Gül'ün ABD, Bush'un Ortadoğu Seyahati

10 Ocak 2008 Perşembe, Vakit gazetesi

Bu günlerde gündemi meşgul eden iki önemli seyahat var: Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ABD ve ABD Başkanı Bush'un Ortadoğu seyahati.

PKK şiddetinin yeniden yükselişe geçmesinin ardından Türkiye'den ABD'ye yönelik diplomasi trafiğinde yoğunlaşma olduğu herkesin dikkatini çekiyordur. Yapılan görüşmelerin ana konusunu ise PKK problemi ve yapılan ya da yapılacak askerî operasyonlar oluşturuyor. Diplomasi trafiğiyle askerî operasyonların birbirine paralel gitmesi dış basında genellikle "ABD'nin operasyonlara yeşil ışık yakması" olarak değerlendiriliyor. Nitekim yabancı medya organlarından gelişmeler hakkında bize yöneltilen sorularda da sürekli "ABD'nin yeşil ışık yakmasından sonra…" vurgusunun öne çıktığı dikkatimizi çekiyor. Bu durum, Türkiye'nin söz konusu meseleye çözüm aramada ABD'den soyutlanamaması gerçeğinin bir yansımasıdır.

Türkiye'nin başını ağrıtan en önemli meselede ABD'den soyutlanamamasından kaynaklanan diplomatik atakları ve planlarını onaylatma çabaları kamuoyuna genellikle "teröre karşı işbirliği" kılıfıyla lanse ediliyor. Oysa Türkiye'yi böyle bir işbirliğine zorlayan ABD'nin malzemeyi de kendisinin oluşturuyor olması kuvvetle muhtemeldir. Olayların seyir tarzı da böyle bir şüpheye yöneltmektedir. Dolayısıyla ABD'nin yapmak istediği gerçek anlamda bir işbirliğine girmek değil böyle bir "işbirliği" ihtiyacını kendi hesapları için değerlendirmektir.

Hadiselere bu açıdan bakınca, tam da Gül'ün ABD ziyareti öncesinde Türkiye'nin muhtelif şehirlerinde "el-Kaide ve Hizbullah'a darbe" iddiasıyla bu örgütlerle hiçbir ilgileri olmayan insanların evlerine baskınlar düzenlenmesinin ve geniş çaplı bir tutuklama kampanyası gerçekleştirilmesinin tesadüf olmayacağı kanaatine varma hakkımız olmalıdır. "Yoksa bütün bu tutuklamalar Bush'a bir hediye paketi miydi?" sorusunu sorma hakkını kullanmamız da yadırganmamalı. Ecevit'in başbakanlığı döneminde Ariel Şaron'un Türkiye ziyareti gerçekleştirdiği sırada benim de aralarında bulunduğum ve Filistin davasına duyarlı bir yazar grubunun gözaltına alınmasını hatırladığımda böyle "hediye paketi" sunma politikasının yeni olmadığını düşünüyorum.

Washington'da Abdullah Gül'le bir araya gelen ABD Başkanı Bush bu buluşmanın üzerinden fazla zaman geçmeden beklenen Ortadoğu ziyareti için yola çıktı. Bu, Bush'un ABD Başkanı sıfatıyla işgal altındaki Filistin topraklarına gerçekleştirdiği ilk ziyareti ve kuvvetli ihtimalle aynı zamanda son ziyareti olacak. ABD Başkan adayları için ön seçimlerin devam ettiği sırada bu ziyaretin gölgede kalmaması ve planlanan hedeflere doğru önemli bir adım oluşturması için bayağı ballandırılmaya çalışılıyor. Ama ABD'nin büyük ve önemli hedefleri olsa da bir yanda da artık onun kontrol edemediği ve aleyhine işleyen bir vakıanın bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.

Siyonist devlet işgal altında tuttuğu topraklarda, tüm başkanlığı döneminde İsrail hesabına çalışan Bush'un başına bir şey gelmemesi için büyük tedbirler aldı. Haberlerden öğrendiğimize göre Papa'nın Türkiye ziyareti sırasında alınan tedbirlerden çok daha fazlası Bush'un ziyareti dolayısıyla alındı. Konuk edildiği Kral Davud Oteli de polis ve asker korumalarıyla tam bir kaleye dönüştürüldü.

