İsim "Barış", Amaç Savaş

29 Kasım 2007 Perşembe, Vakit gazetesi

Emperyalizm her zaman olduğu gibi Annapolis Konferansı'nda da isim ve kavramların yanıltıcılığından yararlanıyor. Kendisinin insanlık dışı saldırılarına, vahşi savaşlarına gerekçe oluşturmak istediğinde sürekli "terör" kavramına başvuruyor. Savaş, saldırı, vahşet ve işgal yoluyla gasp edilenler üzerinde kurulan gayrimeşru hâkimiyeti meşrulaştırmak, hakları gasp edilenlere bu hâkimiyeti tanımaları için dayatmada bulunmak istediği zaman da "barış" kavramından yararlanmaya çalışıyor. Önce çalıyor, gasp ediyor, işgal ediyor, sonra da "gel şu çaldıklarımın bana ait olduğunu kabul et, seninle barışalım ve bu mesele de bitsin" diyor. Oysa çalınan, işgal edilen, gasp edilen şey kutsal vatan toprağıdır. O toprak üzerindeki hâkimiyet de gayrimeşrudur. Böyle bir hâkimiyetin meşru kabul edilmesi her şeyden önce fıkhî olarak caiz değildir.

Vatanları işgal edilenler de tabii ki barışa karşı değiller. Tam aksine onlar barışı, işgalcilerden daha çok istiyorlar. Hatta işgalcilerin "barış" istedikleri iddiası tamamen aldatmaca ve oyun, vatanları işgal edilenlerin bu konudaki talepleri ve arzuları gerçekçi ve samimidir. Çünkü kendi öz vatanlarında barış ve huzur içinde yaşamak onların en büyük arzularıdır. Ama onların arzuladıkları barış adil bir barıştır. Yani her hak sahibine hakkının iade edilmesi, adaletin yerini bulması, hukukun icra edilmesi suretiyle gerçekleştirilecek barıştır.

Türkiye'de uluslar arası Siyonizmin sözcülüğünü yapan birtakım medya organları da Filistin toprakları üzerindeki gayrimeşru işgale karşı sürdürülen haklı direnişi karalama faaliyetlerinde kavramların yanıltıcılığından yaralanmaya çalışıyorlar. Hepimizin bildiği üzere Türkiye'de tüm okullarda çocukların zihinlerine işlenen, askerliğin temel dinamiği olarak değerlendirilen en önemli husus vatanın kutsallığıdır. Bizim için vatan kutsal da Filistinliler için değil mi? Yeri geliyor, Filistin halkını kötülemek amacıyla topraklarını sattıkları yalanına başvuruyorlar. Yeri geliyor o insanların topraklarına sahip çıkmalarını "barış"ı engelleme olarak gösterip dünyanın haksız ve insanlık dışı baskılarına, Siyonist işgalin devamına gerekçe oluşturmaya çalışıyorlar.

Son çıkardığı savaşlarla Irak ve Afganistan topraklarını kan denizine çeviren, Somali'de yaktığı fitne ateşinin söndürülmesine fırsat vermeyen, Lübnan'da yeni bir fitnenin altyapısını oluşturabilmek ve böylece bu ülkeyi tekrar ateş çemberine alabilmek için uğraşan, Tel Aviv'e gönderdiği özel fitne generali Keith Dayton vasıtasıyla önemli karışıklıklar çıkaran ABD'nin yaptığı bir faaliyet için "barış" gerekçesine başvurmasının ne kadar gerçek dışı ve samimiyetten uzak olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz.

İşgalci Siyonist devlet ise Annapolis toplantısının başlamasına saatler kala Gazze bölgesine yönelik yeni kara ve hava saldırıları gerçekleştirerek yeni cinayetlere imza attı. Yani işgal devletinin başbakanı Olmert, "barış" ninnilerine kanıp Annapolis Konferansı'na giden Arap ülkeleri liderlerinin karşısına elleri kanlı çıkmakta ısrarlıydı. Bu durum karşısında söz konusu konferansın Ortadoğu'da yeni bir barış sürecinin başlatılması için önemli olduğunu iddia edenler acaba kimi kandırıyorlardı?

