24-26 Ağustos 2006 Perşembe-Cumartesi, Vakit gazetesi
Siyonist devletin Lübnan saldırısında ağır darbe alması, sadece siyonist işgalcileri değil uluslar arası emperyalizmi de bayağı endişelendirdi. Bu sebeple işgal devletinin geleceğini garantiye alma amaçlı çok yönlü bir faaliyet içine girildiği görülüyor. Bu faaliyetler Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor. Türkiye'nin bölgesel olarak olayların dışında kalması mümkün değildir. Ancak tutumunun İsrail'in geleceğini garantiye alma ve onu rahatsız eden güçleri bertaraf etme amaçlı emperyalist planları değil, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içindeki halkların meşru taleplerini ve haklarını önemseyici nitelikte olması gerekir. Ama ne yazık ki gelişmeler bizi bu yönde bir ümit ve beklentiye sevk etmiyor.
İsrail gayri meşru işgal devleti olduğu, sadece kuruluşu bir milyon Filistinlinin yerinden yurdundan çıkarılmasıyla gerçekleştiği halde Türkiye bu devleti ilk tanıyan ülkeler arasında yer almış ve İslâm ülkeleri içinde onunla diplomatik ilişkileri başlatanların ilki olmuştur. Bunda Türkiye'deki hâkim sistemin Batı yanlısı ve ABD ile uyumlu diplomatik çizgi izlemesinin, belli odakların ve lobilerin yoğun etkileme faaliyetlerinin, yine bu odaklar ve lobiler tarafından oluşturulan menfaat çemberinin kapsama alanından otlanan medya organlarının yönlendirme çabalarının büyük etkisi olmuştur. Bu sebeple, ilişkilerin derecesinde iniş çıkışlar gerçekleşmiş olsa da İsrail'in varlığının ve geleceğinin garantiye alınması esasına dayalı stratejik çizgiden kesinlikle kayma olmamıştır. İslâmcı ve muhafazakâr kadroların iktidarı aldıkları dönemlerde de bu çizginin aynen korunduğu bir gerçektir.
İşgal devletinin geleceği hakkında ortaya çıkan ve ABD ile paralelindeki güçleri yoğun faaliyete zorlayan endişelerin, İsrail'in varlığının ve geleceğinin garantiye alınması esasına dayalı stratejik çizgiden dolayı, Türkiye diplomasisine yön vermeye çalışan çevreleri de yakından ilgilendirdiğini görüyoruz.
Daha yakın zamanda Konya ovasında alçak uçuş eğitimi alan İsrail pilotlarının geçtiğimiz ay Lübnan üzerine alçakça bomba yağdırmaları ister istemez dikkatlerin Türkiye'nin İsrail'le ilgili resmi politikasına yönelmesine yol açmıştır. Gerçi Konya ovası semâsında alçak uçuş eğitimi alan pilotlar Lübnan semâlarında öyle alçaktan uçamadılar. Bu ülkedeki uçaksavar füzelerinin menzillerinin üstünden uçma zorunluluğu duyuyor ama alçakça bomba yağdırmaktan çekinmiyorlardı. Sonuçta aralarında on günlük bebekler de bulunan 1200 savunmasız sivil insan öldürülürken, 15 bin ev yıkıldı, ülkenin yarıya yakın kısmının altyapı tesisleri, yolları ve köprüleri harabeye çevrildi. Bir İslâm beldesinde böylesine büyük bir vahşete ve yıkıma yol açan pilotlara savaş eğitimi imkânı vermenin sorumluluğunu sorgulamak yerine, İslâm âleminin merkezinde bir ur niteliğindeki gayri meşru devletin geleceği hakkında endişelere kapılan ABD'nin planlarının önünü açacak diplomatik ataklara geçilmesinin kabul edilir yanı olamaz.