İlginçtir ki bugün Bush'un başına bir şey gelmemesi için adeta kaleye çevrilen otelin adı Siyonist terörle özdeşleşmiştir ve Siyonist terörün tarihine biraz muttali olup da "Kral Davud Oteli'nin havaya uçurulması" eylemini duymamış olan yoktur. Henüz Filistin topraklarının İngiliz işgali altında olduğu dönemde Siyonist terör örgütü Irgun tarafından gerçekleştirilen söz konusu eylemde 96 kişi ölmüş, 45 kişi de yaralanmıştı. Ölenlerin 17'si de yahudiydi. Irgun adlı Siyonist terör örgütü bu eylemi, İngiliz işgal yönetimine mensup emniyet görevlileri tarafından ele geçirilen bazı eylem planlarının bu otele götürülmesi sebebiyle yani ele geçirilen planları imha etme amacıyla gerçekleştirmişti. Sırf Filistin hedeflerine yönelik eylem planları deşifre edilmesin diye çoğunluğunu Batılıların oluşturduğu ve aralarında 17 yahudinin de bulunduğu 140 insanın bulunduğu bir oteli havaya uçurmuştu.

Siyonist işgal devleti işte bu terör örgütleri tarafından kuruldu. Kuruluşundan sonra da terörü resmî bir strateji olarak benimsedi ve hâlen de aynı çizgi üzerinde devam ediyor. Bush, şimdi güya bu devletle "barış" sağlanması için Ortadoğu ziyareti gerçekleştiriyor.

Annapolis Kararlarının İnfazı

11 Ocak 2008 Cuma, Vakit gazetesi

Bush'un Ortadoğu seyahati Filistinlilerin büyük tepkileriyle ve protestolarıyla karşılandı. HAMAS'ın çağrısıyla Gazze'de düzenlenen protesto gösterisine büyük bir kalabalık katıldı. Yapılan açıklamalarda da ziyaretin amacının İsrail işgal devletinin hesaplarına destek olduğuna dikkat çekilerek tepki gösterildi. Biz bu tepkilerin ve açıklamaların fazla ayrıntısına girmeden kendi değerlendirmelerimizi yapmak istiyoruz. Ancak söz konusu tepki açıklamalarında da önemli vurgular olduğunu hatırlatarak, özellikle Filistin Enformasyon Merkezi'nin Türkçe bölümünde (www.filistinhaber.com) yayınlanan haberlerden bu açıklamaları okumanızı tavsiye ediyoruz.

Bush'un Ortadoğu gezisi Annapolis Konferansı'nda alınan kararların infazı için atılmış bir adımdır. Söz konusu konferansta alınan kararların ana noktasını ise Filistin'de direnişin tasfiyesi, onun yerine işgalci Siyonistlerle işbirliği içinde bir sözde özerk yönetimin daha aktif duruma getirilmesi oluşturuyordu. Bunun başarılabilmesi için de işgale karşı direnişi savunan tüm oluşumların tasfiyesi, bu gibi oluşumların halkın desteğini elde etmelerinin tümüyle engellenebilmesi için "yasadışı" ilan edilmesi ve sadece işgalci Siyonist devletle işbirliğini savunan oluşumların "yasal" ve "Filistin tarafı" olarak lanse edilmesi gerekiyordu.

Bush da zaten, başkanlık koltuğunu terk etmeden önce işgalci Siyonist devletin geleceğini sağlama alma yönünde önemli bir adım atmış olabilmek için Annapolis Konferansı'nı planladı. Tam suya düşmek üzereyken Türkiye'nin devreye sokulmasıyla kurtarılıp icra edilen konferansın kararlarının infazı için de şimdi diplomatik ve siyasal ataklar gerçekleştirilmesine çalışılıyor.

