Ağustos 2006, Vuslat dergisi
İslâm dünyasının kalbine saplanmış hançer durumundaki işgalci siyonist devlet yeni bir azgınlık dönemine girdi. Fakat onun azgınlıkta ve saldırganlıkta bu derece arsız olabilmesi kendi gücünden kaynaklanmıyor. O, kendisine güç ve cesaret verenlerin sayesinde bu derece saldırgan, yıkıcı ve yakıcı olabiliyor. Hiçbir sınır tanımadan, insanlığa mal olmuş değerlerin hiçbirine itibar etmeden bu derece vahşice katliamlar yapabiliyor. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde bile siyonist vahşeti haklı ve mazur gösteren yazarlar çıkınca işgalci siyonistlerin azgınlıklarının önü açılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu vahşette, onu savunabilenlerin, mazur gösterenlerin ve bu yolla önünü açanların da payları bulunmaktadır.
Biz hadiselerin gelişme süreci ve arka planıyla ilgili özet bilgiler vererek sizleri aydınlatmak istedik. Burada okuyacağınız bilgiler, Allah'ın izniyle aynı zamanda uluslar arası emperyalizmin ve siyonizmin hizmetindeki medya organlarının kasıtlı yanıltmalarının etkisinden kurtularak doğru kanaate ulaşmanız için de işinize yarayacaktır.
Filistin topraklarında son dönemde yaşanan hareketli gelişmelerin başlangıç noktası olarak 25 Haziran 2006 tarihinde Gazze sınırındaki Kerem Şalom geçidinde bulunan bir işgal karakoluna yönelik eylem gösterildi. Bu eylemde Filistinli mücahitler söz konusu karakoldaki işgalcilerden üç askeri öldürmüş, birkaç askeri yaralamış, bir tankı imha etmiş, bir askeri de esir almışlardı. HAMAS'ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri, Halk Direnişi Hareketi'nin askeri kanadı Nasır Salahuddin Tugayları ve İslâm Ordusu'nun birlikte üstlendiği eylemde mücahitlerden de üç kişi şehit olmuştu. Dünya siyonistlerin yaptığı tüm zulümlere gözünü kapattığından bu olay gerginliğin başlangıç noktası olarak yansıtıldı. Ondan birkaç gün önce Gazze'de siyonistlerin bir aileyi toptan yok etmeleri görmezden gelindiği için gerginliğin başlangıç noktası olarak ilan edilmemişti. Yine Filistinlilerin siyasi tercihlerinden dolayı uluslar arası çapta zulme ve cezalandırmaya maruz bırakılmalarına yol açan kararlar da gerginliğin başlangıç noktası olarak gösterilmemişti.
Dünya kamuoyu Filistin halkının hukuku konusunda sürekli cahil bırakıldığı ve gelişmeleri işgalci siyonistleri himaye eden emperyalizmin penceresinden izlemeye mecbur bırakıldığı için Filistinli mücahitlerin direniş ve eylemlerinin gerekçelerinden habersiz kalmaktadır. Her şeyden önce burada işgalci düşmana karşı vatan kurtarma mücadelesi verildiğinden genel anlamda haklı ve meşru bir mücadele verilmektedir. Üstelik meselenin başlangıç noktası olarak lanse edilen esir alma eyleminin özel anlamda haklı bir gerekçesi de bulunmaktadır. Şubat 2005'te kabul edilen Şarmu'ş-Şeyh ateşkes anlaşmasına göre işgal devletinin tüm Filistinli tutsakları serbest bırakması gerekiyordu. Anlaşmada garantörlük eden devletler de bunun sağlanması için gerekeni yapacaklardı. Ama işgal devleti sadece birkaç yüz esiri serbest bıraktıktan sonra daha önceki bütün anlaşmalarında uyguladığı sahtekârlığa döndü. Üstelik serbest bırakılanların yerlerini de yeni tutuklamalarla doldurdu. Başta Mısır olmak üzere, anlaşmanın garantörlüğünü yapan devletler de gelişmelere sadece seyirci kalmayı tercih etti, İsrail'in taahhüt ettiğini yerine getirmesi için hiçbir girişimde bulunmadılar. Böyle olunca Filistin direnişi işgalci devletin zindanlarındaki tutsaklarını kurtarmak amacıyla yeni bir atak yapma ihtiyacı duydu. Yani Filistin direnişi çağdaş emperyalizm tarafından güdülen yönetimlerin sahtekârlıklarına, oyunlarına karşı kendi meşru haklarını savunmak amacıyla yine kendi gücünü ve imkânlarını devreye sokma yoluna gitmişti.