"Uluslar arası toplum" diye yutturulan çağdaş hâkim güçlerin, siyasi tercihlerini onların hesaplarına paralel bir şekilde yapmamaları sebebiyle Gazze'de bir buçuk milyon insanı her taraftan kuşatmaya aldıkları sırada Annapolis'te güya "Ortadoğu'da Barış Konferansı" düzenleniyor. Emperyalizmin ve onun himayesindeki Siyonist işgalcilerin kuşatması sebebiyle tedavi için Gazze dışına çıkamayan hastalar birbiri ardından hayatlarını kaybediyorlar. İnsanlık için utanç verici bu vahşetin yol açtığı manzarayı bölgedeki BM (UNRWA) okullarında görev yapanlar bize aktarıyorlar. Söz konusu görevliler uluslar arası ambargo sebebiyle yiyecek bulamayan çocukların çoğunun sabahları karınları aç halde okullara geldiklerini söylüyorlar. Gazze'de sayıları yüz binleri bulan bu çocuklar sabah kahvaltı edemeden okullarına giderken, Bush'un güdümünde gerçekleştirilen toplantıda güya "barış" masası kuruluyor ve üzeri bin bir çeşit yiyecekle süsleniyor. Ama içki servisi yapılmıyor. İnsanlık dışı ambargo yüzünden Gazze'nin çocukları ekmek bulamazken Olmert'in kanlı ellerini sıkanların masalarında bir şarapları noksanmış! Toplantıya katılanların hiçbiri bir buçuk milyon insanın ızdırabını dile getirme cesareti gösteremezken bu pısırıklıklarını acaba masalarına şarap konmamasını sağlayarak mı örtmeye çalışıyorlar?

Bush'a Beyat Tazeleme

30 Kasım 2007 Cuma, Vakit gazetesi

Bazı Arap ülkeleri, özellikle de sahneyi şekillendirmede rol oynayacakları düşünülen yönetimler Annapolis Konferansı'na katılma konusunda tereddütlü idiler ve tereddütleri tavırlarına da yansıyordu. Onların tereddütlerinin bizim tahmin ettiğimiz kadarıyla iki önemli sebebi vardı: Birincisi, Filistin halkının ve dolaylı olarak genelde Arap toplumlarının konferansa olumsuz bakması. İkincisi de, konferansta Filistin direnişinin tasfiyesi için dayatma yapılacağı, bunun da ileride önlerine bazı önemli sorunlar çıkaracağı kanaati. Ama kesin bir tavır ortaya koymaktan da çekiniyorlardı ve bu konuda önlerinin açılması için bir sebep oluşmasını bekliyor gibiydiler.

Arap yönetimlerinin böyle bir beklenti içinde oldukları sırada işgal devleti cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Filistin Özerk Yönetimi başkanı Mahmud Abbas'ın Türkiye ziyareti esnasında Türkiye yönetiminin Annapolis Konferansı lehinde tavır sergilemesi Arap liderlerin önlerini açan gelişme oldu. Bu açıdan Türkiye'nin tavrının belirleyici rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunu, konferansın kesin tarihinin açıklanmasının Türkiye'nin söz konusu tavrının ortaya çıkmasından sonra gerçekleşmesine bakarak da söylememiz mümkündür. Biz Türkiye'nin bu belirleyici tavrını Filistin halkının yararına değerlendirmesini arzu ederdik. Annapolis Konferansı'nın ise işgal devletinin geleceğini sağlama alma amaçlı olduğu ve Filistin halkının yararına hiçbir müşahhas plan ortaya koymayacağı önceden tahmin ediliyordu. Gelişmeler de tahmin edilenleri doğru çıkardı.

Annapolis Konferansı öncesi Kahire'de bir araya gelen ülkelerin Bush'un çağrısıyla düzenlenen toplantıya toptan katılma kararı alması üzerine, önceden katılmama konusunda kesin tavırlı olduğunu ortaya koyan Suriye de ani bir şekilde tavrını değiştirdi. Suriye'nin böyle ani bir şekilde tavır değiştirmesinin önemli bir gerekçesi de Bush'un, Golan tepelerinin de gündeme alınacağı mesajı vermesiydi. Gerçekte bu mesaj bir aldatmacaydı ve Golan tepelerinin gündeme alınmasından Suriye yararına hiçbir sonuç çıkmayacağı biliniyordu. Böyle olduğunu Suriye yönetimi de tahmin ediyordu. Ama ABD'nin öncülüğünde, Lübnan'daki gelişmelerin de gerekçe gösterilmesi suretiyle Suriye'ye yüklenilmesi onu yalnızlığa itmişti ve bu yalnızlıktan, tecrit edilmişlikten kurtulmak için oyunda kendine de bir rol verilmesini istiyordu.