Annapolis Konferansı kararlarının infazı için Mahmud Abbas yönetiminin daha aktif bir şekilde devreye sokulması ve işgal devletinin kullandığı kuvvetin aynısını özellikle İslâmî harekete karşı onun kullanmasının, bu konuda işgal devletiyle sınırsız bir şekilde işbirliği içine girmesinin sağlanması isteniyor. Bush'un işgal devleti yetkililerinden sonra Abbas'la ve elemanlarıyla görüşmesinin amacı da kendisine bu konuda talimatlar vermekti. Bush ayrıca işgal devletini zorlayan silahlı organların sayıca azaltılabilmesi için el-Fetih adına herhangi bir silahlı mücadelenin kalmamasını sağlamak istiyor. el-Fetih'in askerî kanadı durumundaki el-Aksa Şehitleri Birlikleri'nin tamamen dağıtılmasının kararlaştırılması da zaten Annapolis kararlarının infazıydı. Mahmud Abbas'ın ve Selâm Feyyad hükümetinin çabaları neticesinde el-Aksa Şehitleri Birlikleri'nin önemli bir kısmı dağıtıldı. Ama Bush'un bu kadarını yeterli görmediği ve el-Fetih'in tamamen siyasi harekete dönüştürülmesini, hiçbir şekilde işgalci Siyonist devletin uykusunu kaçıracak bir silahlı eyleminin olmamasını, böyle bir eyleme girişebilecek silahlı elemanının dahi bulunmamasını istediği anlaşılıyor.

Müslüman halklar Filistin'deki fitnenin son bulması için diyaloğun yeniden başlatılmasını isterken, ABD Başkanı Bush tam aksine fitnenin daha da derinleşmesini ve Abbas'ın adamlarının işgalcilerle işbirliğini artırarak, direnişten yana olanlara daha fazla yüklenmesini istiyor.

Abbas yönetimi eğer işgalci Siyonist devletle güvenlik ve istihbarat işbirliğini genişleterek sürdürürse Filistin'deki fitnenin kurutulması kolay olmayacaktır. Çünkü fitnenin ana sebebi zaten bu işbirliğidir. Gazze'deki fitnenin kaynağını da bu işbirliği ve işbirlikçilerin Filistin direnişini yıpratma çabaları oluşturuyordu. Bunu ABD ve onun başkanı Bush da biliyor. Dolayısıyla Filistinliler arasında diyaloğun başlatılmasının engellenmesi için işgalcilerle Abbas yönetimi arasındaki işbirliğinin daha da güçlenmesini ve genişlemesini istiyorlar. Bush'un ziyaretinin en önemli amaçlarından biri işte bunu gerçekleştirmek, bu doğrultuda Abbas yönetimine teşvikte bulunmak, talimatlar vermek ve kendisine ABD desteğinin devamının bu konuda istenenleri yerine getirmesine bağlı olduğunu bildirmektir.

Fakat şunu da belirtelim ki direniş Filistin'in bir gerçeğidir. Filistin direnişi bugün geldiği noktaya ABD desteğiyle gelmedi ki onun politikasından etkilenerek düşüşe geçsin. ABD yönetimi Filistin direnişinin ve özellikle İslâmî hareketin her zaman karşısında oldu. Zaten düşüşte olan taraf direniş değil, işgalci taraf, onunla işbirliği içine girenler ve onların arkalarında duran Amerikan emperyalizmidir.

Bush Aslında Telaşlı

12 Ocak 2008 Cumartesi, Vakit gazetesi

Bush'un Ortadoğu seyahatinin sadece işgalci Siyonist devlete ve Abbas yönetimine yönelik olmadığını biliyoruz. Başkanlığı döneminde bölgeye ilk kez bu kadar kapsamlı bir seyahat gerçekleştiriyor. Seyahatin bölgesel yönünü de bugünkü yazımızda değerlendirmeye çalışacağız.

Bush'un 16 Ocak 2008 Çarşamba günü tamamlanması planlanan bölgesel seyahati Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır'ı da kapsayacak.