İncirlik'ten alınan askeri teçhizatın siyonist işgal devletine takviye amacıyla nakledildiği şüpheleri giderilemediği halde bu nakil işine engel olunmamasına rağmen, Hizbullah'a silah götürüyor olması şüphesinden dolayı İran uçaklarının inişe zorlandığına ve arandığına dair haberler yayınlanması Lübnan halkının meşru mücadelesinin yanında yer alan kitlelerde soğuk duş etkisi yaptı. Eğer yetkililer yangına benzin taşınmasını engelleme duyarlılığı içinde olduklarını iddia ediyorlarsa bunu önce yangını çıkaranlara, savunmasız mazlum insanların üzerine ateş yağdıranlara malzeme teminini engellemekle göstermeleri gerekirdi. Buna cesaret edemedilerse, en azından savunma konumunda olanlara destek verilmesini engelleme gibi bir görevi üstlenmeyeceklerini ortaya koyma cesareti gösterebilmeleri gerekirdi. Kaldı ki söz konusu haberlerin ve şaibelerin yayılmasının asıl amacı Hizbullah'ın askeri gücünün İran'ın sağladığı silah ve teçhizattan kaynaklandığı kanaati oluşturma amaçlı psikolojik yönlendirmedir. Bu tür haberlerin ve şaibelerin yayılmasının önüne geçilmemesiyle söz konusu psikolojik yönlendirme planlarının uygulamaya geçirilmesine imkân sağlanmış olmaktadır. Hatta bunun ötesinde işgalci siyonistlerin, Türkiye'nin Lübnan'a silah taşınmasında hava köprüsü olarak kullanıldığı iddialarına ve bunun engellenmesi talimatlarına karşı çıkılmaması bile sözünü ettiğimiz psikolojik yönlendirme çabalarına yararken, bu ülkenin prestijine zarar vermektedir.
Ne hikmetse hayatlarında hiç sünni olamamış bazı medya mensuplarının ve lobi elemanlarının, Hizbullah'ın siyonist işgale karşı mücadelesine yönelen ilgi ve desteği zayıflatmak amacıyla asabiyet derecesinde sünni olmaya kalkıştıklarını ve Şia ile ayrışma noktalarını tespit çabaları içine girdiklerini gördük. Oysa bugün siyonist vahşet karşısındaki imanî bütünleşmeyi kırma amacıyla böyle bir çaba içine girenler yakın zamana kadar gerçek Türk müslümanlığının Alevilik olduğunu, sünniliğin ise Arap ekolü olduğunu söylüyorlardı. Artık bu gelişmelerden sonra umarız Türkiye'deki Aleviler, söz konusu lobilerin ve medya organlarının Alevilikle ilgili söylemlerinde de samimi olmadıklarını, sadece emperyalizmin fitne politikalarının bir ön karakolu görevi yürüttüklerini fark etmişlerdir.
Bir yandan Şiî - Sünnî ayrışmasına dayalı yönlendirme çalışmaları sürdürülürken diğer yandan da yine aynı ayrışmaya dayalı bloklaşma amaçlı diplomatik atağa geçildiğine dair haberler gündeme geldi. Bu haberlere göre ABD, İran merkezli Şiî yapılanmaya karşı Türkiye - Suudi Arabistan ittifakına dayalı bir Sünnî blok oluşturma ve Şiî cepheyi bu yolla etkisiz hale getirme çabaları başlatmıştı. Suudi Arabistan kralı Abdullah'ın kalabalık bir ekiple Türkiye'ye görkemli ziyaret gerçekleştirmesinin de bu projeyle ilgisi vardı. Oysa daha yakın zamana kadar Suudi Arabistan, ABD tarafından el-Kaide'ye para temin etmekle suçlanıyordu ve bu yüzden Amerikan bankalarındaki tüm hesapları bloke edilmişti. ABD, ihtiyaç duyduğunda kullanabilmek için bu konudaki iddialarını dondurulmuş halde saklamaya devam etmektedir ve Suud hesapları üzerindeki engellemeyi tamamen kaldırmış değildir. Bu gerçekler karşımızda dururken Sünniliğimizin, Amerikan emperyalizminin fitne politikalarına malzeme teşkil etmesinin, ismini sünnete bağlılık ilkesinden alan itikadî kimliğe ne kadar ters düşeceği apaçık ortadadır. Tam da Şiî cemaatin Müslümanlar arasındaki yakınlaşmayı güçlendirme amacıyla "vahdet" toplantısı gerçekleştirdiği günlerde ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme projelerini hayata geçirmeye imkân tanıyacak bir Sünnî blok oluşturma çabaları yürütülmesi en başta Sünnî Müslümanların imaj ve kimliğine zarar verecektir.