Annapolis Konferansı'ndan aslında herhangi bir barış planının çıkmayacağı ve bu konuda sadece havanda su dövüleceği, işgalci Siyonist devletin meşrulaştırılması planlarının önünün açılması için adımlar atılmak isteneceği çok iyi tahmin ediliyordu. Fakat bu toplantıya iştirak aynı zamanda görev süresi dolmakta olan Bush'a bir beyat tazeleme anlamı taşımaktaydı. İptal edilmemesi ve geniş çaplı bir katılımla gerçekleştirilmesi için Bush'un o derece gayret sarf etmesinin en önemli sebeplerinden biri de işte böyle bir yönünün olmasıydı.

Arap ülkelerinin yönetimleri Bush'a beyat tazelemek için Annapolis'e gitmelerine rağmen kendilerini davet eden ev sahibi tarafından itibar görmedi, bilakis aşağılandılar. Bunu işgalci Siyonist devletin medyası söylüyor. Siyonist medyada yapılan yorumlarda ev sahibi Bush'un Arap yöneticilerin isteklerini nazarı itibara almamak suretiyle onları hafife aldığı iddia edildi. Zaten söz konusu liderler böyle bir toplantıya katılmak suretiyle daha baştan zilleti, aşağılanmayı kabul etmişlerdi.

Yine Siyonist medyada yer alan iddialara göre Filistin Özerk Yönetim başkanı Abbas da ABD Dışişleri Bakanı Bayan Condolezza Rice tarafından fena halde azarlandı. İsrail'in Ha Aretz gazetesinin yayınladığı bir habere göre toplantının başlamasından yarım saat önce Bush, Abbas ve Olmert üçlüsü aralarında görüşür. Görüşmeyi ABD Dışişleri Bakanı Rice da izlemektedir. Abbas, Filistin tarafının isteklerini ve durumunu dikkate almadığı gerekçesiyle ortak açıklamaya onay vermek istemez. Bunun üzerine Bayan Rice fena halde çıkışır ve salonu terk etmesini ister. Bu arada hiddetle bağırarak: "Bırakın artık bu oyunları ve numaraları. Bu kez artık anlaşmak zorundayız" der. Aynı gazetenin iddiasına göre benzer bir azarlamayı da Abbas'ın heyetinden Ahmed Kuraya', İsrail Dışişleri Bakanı Bayan Tzipi Livni'den işitir. Kuraya'ın ortak bildiride değişiklik istemesi üzerine Bayan Livni bağırarak: "Ya kabul edersiniz, ya da defolur gidersiniz" der.

Zaten temel meselelerde birtakım taahhütlerde bulunulmadığı takdirde Annapolis'e gitmeyeceğini söyleyen Abbas bu sözünde durmamakla zilleti baştan kabul etmişti.

Siyonizme Taze Kan

1 Aralık 2007 Cumartesi, Vakit gazetesi

Annapolis Konferansı'nın amacının "barış" değil işgalci Siyonizme taze kan temini olduğunu ABD başkanı daha ilk açıklamasında ortaya koydu. Gerçi işgalci Siyonizm zaten sürekli Filistinli gençlerin, çocukların ve hatta bebeklerin taze kanlarıyla besleniyor. Kanla beslenenlerin "barış" safsatalarında samimi ve gerçekçi olamayacaklarını tahmin etmek zor değildir. Ama sömürgeci ABD ona bir de uluslar arası ilişkiler alanında taze kan sağlama ihtiyacı duyuyordu.

ABD Başkanı Bush, Annapolis Konferansı'nda yaptığı açıklamada İsrail'in Yahudilerin "ulusal" yurdu olduğunu ileri sürdü. "İsrail" derken kastettiği Filistin topraklarıydı tabii ki. Ama asıl mesele bu topraklarla ilgili tanımlamadan değil söz konusu ifadenin arkasındaki stratejiden kaynaklanıyordu. Çünkü Bush'un sözleriyle Siyonist işgalcilerin kontrolündeki toprakların bir Yahudi yurdu olduğu, o topraklarda yaşayan Filistinlilerin ise "hak sahibi" değil kendilerine göz yumulan bir azınlık olduğu iddiası vurgulanmak isteniyordu. Bu ifade aşırı Siyonist Yahudi grupların söylemleriyle örtüşüyordu.

