidişatın nasıl olacağı konusunda bir netlik olmadığından perde arkasındaki birtakım karanlık güçler bu işi ona yaptırmak istiyorlar. Bu itibarla Kasım ayı içinde gerçekleştirilecek olan Ortadoğu Konferansı, Bush'un çağrısıyla düzenlenecek olsa da o bu işte sadece mübaşir konumundadır. İşi organize edenler, yürütenler, amaçları ve politikaları belirleyenler sahnede çok fazla görünmemeye çalışanlardır. Bununla birlikte plânlanan konferanstan hedeflenen sonucun alınabilmesi için Bush'un yoğun çaba sarf ettiği görülüyor. Dışişleri Bakanı Bayan Rice'ı, söz konusu konferansa katılımın azami düzeyde gerçekleşmesini sağlaması ve katılanların kendilerine dayatıldığı şekilde tavır belirlemelerini telkin etmesi için geçtiğimiz ay bir Ortadoğu turuna çıkardı. Biz de bu ayki yazımızda bu konudaki gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz.
Amerikan emperyalizminin, 11 Eylül olayları sonrasında başlattığı yeni haçlı seferinin hedefleri büyüktü. Büyük hesaplara göre plânlar yapılmıştı. Bu hesapların tutması ve plânların uygulanması konusunda ise ABD'nin askerî gücüne güveniliyordu. Dolayısıyla cephe savaşından önce medya organları vasıtasıyla çok geniş çaplı bir psikolojik savaş başlatıldı. ABD'nin askeri gücünü abartmak amacıyla medya tarafından uçurulan balonlar çok büyük çaplardaydı. Bu balonlara güvenilerek gündeme getirilen askerî yayılma plânları da hiçbir sınır tanımıyordu. Bu plânlara göre Afganistan ve Irak, çağdaş haçlı dünyasının İslâm dünyasını yeniden işgal plânında sadece birer kapı niteliği taşıyordu. Biri kuzey, diğeri güney veya bir üst diğeri alt kapı. İran da aradan çıkarıldığı zaman artık iki kapı arasında koridor açılmış olacak ve çağdaş haçlı güçlerinin işgal plânlarının önünde kimse duramayacaktı. Dolayısıyla bölgedeki ülkelerin politik antenlerini bir an önce ABD'nin vericilerine ayarlamaları, oradan gelecek telkinlere kulak dikmeleri ve herhangi bir huysuzluk yapmaya kalkışmamaları gerekiyordu! Ülkemizde de ABD tellallığı yapan birçok yazarın siyasî meydanda at koşturanlara, yönetimde aktif görev almış olanlara bu yönde nasihatlerde bulunduklarını unutmuş değiliz.
Afganistan ve Irak'taki işgale karşı kararlılıkla sürdürülen direniş Amerikan emperyalizminin psikolojik savaş balonlarını patlattı. Artık Amerika'da bile bütün herkes ABD'nin saplandığı bataklıklardan nasıl çıkabileceğini konuşuyor. Bu şartlarda, İran'a yöneltilen tehditler gerçeği görebilenlere gülünç geliyor.
Bütün dünyaya "yenilmeyen güç" olarak tanıtılan işgalci Siyonist devlet ise Gazze'de ve Güney Lübnan'da ağır yenilgiler aldı. İşgalci Siyonist devletin buralarda sürdürülen kararlı mücadeleler karşısında verdiği kayıplar 1967 Haziran Savaşı'nda ihanetçi Arap yönetimlerinin orduları karşısında verdiği kayıpların kat kat fazlasına ulaştı. Gazze ve Güney Lübnan yenilgileri de işgalci saldırgan Siyonistlerin balonlarının patlamasına sebep oldu.