İşgal devletinin zindanlarındaki Filistinlilerin tümü savaş esiridir. Üstelik bu insanların birçoğu gece yarısından sonra evlerinin kapıları kırılarak gerçekleştirilen baskınlarla yataklarından alınarak hatta çocuklarının önünde sürüklenerek götürülmüşlerdir. Ama kendini "uluslar arası toplum" diye yutturmaya çalışan çağdaş emperyalizm bütün bu eşkıyalıklara sessiz kalmayı tercih etmiştir. Bu tür bir vahşetle zindanlara doldurulan tutsakların serbest bırakılmasını sağlama amacıyla gerçekleştirilen eylem üzerine ise tüm emperyalist güçler harekete geçmiş ve söz konusu eylemi gerçekleştirenleri gerginliğe sebep olan taraf ilan etmişlerdir. Oysa bu eylemi gerçekleştirenlerin istedikleri normalde "uluslar arası hukuk" kurumları olarak lanse edilen kuruluşların hiçbir pazarlığa bile girişmeden gerçekleştirmeleri gereken şeydi. Çünkü işgalci askeri esir alanlar onu serbest bırakma karşılığında İsrail zindanlarında tutulan kadınların, çocukların, hastaların, sakatların, yaşlıların ve yirmi yıldan fazla süredir zindanda tutulanların serbest bırakılmalarını istiyorlardı. Bu insanların savaş esiri olarak zindanlarda tutulması zaten "uluslar arası hukuk"a göre savaş suçudur ve herhangi bir esir pazarlığına gerek olmadan hepsinin bırakılması gerekir. Ne var ki insan hakları ve demokrasi konusunda olduğu gibi uluslar arası hukuk konusunda da emperyalizmin ikiyüzlü, çifte standartçı ve sahtekâr olduğu herkesçe bilinmektedir.
İşgalci siyonist devlet görünüşte esir alınan askerinin serbest bırakılmasını sağlama amacıyla 28 Haziran 2006 tarihinde Gazze'ye yönelik bir askerî operasyon başlattı. İşin gerçeğinde bu operasyonun asıl amacı asker kurtarma değildi ve planı da önceden yapılmıştı. Planının önceden yapılmış olduğunu söz konusu esir alma eyleminin gerçekleştirilmesinden önce İsrail gazetelerinde yayınlanan haberlerden biliyoruz. Eylemden on beş gün öncesinden itibaren İsrail gazetesinin verdiği haberler işgal devletinin Gazze'ye yönelik geniş çaplı askeri operasyon hazırlığı içinde olduğunu dile getiriyordu. Gerekçesi ise Sderot yahudi yerleşim merkezinin, Filistin direnişinin füze saldırılarının hedefi olması sebebiyle yaşanan güvenlik krizi olacaktı. Esir alma eylemiyle birlikte planda değişiklik olmamış sadece gerekçe değiştirilmiştir.
Asıl amacının esir kurtarma olmadığını ise hem işgal devletinin taşıdığı endişeleri okuyarak hem de saldırıda izlenen stratejiyi iyi tahkik ederek anlamak mümkündür. İşgal devletini birinci derecede rahatsız eden husus, kendisine üç ay ömür biçilen HAMAS hükümetinin beklenen üç aylık sürenin dolmasına rağmen zayıflamadan yoluna devam etmesi, üstelik Filistinliler arası fitne çabalarına rağmen bu hareketin tüm direniş gruplarını bir araya toplayarak ittifak oluşturabilmesiydi. Yani uygulanan ekonomik ambargo ve uluslar arası baskı söz konusu hükümeti yıpratamamış, arkasındaki kitlesel desteği etkileyememişti. Ayrıca Filistin direnişi HAMAS'ın öncülüğünde işgalci siyonist devletin fitne oyunlarını aşarak bir ittifak anlaşması gerçekleştirmiş ve bir ulusal ittifak hükümeti kurma kararı almıştı. Bu kararın uygulamaya geçirilmesi durumunda uluslar arası ekonomik ambargonun bütün dayanakları etkisiz hale gelmiş, dolayısıyla siyonist devletin oyunları bozulmuş olacaktı. İşte bu sebeple siyonist işgalci devlet eski alışkanlığına dönerek saldırgan tutumunu devreye sokmaya ve askeri operasyon düzenleyerek söz konusu hükümeti yıpratmaya karar vermişti.