HAMAS sözcüsü Dr. Salah el-Berdevil, Bush'un sözüyle kastedilenin ne olduğunu iyi bildiği için bu sözün Belfur Deklarasyonu'ndan daha tehlikeli olduğunu dile getirdi. el-Berdevil, Belfur Deklarasyonu'na dayalı olarak İsrail işgal devletinin kurulduğuna, Annapolis Konferansı'yla da bu devletin bir Yahudi devleti, onun hâkimiyetindeki toprakların da Yahudilerin ulusal yurtları olduğu iddiasının gündeme getirilmesi suretiyle Filistinlilerin tümüyle yurtlarından çıkarılmasının amaçlandığına dikkat çekerek İslâm dünyasını bu komplo karşısında uyanık olmaya çağırdı.

Bush'un zikredilen ifadesiyle işgal devleti Dışişleri Bakanı Tzipi Livni'nin konferans öncesinde yaptığı bir açıklamada tam paralellik vardı. Livni de söz konusu açıklamasında Filistin devletinin kurulması halinde "İsrail'deki Araplar için de bir çözüm ortaya çıkmış olacağı" iddiasında bulunmuştu. Bu sözle kastedilenin ne olduğunu ve arkasındaki niyeti bilmeyenler, işgalci Siyonistler tarafından "İsrailli Araplar" olarak nitelendirilen Filistinlilerin bazı sorunları olduğunu ve Bayan Livni'nin onlar için de çözüm aradığını düşünebilirler. Oysa kastedilen: "Eğer tüm Filistin topraklarının sadece % 27'sine tekabül eden Batı Yaka ve Gazze bölgesinde, ABD ve İsrail'in kumanda edebileceği göstermelik bir Filistin devleti kurulursa 1948'de işgal edilmiş bölgede ikamet eden Filistinlilerin kovulabileceği bir yer de ortaya çıkmış olur" anlamıydı.

Gerek Livni'nin ve gerekse Bush'un açıklamaları aynı zamanda İsrail işgal devletinin Yahudi ırkçılığı temeline dayanan, bu anlayışı resmi ideoloji olarak benimsemiş bir devlet olduğunun da tescili anlamına geliyordu. Fakat ilginçtir ki Bush'un, 11 Eylül olaylarından sonra başlattığı savaş atağının yeni haçlı seferleri olduğunu itiraf etmesi bayağı yankı uyandırırken Siyonist işgal devletinin ırkçılığını tescil eden ve Filistinlileri yurtlarından tümüyle çıkarma amaçlı siyasi akıma destek veren sözleri üzerinde pek durulmadı. Üstelik bu sözler Annapolis Konferansı'nın "barış" değil savaş anlayışı üzere düzenlenmiş ve Filistin direnişi karşısında bayağı yıpranan işgalci Siyonizme taze kan verme amaçlı bir toplantı olduğunun da itirafı anlamına geldiği halde.

Toplantıda Özerk Yönetim başkanı Mahmud Abbas'ın konuşması ise ABD ve Siyonizme yağcılık ve kendi halkına karşı sürdürülen uluslar arası ekonomik savaşın daha da boğaz sıkıcı, can alıcı hale getirilmesi çağrısı niteliğindeydi. Filistin'in haklı ve meşru direnişini "terör" olarak nitelemesinin Siyonist işgalcilere ve ABD'ye yaranma çabasından başka hiçbir amacı olamazdı. Gazze'ye yönelik ambargonun daha da etkin hale getirilmesi çağrısında bulunmakla, tedavi için sınır dışına çıkmaları engellendiğinden dolayı ölüme terk edilen insanlara karşı insanlık dışı, vahşi muhasarayı alkışlamış, o insanların ölüme terk edilmesinden haz duyduğunu ilan etmiş oluyordu. Filistinlilerin taleplerini tamamen göz ardı ettiği halde "Filistin - İsrail ortak açıklaması" diye sunulan metinde değişiklik yapılmasını istemesinden dolayı ABD Dışişleri bakanı Rice tarafından aşağılayıcı tazirle ve bulunduğu salondan kovulma tehdidiyle karşı karşıya kalan Abbas yine de böyle bir yağcılık yapıyordu. Artık bu zilleti nereye oturtursunuz bilemiyorum.

Annapolis Konferansı'nın çizdiği yol haritasının ve sonrasındaki durumun ayrıntılı olarak tahliline ihtiyaç var. İnşallah bu amaçla da bir dosya hazırlamaya çalışacağız.

İrtibatlı Yazılar

Gül'ün ABD, Bush'un Ortadoğu Seyahati
Annapolis Komplosu
Bush'un Sonbahar Komplosu
Perez ve Abbas'ın Ziyareti
Fitnecilerin Annapolis Hazırlığı
Sonbahar Konferansı
Barışa Sarılan Savaş
şa Sarılan Savaş