Şimdi ABD ve saldırgan Siyonistler cephe saldırıyla gerçekleştiremediklerini, siyasî ve ekonomik baskı güçlerini kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyorlar.Bu amaçla özellikle dünyadaki globalleşmenin kendilerine sağladığı birtakım avantajları değerlendirmek suretiyle özelde Ortadoğu olarak isimlendirilen bölgedeki ülkelerin, genelde tüm İslâm dünyasındaki yönetimlerin uzaktan kumanda ayarlarının yeniden düzenlenmesini ve bu yönetimlerin yeni talimatlara göre bir çizgi belirlemelerinin sağlanmasını istiyorlar. Dolayısıyla Sonbahar Konferansı olarak isimlendirilen uluslar arası toplantı ABD ile işgalci saldırgan Siyonist devletin cepheden masaya taşınma faaliyetidir. Onların bu konferansla amaçladıklarını gerçekleştirmelerinin önlenmesi için teşhisin iyi konması, stratejinin yakından tanınması gerekmektedir.
Sonbahar Konferansı'nın öncelikli amacı İslâmî hareketin tasfiye edilmesidir. Bu amaçla genel anlamda İslâmî kimliğin hedefe yerleştirilmesi, özel anlamda ise bazı İslâmî oluşumların "yasadışı" ilan edilmesi amaçlanmaktadır. Birinci derecede hedefe yerleştirileceği belli olan hareket işgalci saldırgan devleti zorlayan, Filistin'deki gayrimeşru işgali tanımama konusundaki kararlılığından zerre kadar taviz vermeyen Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS)'tır.
Çağdaş emperyalizmin işgalci Siyonist devletle işbirliği içinde sürdürdüğü uluslar arası ambargodan istenen sonuç elde edilememiştir. Siyonist devletle ve ABD'nin Filistin'i karıştırması için görevlendirdiği General Keith Dayton'la işbirliği yaparak, özerk yönetim bölgesinde silahlı darbe gerçekleştirmesi istenen fitneci Dahlan da Gazze'deki direnişçilerin kararlı mücadeleleri karşısında ağır bir yenilgi aldı ve ekibi tamamen dağıtıldı.
Şimdi ABD ve Siyonist işgal devleti, Filistin'de İslâmî hareketin tamamen yasadışı ilan edildiği bir siyasi yapılanmayı hâkim kılmak, sonrasında yeni seçimler ve yeni kadrolaşma gerçekleştirmek istiyor. Ancak bu planın uygulanabilmesi için bölge ülkelerinin katıksız desteğine ihtiyaç duyuyor.
ABD ve işgalci saldırgan devletin Filistin'de İslâmî hareketi "yasadışı" ilan etme plânlarının tutturulması halinde bunu Lübnan'daki Hizbullah'a karşı aynı taktiğe başvurulması çabaları izleyecektir. Fakat ABD ve işgal devletinin hesapları bu kadarla sınırlı değildir. Bu ikisi dünya genelinde İslâmî uyanışa ve bilinçlenmeye karşı bir savaş başlatmış durumdadırlar. Bu savaşta işgal ve askerî saldırı metodunun kendilerine ağıra mal olduğunu gördüklerinden şimdi İslâm dünyasındaki yönetimleri kullanmak istiyorlar. Bu yönetimler vasıtasıyla İslâmî kimliği önce yasal faaliyet alanının dışına çıkarmak, sonra da onlara karşı bu gerekçeye dayalı bir tasfiye savaşı yürütülmesini sağlamak istiyorlar.
Bush'un çağrısıyla gerçekleştirilecek olan Sonbahar Konferansı da işte böyle bir savaşın çerçevesini çizme, şartlarını oluşturma ve konferansa katılacak yönetimlere bu konuda talimatlar verme toplantısı olacaktır.