Biz Türkiye'nin Suudi Arabistan'la ittifak oluşturmasına ve ilişkilerini güçlendirmesine kesinlikle karşı değiliz. Ama bu ittifakın, İslâm dünyasında bir ayrışmayı değil emperyalist baskı politikalarına ve askeri şiddete karşı güç birliğini esas alması gerekir. Dolayısıyla Türkiye'nin Suudi Arabistan'la ilişkilerini geliştirmesi hakkında gündeme getirilen Şiî - Sünni ayrışması ve Sünnî bloklaşma söylentilerini bertaraf edecek tavır sergilemesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Gül'ün son ziyaretlerinde siyonist devletin saldırgan tutumundan kaynaklanan problemlere adil çözüm arama çabalarından ziyade 1701 sayılı kararla ilgili mesajları taraflara iletme ve İsrail'in geleceğini garantiye alma amaçlı formüller üretme çabalarının öne çıkması dikkatten kaçmadı. Bu tutum siyonist işgale karşı tavır alan ve kendini Lübnan ve Filistin halkının meşru mücadelesinin yanında gören halkımızın iradesine de aykırıdır. Oysa halkımız bu kadroyu yönetime taşırken bir bakıma kendi iradesini ona emanet etmiştir. Ama ne yazık ki halkın iradesini temsilen iş başına gelenlerin söz konusu tutumlarıyla bu iradeyi kuvvete teslim ettiklerini gördük. Böyle bir tutum emanete riayet ilkesine de aykırıdır.
Sayın Gül'ün, halkımızın Filistin ve Lübnan halkının meşru haklarını savunma mücadelesine destek niteliğindeki yardımlarından ziyaretlerinde söz etmesinin ve bunu Türkiye'nin konumuyla ilgili bir gösterge olarak öne çıkarmasının üzerinde de biraz durmak gerekiyor. İsterdik ki söz konusu yardımlar ve destek aynı zamanda Türkiye'nin resmi tutumunun bir yansıması olsaydı ve resmi tutumla halkın tavrı aynı paralelde cereyan etseydi. İşte o zaman resmi mekanizmanın söz konusu desteğin oluşturduğu olumlu imaja sahip çıkma hakkı olabilirdi. Ama diplomatik girişimlerde sergilenen tavır ne yazık ki bizi bu konuda tereddüde sevk etmektedir. Bunu söylerken başta Kızılay olmak üzere bazı resmî organların da insanî yardım konusunda gösterdiği takdire şâyân gayreti inkâr etmiyoruz elbette. Ama biz isterdik ki diplomatik ataklar da aynı paralelde gerçekleşebilseydi ve halkın tutumunun bir yansıması olan insanî yardım çabalarıyla bütünlük arz etseydi.
Gül'ün ziyaretleriyle ilgili bilgiler ve haberler incelendiğinde yapılan temaslarda sürekli bir tarafa yontulduğu veya ABD ve İsrail mesajlarının diğer tarafa iletilmesine çalışıldığı anlaşılıyor.
Ziyaretlerin ilk durağı olan Lübnan'da Hizbullah'ın atlanması ve bu hareketin yetkilileriyle hiçbir temasa geçilmemesi, "Hizbullah Lübnan hükümetinin bir parçasıdır, dolayısıyla bu hükümetle görüşmemiz aynı zamanda Hizbullah'la görüşme anlamına gelir" iddiasıyla izah edilebilecek bir ihmal değildir. Bu bize Nur cemaatinin sağladığı desteğe karşılık bu cemaatten bir kişiye bakanlık vereceği vaadini yerine getirmeyen parti liderine sebebin sorulması üzerine, "başbakan sizden; daha ne istiyorsunuz?" cevabı vermesini hatırlattı. Demek ki siyasette laf ustalığı sadece fötr şapkalılara has bir marifet değilmiş!
Aynı ihmalin Filistin ziyaretinde de gerçekleştirildiğini ve HAMAS mensubu hükümet yetkilileriyle bir araya gelinmemesine özen gösterildiğini gördük. Şu an Filistin yönetiminde herhangi bir ağırlığı olmayan Saib Erakat'la görüşülmesine rağmen HAMAS mensubu yetkililerin özellikle atlanmasının amacı olsa olsa siyonist devleti ve ABD'yi rahatsız etmemek, onların itirazlarına yol açacak bir iş yapmamak olabilir.