Amerikalı yorumcuların da dile getirdiklerine göre Bush'un bütün bu ülkeleri ziyaret etmesinin amacı bölgesel sorunlara çözüm bulma arayışı değil Filistin ve İran'a karşı taraftar toplamak. Burada "Filistin'e karşı" denirken tabii ki Filistin'in bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele eden direnişe karşı denilmek istenmektedir. Bu da Annapolis Konferansı'nda alınan kararların uygulamaya geçirilmesi için yürütülen bir çabadır.

ABD yönetimi Filistin'deki direnişi ve özellikle de İslâmî hareketi tüm Arap dünyasında yalnızlığa sevk etmek, Arap ülkeleri yönetimlerinin bu direnişi kıskaca alma politikasında işgalci Siyonist devletle birlikte hareket etmelerini sağlamak amacıyla yoğun çaba harcıyor. Bu ülkelerin yönetimlerinin ABD ile ilişkilerini sürdürme ihtiyaçlarını, onları özellikle Filistin direnişini kıskaca alma politikasına destek vermeye zorlamada değerlendirmek istiyor. Arap ülkelerindeki yönetimlerin en önemli sıkıntıları ise kendi halklarından, onların değerlerinden uzak kalmaları, tercihlerini dikkate almamaları ve ABD ile ilişkilerinin zarar görmemesine birinci derecede özen göstermeleridir. ABD'nin bölgeyle ilgili dayatma politikalarını başarılı kılan en önemli etken de budur. Ama artık ABD düşüşe geçmiştir ve kendisiyle işbirliği içindeki yönetimlerin geleceklerini sağlama alma konusunda güven vermemektedir. Tahmin ediyoruz, şimdiye kadar sırtlarını onun desteğine dayayan yönetimler de artık bunun farkındadır ve halklarından çok fazla kopuk kalmalarının kendi gelecekleri açısından risk oluşturacağını düşünüyorlar.

Filistin direnişi, Bush'un ziyaret edeceği tüm Arap ülkelerindeki halkların desteğine sahiptir. Bu halklar, söz konusu direnişin yalnızlığa itilmesine, Gazze'de bir buçuk milyon insanın ekonomik kıskaca alınmasına tepki göstermekte, ülkelerindeki yönetimlerin ABD ile ilişkilerinin zarar görmemesi hesabına söz konusu zulüm politikalarına destek vermelerini onaylamamaktadırlar. Dolayısıyla bu ülkelerdeki yönetimler ABD Başkanı Bush'un baskı politikalarının yanı sıra kendi halklarından gelecek tepkileri de göz önünde bulundurma ihtiyacı duyacaklardır.

Belirttiğimiz üzere ziyaretlerin önemli bir yönünü de İran'a karşı destek arama çabası oluşturmaktadır. Bu konuda Bush elindeki malzemeleri büyük ölçüde kaybetmesine rağmen yine psikolojik savaş politikasını kullanmaya çalışıyor. Muhtemelen ziyaret ettiği ülkelerin yöneticileriyle yaptığı görüşmelerde: "Biz bu İran tehdidini ciddi şekilde gündemimize almış bulunuyoruz. Siz de bu konuda ya bizim yanımızda yer alırsınız ya da düşmanımız olursunuz" demektedir ve diyecektir. Ama artık Bush'un "ya bizimlesiniz, ya da düşmanımız olursunuz" felsefesine dayalı tehdit ve psikolojik savaş stratejisi pek fazla etkili olmamaktadır.

Son günlerde yaşanan gelişmeler ABD askerî mekanizmasının acziyetini biraz daha gün yüzüne çıkardı. Belki İran'ın son hareketleri de bu acziyeti açığa çıkarma amacına yönelik bir stratejik ataktı. Tabii olayların, ABD tarafından İran'a saldırının gerekçelerini oluşturma amacıyla gündeme getirilmiş olabileceğini ve ABD tarafının havayı ısıtma çabası içine girdiğini söyleyenler de var. Ama bölge ülkelerinin kesin desteğini almadan ABD'nin İran'a karşı askerî bir operasyona girişmesini biz pek muhtemel görmüyoruz.

Bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla Bush'un son ziyaretinin temelinde bir korku ve endişe var. Müstekbir güçlerin tüm dayatmalarına rağmen Filistin'de işgale karşı sürdürülen mücadeleye destek günden güne artıyor ve işgal devleti bundan endişe ediyor. ABD'nin askerî yönden yıpranması, tehdit politikalarının gittikçe daha etkisiz hale gelmesine yol açıyor. Bu da özellikle İran'la ilgili stratejisinin uygulamaya geçirilmesini zorlaştırıyor. Gidişat Bush'un başkanlık koltuğunu terk ederken kendinden sonraki başkana uçurumun kenarına doğru yaklaştırılmış bir ABD bırakması ihtimalini güçlendiriyor. İşte bundan dolayı ABD başkanı hem ülkesi hem de himayesindeki Siyonist devlet için yeni bir destek arayışına çıkmış durumda. Ama biz umduğunu bulamayacağı inancındayız.

Vahşete Bush Desteği

16 Ocak 2008 Çarşamba, Vakit gazetesi

Bush'un Filistin ziyareti esnasında söylediği bazı sözler hadiselere dıştan bakıldığında belki cilalı ve Filistinlilerin yararına görünebilir. Nitekim bazılarına böyle geldiğini hissettiğimizi de söyleyebiliriz. Fakat kelimelerin aralarına sıkıştırılan zehirli mesajların ne gibi amaçlara yönelik olduğunu tahmin edenler bu cilalı sözlerin içindeki oyunları da çok iyi fark etmişlerdir. Ayrıca Bush seyahatinin hemen ardından Siyonist vahşetin yeniden tırmanışa geçmesi, onun sözlerinin arasına sıkıştırılan zehirli mesajlar vasıtasıyla söz konusu vahşete sağlanan desteğin bir yansımasıdır. Bu vahşetin tırmanışa geçmesinde yerli işbirlikçilerin Filistin direnişini sindirmek amacıyla işgalci Siyonistlerle yardımlaşma içine gireceklerine dair Bush'a verdikleri sözün önemli rolü olduğunu da belirtmemiz gerekir. Zaten Bush, yerli işbirlikçilerden böyle bir söz aldığını Filistin ziyareti esnasında yaptığı açıklamalarda dile getirdi.

İşgalci Siyonistlerin vahşeti tırmandırmalarında onlara cesaret veren en önemli unsurlardan biri de Arap ülkelerindeki yönetimlerin özellikle de ABD Başkanı Bush'un son seyahatinde ziyaret ettiği ülkelerin yönetimlerinin takındığı tavrın önemli rolü olduğunu söylememiz mümkündür. Anladığımız kadarıyla Bush, yaptığı görüşmelerde en azından bu ülkelerdeki yönetimlerden Siyonist vahşet karşısında körlüklerini ve sağırlıklarını biraz daha üst dereceye çıkarma sözü almıştır. İşte bu sözden cesaret aldığı anlaşılan işgalci Siyonist devlet Gazze'ye dün yeni bir saldırı düzenleyerek büyük bir katliam gerçekleştirdi. Katliamda Filistin yönetiminin eski Dışişleri Bakanı ve HAMAS'ın ileri gelen liderlerinden Dr. Mahmud Zehhar'ın oğlunun da bulunduğu 17 mücahit şehit oldu.

Siyonistlerin bu tür katliamları gerçekleştirmelerinde ve mücahitlerin bulunduğu noktalara ulaşmalarında bazı satın alınmış elemanların yardımcı olduklarına dair daha önce önemli bilgiler ve belgeler elde edilmişti. Bu satın alınmış elemanların işbirlikçi ve darbeci çetenin himayesi altında çalıştıkları hakkında da önemli bilgiler elde edilmişti. Zaten Haziran 2007'de Gazze'de yaşanan olayları fitilleyen gelişmeler de söz konusu işbirlikçi çetenin Siyonistlere saldırılarında yardımcı olmaları, onların hesabına direnişçilere darbe vurmaya çalışmaları, saldırılar gerçekleştirmeleriydi. Hadisenin bu yönünü ve işbirlikçi çete hakkında ele geçirilen belgeleri dikkate almadan olaylara bakanlar sadece yüzeysel değerlendirmeler yapmakta ve fitnenin gerçek sebebini görmekte zorluk çekmektedirler.