Fakat unutmamak gerekir ki Amerikan emperyalizminin ve Siyonizmin başlattığı savaş sadece İslâmî kimliği hayatın bütün alanlarına taşıma amacındaki siyasî oluşumlara karşı değildir. Bu savaş genelde İslâm'a ve Müslüman kimliğine karşıdır. Şu an Amerika'da yürütülen İslâm karşıtı faaliyetler de zaten savaşın arka plânı ve savaşı yönlendirenlerin gerçek niyetleri hakkında yeterince fikir vermektedir. Dolayısıyla bu savaşta ABD'nin ve işgalci Siyonist devletin yanında yer alanlar namluyu başkalarına çevirerek kendilerini kurtarabileceklerini zannederlerse büyük bir yanılgı içine düşmüş olurlar. Çünkü aynı namlunun kendilerine çevrileceği zamanı yakınlaştırmış olurlar. O namlu kendilerine çevrildiğinde ya tüm iradelerini global emperyalizme ve uluslar arası Siyonizme teslim etme gibi bir zilletin esiri olma ya da kendilerinden öncekiler için uygun görülen sonu kabul etme seçeneğini seçmek kalacaktır.
Biz inanıyoruz ki ABD'nin ve onun himayesi altındaki işgalci Siyonist devletin bu oyunu tutmayacak. Çünkü bu plânla her şeyden önce İslâm dünyasında halk iradesinin tamamen devreden çıkarılması amaçlanmaktadır. Böyle bir stratejinin uygulanması ise yönetimler açısından zor olacak. Çünkü psikolojik savaş malzemelerini kullanarak dünyaya hükmetmeye çalışan güçlerin balonlarının patlamasından sonra İslâm dünyasındaki yönetimler halklarının iradesini dikkate almaya daha çok ihtiyaç duymaya başlamışlardır. Zira kendi halklarıyla biraz daha fazla baş başa kalmış durumdadırlar. İslâmî oluşumlar, özellikle de Filistin'deki İslâmî hareket ise halk nezdinde yasallığını ispat etmiştir.
İkinci olarak ABD ve Siyonist işgal devletinin özellikle Ortadoğu'yla ilgili planları bölge ülkelerini ciddi şekilde endişelendirmektedir. Dolayısıyla bu planların uygulamaya geçirilmesine destek vermeye ve yardımcı olmaya pek taraftar değillerdir.
En önemli husus ise sözünü ettiğimiz balonların patlamasından sonra ABD'nin ve işgalci Siyonist devletin artık tehdit gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır. Bu durum karşısında bölgedeki yönetimler biraz daha serbest düşünme ve tavır belirleme imkânı bulabilecektir. Özellikle söz konusu plânların uygulanmasına karşı ülkeler arasında işbirliğinin oluşması, karşıt tavrı daha da güçlendirecektir ki gelişmeler buna işaret ediyor.
15-17 Kasım 2007 tarihlerinde İstanbul'da Feshane Uluslar arası Kongre ve Kültür Merkezi'nde, Uluslar arası Kudüs Buluşması adıyla bir toplantı düzenlenecek. "Medeniyetin beşiğini koruyalım" sloganıyla düzenlenen bu uluslar arası toplantı, Uluslar arası Kudüs Müessesesi'nin öncülüğünde, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) ve İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (IDSB) ile yardımlaşmayla gerçekleştirilmektedir. Programa Arap dünyasından, Türk dünyasından, İslâm dünyasından, Hıristiyan dünyasından bölgesel ve uluslar arası çok sayıda kuruluş, komite ve birlik destek vermektedir.
Bu toplantıda, dünyanın değişik yörelerinden muhtelif sivil ve uygar kuruluşlar Kudüs'ün köklü kimliği, kültürü, kutsallığı etrafında buluşacaklar. Bu şehrin üzerindeki medeniyet ve halk, onun bölgede hatta tüm dünyada savaşın ve barışın anahtarı olan toprağı için buluşacaklar. Tüm insanlığın ortak mirası olan kültürünün etrafında buluşacaklar.
Uluslar arası Kudüs Buluşması'nda çok farklı kesimlerin temsilcileri bir araya gelerek Kudüs'ün temsil ettiği medeniyete ve sahip olduğu kutsal değerlere sahip çıktıklarını ilan edecekler.
Bu toplantı farklı yüzlerin, farklı ulusların, farklı dillerin, farklı dinlerin ve farklı kültürlerin bir araya geleceği bir insanlık gösterisi olacaktır.