Eğer sizin ziyaretiniz vesilesiyle işgalci askerler kutsal Mescidi Aksa'yı kirletiyorlarsa yaptığınız ziyaret sadece bu kutsal mabedin mahremiyetine halel getirmiş olur. Kutsal mabedin mahremiyetine dokunulmasına hatta buna tepki gösterenlerin işgalci saldırganlar tarafından karga tulumba tutuklanmasına sessiz kalmanız durumunda ziyaretinizi artı hanenize yazmanız ve kanlı elleri sıkma işini böyle bir ziyaretle perdelemeye kalkışmanız yersizdir. Üstelik siyonist medya Filistinli gencin Abdullah Gül'e tepki gösterdiğinden tutuklandığı iddiasında bulunarak olayı fitne malzemesi yapmaya çalıştı. Bu durum karşısında Gül'e yakışan hiç olmazsa bu iddianın doğru olmadığını dile getirerek siyonist medyanın fitne amaçlı yalancılığını yüzüne vurması ve söz konusu gencin işgalci askerlere tepki gösterdiğinden dolayı tutuklandığını ifade etmesi olurdu.
"Görüşme talebi ailelerden geldi, onlar otelde yanımıza geldiler, biz de burada görüşmeye açıktık" açıklaması işgalci esir askerlerin aileleriyle görüşmeyi izaha yetmiyor. Böyle bir görüşme talebini kabulden önce, Filistinli tutsaklardan bazılarının aileleriyle görüşmenize de imkân tanınmasını şart koşmanız gerekirdi. "İsrailli esir sayısı sadece üç, Filistinli esirlerin sayısı ise on bir bini bulmuş, hangi biriyle görüşelim, biriyle görüşsek diğerleri alınabilirler" türünden bir izahı belki ihmale gerekçe göstermeniz söz konusu olabilir. Ama en azından meclis başkanı Aziz ed-Duveyk'in veya başbakan yardımcısı Nasıruddin eş-Şair'in ailesiyle görüşmenize imkân tanınmasını şart koşmanız ve bunda ısrarlı davranmanız mümkündü. Filistin tarafında Meclis başkanının, başbakan yardımcısının, bakanların ve milletvekillerinin onurlarının bu derece rencide edilmesine sessiz kalırken işgalci esirlerin ailelerini onurlandırmak elbette ki Filistin halkını rencide etmiş, derinden yaralamıştır.
"Çözüm arayışı için İsrail'i de ziyaret kapsamına almamız bir zorunluluktu" denseydi belki biraz makul görülebilirdi de Lübnan'ın harabeye çevrilmesinden sonra ve Filistin'e yönelik vahşi saldırılar devam ederken gerçekleştirilen bir İsrail ziyaretinden dolayı "mutlu" olunabilmesi sadece zulme uğrayanların acılarını paylaşmada iyice yetersiz kalındığının göstergesi olabilir.
On günlük bebekleri katleden İsrail Saldırı bakanı Amir Peretz'le görüşmelerini gizlemeye ihtiyaç duymayanların HAMAS lideri Halid Meş'al'le, bakan düzeyinde değil müsteşar düzeyindeki görüşmeyi bile gizli tutmaya neden böylesine ihtiyaç duyduklarını anlamak zor. Üstelik bu görüşme bir destek ifadesi taşımayıp İsrail askerlerinin serbest bırakılması talebinin iletilmesi amacına yönelik olduğu halde. HAMAS'a böyle bir mesaj iletenlerin önce siyonist devletten Filistinli tutukluları serbest bırakmasını istemeleri gerekirdi. On bir bin tutsağın serbest bırakılması talebini bir yana koyalım, bakanların ve milletvekillerinin serbest bırakılması için bile dişe dokunur bir şey yapıldığını duymadık.
Suriye yetkilileriyle yapılan görüşmelerde Hizbullah'ın silah ve maddi destek kanallarının kapatılması taleplerinin iletildiğine dair haberleri de okuyunca ister istemez "bu ziyaretlerin tek amacı birilerinin mektuplarını ilgili adreslere ulaştırmak mıydı?" sorusunu sormadan edemedik.