Siyonist saldırganlar katliamlar gerçekleştirirken, onlarla masa başında pazarlıklar yaparak bir şeyler elde edeceklerini veya Filistin halkını bu yöndeki iddialarla avuttuklarını sananlar görüşmelerini sürdürüyorlar. Aslında onların bu şartlarda işgalcilerle görüşmelere devam etmeleri işbirlikçiliklerini de herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde açığa çıkarmaktadır.

Gazze'de yaşanan son katliam, Bush'un son ziyaretinde gündeme getirilen sözde devlet oyununun da boş bir avunmadan ibaret olduğunu gözler önüne sermektedir. Çünkü işgalci Siyonist devletin bir "Yahudi devleti" olduğunu vurgulayarak onun ırkçı kimliğine sahip çıkan Bush, Siyonist devletin karşısında kurulmasını önerdiği sözde Filistin devletinin savunma mekanizmasından yoksun olmasını istiyordu. Savunma mekanizmasından yoksun bir Filistin devletinin kurulması, işgalci Siyonist devletin önünü tıkayan özgürlük mücadelesini ortadan kaldırma amacıyla 1936'da oynanan oyunun bir tekrarı olacaktır.

1936 oyununun tekrar edilmesi durumunda işgalci devlet kendini sağlama aldığı zaman yeniden saldırgan tutumunu bütün şiddetiyle devreye sokarak ileriye dönük planlarını hayata geçirmenin yollarını arayacaktır. Çünkü uluslar arası Siyonizm "Büyük İsrail" emelinden vazgeçmeye niyetli değildir. Bugün onu engelleyen Filistin halkının bağımsızlık ve özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele sadece Filistin halkı için değil tüm İslâm ümmeti için bir savunma mahiyeti taşımakta ve Siyonist ideolojiden kaynaklanan tehlikenin önünde durmaktadır. Bu tehlikenin farkında olunması ve Filistin direnişine sahip çıkılması, destek verilmesi gerekir.

Bush Umduğunu Bulamadı

17 Ocak 2008 Perşembe, Vakit gazetesi

Bush, başkanlığı süresince gerçekleştirdiği en geniş çaplı Ortadoğu gezisini tamamlayarak ülkesine döndü. Son durak olarak Mısır'a uğrayan Bush, bu seyahatine "barış" şemsiyesini kullanarak çıkmıştı. Başkanlığa geldiği tarihten buyana dünyanın her tarafında savaş rüzgârları estiren, yüz binlerce insanın kanına giren ve Ortaçağ haçlı saldırganlığını günümüze taşıyan Bush'un "barış" şemsiyesini kullanması zaten kimseye inandırıcı gelmemişti. Ancak o daha gezisini tamamlamadan işgalci Siyonistlerin Gazze'de büyük bir katliam gerçekleştirmeleri Bush'un seyahatinin asıl amacının barış değil savaş olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü bu katliam onun onayıyla ve hatta desteğiyle gerçekleştirilmişti.

Bush, Filistin'i ziyareti esnasında oradaki işbirlikçilerle görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada işgalci Siyonistlerin Filistinlilere yönelik saldırılarına ve katliamlarına destek verdiğini belli etmiş, yerli işbirlikçilerden de İsrail'le yine bu konuda yardımlaşmalarını istemişti. Filistin halkının üçte ikisinin desteğiyle hükümeti kurma yetkisi alan HAMAS'a ve onunla aynı çizgideki İslâmî Cihad Hareketi'ne karşı savaşta İsrail ile Abbas yönetimi arasında işbirliğinin güçlendirilmesini istemesi bu anlama geliyordu.