Uluslar arası Kudüs Buluşması çalışmaları sonucunda insanlık adına İstanbul Bildirgesi adıyla bir uluslar arası belge ortaya çıkarılacak. Bu belge Filistin halkının Kudüs'teki, Filistin'deki tarihî haklarının ilkelerini ortaya koyacak. Kudüs'ün ve onun üzerindeki kutsal varlıkların insanî, dinî, kültürel, tarihî ve medeniyete ait bir miras olduğunu, onları savunmanın tüm insanlığın ortak görevi olduğunu vurgulayacak. Bütün bunların ötesinde işgalin zaman aşımıyla oturmayacağını, yerleşimin, oranın gerek İslâm, gerekse Hıristiyan kültürüyle bağlantılı kimliğinin tahrip edilmesinin onaylanamayacağını, tarihinin tahrif edilmesinin, ahalisinin göçe zorlanmasının, sınırlarının değiştirilmesinin kesinlikle kabul edilemeyeceğini, bütün bunların bir emrivaki şeklinde oldubittiye getirilmeye çalışıldığını duyuracak.
İstanbul Bildirgesi'ni bir projeye ve pratiğe yönelik programa dönüştürmek amacıyla Uluslar arası Kudüs Buluşması ayrıca şunları gerçekleştirmeyi hedefleyecektir:
1. Kudüs için çalışan kurumlar arasında koordinasyonu güçlendirmek, ilişkileri düzenlemek, haberleşmeyi artırmak ve en üst düzeye çıkarmak, Kudüs'ün insanî mirasını, İslâm ve Hıristiyan kültürüne ait kutsal varlıkları korumak için ortak çalışmalar yapmak amacıyla Kudüs İçin Çalışan Kurumlar Bildirgesi hazırlamak.
2. Kudüs'teki ve Filistin'deki kurumlarla dışarıdaki benzerleri arasında ve birbirine yakın alanlarda çalışan kurumlar arasında kardeşlik ve işbirliği anlaşmaları gerçekleştirilmesini sağlamak.
3. Kudüs'ü ve Filistin halkının meşru haklarını koruyacak, bu alanda uluslar arası kamuoyunu, insanlığı duyarlı kılma amacına yönelik bir projenin takipçiliğini yapacak, İsrail'in Yahudileştirme, ırkçı ayrım ve etnik tasfiye politikalarına karşı duracak bir komite oluşturmak.
Çağdaş emperyalizm bu sıralarda Kudüs ve onun barındırdığı kutsal miras üzerindeki Siyonist işgali yasallaştırmak, bu işgalin artık tüm dünya tarafından onaylanmasını sağlamak amacıyla yoğun bir faaliyet yürütüyor. Emperyalizmin bu desteğinden güç ve cesaret alan işgalci Siyonist devlet de buradaki İslâmî mirası tahrip edip kutsal Kudüs şehrinin görünümünü değiştirmeye, özellikle Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bütün bu oyunlar karşısında Kudüs'ün İslâmî kimliğine ve barındırdığı kutsal mirasa sahip çıkılması büyük önem arz etmektedir.
Kudüs gerçekten medeniyetin beşiği durumundadır. İnsanlık tarihine bakarsak bugün insanlığın devraldığı medeniyetin gelişmesinde Kudüs'ün bir merkez ve beşik rolü oynadığını görürüz. Özellikle insanlığa tevhid inancını tebliğ eden peygamberlerin ve inanç önderlerinin hayatlarında bu şehrin özel bir yeri olmuştur. Bugün bu kutsal beldenin barındırdığı kutsal miras, Siyonizmin hiçbir ölçü tanımayan yıkıcı faaliyetlerinden dolayı ciddi tehditle ve tehlikeyle karşı karşıyadır. Bu tehdit ve tehlike karşısında medeniyetin beşiğinin korunması için insanlığa, insanların ortak değerlerinin korunmasında kendilerini sorumlu kabul edenlere büyük görevler düşmektedir.