Bush'un yanında mendil gibi taşıdığı Dışişleri Bakanı Bayan Condolezza Rice'ın Suudi Arabistan ziyareti esnasında Arap ülkelerine, İsrail işgal devletine daha çok yardımcı olmaları için çağrıda bulunması arsızlıkta iyice sınırları aşmak anlamına geliyordu. Rice'ın iddiasına göre bölgede "barış"ın sağlanabilmesi için Arap ülkelerinin İsrail'e daha fazla yardımcı olmaları gerekiyormuş. İşgalci saldırgan devlet, insanların üzerine ateş yağmuru yağdırıp katliamlar gerçekleştirirken, "barış"ın böyle bir zihniyete yardımla sağlanabileceğini ileri sürmek herhalde bir akıl ve zihinsel muhakeme kontrolünden geçmeyi gerektirir. Ama bunu iddia eden kadın ABD'nin Dışişleri Bakanlığı görevini sürdürebilmektedir.

Bush ve Rice, gerek kendilerinin gerekse işgalci Siyonist devletin iğrenç planlarının önünü açmak amacıyla "barış" şemsiyesini kullansalar da Siyonist devletin saldırgan tutumunu şiddetlendirmesi bölge ülkelerine yönelik ziyaretlerindeki planlarını etkiledi. Yönetimlerin açığa vurdukları tutumları çok samimi bulmasak da işgalcilerin katliamlarının halklarda oluşturduğu hiddeti nazarı dikkate alma ihtiyacı duyduklarını tahmin ediyoruz. ABD'nin psikolojik savaşta etki gücünü kaybetmesinin de bunda önemli rol oynadığını söyleyebiliriz.

ABD başkanının ziyaretinin en önemli amaçlarından biri de İran'a karşı bölge ülkelerinin desteğini kazanmaktı. Ama yapılan açıklamalar, özellikle de Suudi Arabistan'ın açıklaması bu konuda ABD'nin planları ve hesapları için İran'la karşı karşıya gelmeye hatta onunla arayı açmaya taraftar olmadıklarını gösterdi.

Rice'ın sözünü ettiğimiz çağrısına da Suudi Arabistan yönetimi, İsrail için daha fazla yapabilecekleri bir şeyleri olmadığını dile getirerek cevap verdi. Gerçekten de Arap ülkelerinin yönetimleri, Gazze'de bir buçuk milyon insanın vahşi kuşatmaya alınmasına göz yummakla, bu kuşatmanın yarılması için herhangi bir adım atmamakla, katliamları içi boş kınama açıklamalarıyla geçiştirmekle İsrail için yapabilecekleri her şeyi yapmışlardı. ABD'nin daha fazlasını istemeye hakkı yoktu. Ama Suud yönetiminin en azından bunu söyleyerek ABD yönetimine itirazda bulunması önemli bir cesaret olarak görüldü ve Bush'un yaptığı görüşmelerden arzuladığı desteği elde edemediği kanaatini güçlendirdi.

Seyahat programının en düşündürücü yanı ise Bush'un Mısır'dan adeta tavşan gibi kaçmasıydı. İşgalci saldırganların Gazze katliamından sonra Mısır'da basından ve sivil toplum kuruluşlarından sesler yükseltildi ve Bush'un Mısır'ı ziyaret etmemesi istendi. Bush, Mısır'da özellikle basın mensuplarının öncülüğünde düzenlenen gösterilerde barışın kargası olarak nitelendirildi ve Filistin'deki katliamdan sorumlu tutularak Mısır'a uğramadan geçmesi istendi. Bu tepkiler karşısında Bush, Mısır ziyaretini iyice kısa tutmak ve kendisinin bu ülkeye uğraması öncesinde protesto eylemleri düzenleyen basın mensuplarına görünmeden kaçmak zorunda kaldı.

İrtibatlı Yazılar

Annapolis Komplosu
İsim "Barış", Amaç Savaş
Bush'un Sonbahar Komplosu
Perez ve Abbas'ın Ziyareti
Fitnecilerin Annapolis Hazırlığı
Sonbahar Konferansı
Barışa Sarılan Savaş