Saldırılarda sürekli altyapı tesislerinin ve hükümet kurumlarının hedef alınması, bu yolla Filistin hükümetinin tamamen işlemez hale getirilmesi için çalışılması da asıl amacın ne olduğunu açığa çıkarıyordu.
Siyonistler açısından işkence ve zulüm özel bir zevktir. Filistinlilere işkence edilmesine izin veren ve hatta bu işkenceye herhangi bir sınırlama dahi getirmeyen yasalar çıkarmaları da bu zevklerini açığa çıkarmaktadır. Tarihlerini incelediğimiz zaman da bu zevklerini yakından tanıyabiliriz. Onların bu zevkleri Gazze'nin dünyaya açılan tek kapısı durumundaki Rafah sınır kapısını bir işkence kapısı olarak kullanmalarına yol açmaktadır. Gazze'ye yönelik son askeri operasyonlarına paralel olarak bu zevkleri de devreye girdi ve Rafah sınır kapısını giriş çıkışlara kapatıp giriş için bekleyen binlerce insana yaz sıcağında, çöl ortasında, son derece kötü şartlarda işkence etmeye başladılar. Bekleyenlerin maruz kaldıkları kötü şartlar yüzünden altı kişi hayatını kaybetti. Bu zulüm ve işkencenin sona ermesi için gerek Arap ülkelerinden ve gerekse uluslar arası kurumlardan herhangi bir müdahale de olmadı. Sonunda Filistinli mücahitlerin sınır kapısı duvarının bir kısmını içeriden yıkmayı başarmaları üzerine işgal devleti kapıyı açmaya mecbur kaldı. Ama ne yazık ki kapı yine sadece dışarıda bekleyenlerin girebileceği kadar bir süre için geçici olarak açıldı.
Siyonistler, esir asker bahanesiyle başlattıkları saldırılarında zulüm ve işkencenin her metodunu denerken ne yazık ki özelde Arap, genelde tüm İslâm ülkelerinin başındaki yönetimler sadece seyirci kalmayı tercih ediyorlardı. Emperyalizmin uyguladığı ambargoyu yararak Filistinlilere maddi destek sağlama yönünde bir gayret bile göstermediler. Oysa bu zulüm karşısında, imdat çağrıları yapan çocukların seslerine kulak vermeleri, vahşetin durması için güçlerini devreye sokmaları gerekirdi. Kukla yönetimler buna cesaret edemezken Lübnan'daki İslâmî oluşumlardan Hizbullah bu cesareti gösterdi ve Lübnan'ın hâlen bir kısmı işgal altında tutulan Şeb'a çiftlikleri bölgesinde yer alan İsrail askeri merkezine baskın düzenleyerek sekiz işgalci askeri öldürüp ikisini de esir aldı. Eylemiyle Filistin direnişine destek vererek esir aldığı askerleri Filistinli ve Lübnanlı tutsakların tümünün özgürlüklerine kavuşturulmaları karşılığında bırakacağını duyurdu. Bu eylem karşısında iki cepheden sıkıştırıldığını gören işgalci siyonist devlet esir pazarlığına oturması durumunda aynı zamanda acziyetini ilan etmiş ve ileriye dönük benzer yeni eylemlerin önünü açmış olacağını düşünerek bütün gücünü ortaya koyma kararı aldı. Bu amaçla Lübnan'ı harabeye çevirme amaçlı hava saldırıları başlattı.
Filistin halkını perişan eden siyonist vahşete karşı sessiz kalmayı tercih edenlerin Hizbullah eylemi karşısında hemen aslan kesilerek, bu hareketin olayların sebebi olduğunu ve sonucuna da katlanmak zorunda olacağını açıklaması düşündürücüydü. Bu şekilde, vahşette sınır tanımayan işgalci siyonist devleti değil de ona karşı mazlum Filistin halkının yanında yer alan Hizbullah'ı hedefe yerleştiren Arap ülkelerinin başında da Suudi Arabistan'ın yer aldığını hepimiz biliyoruz. Oysa yapmaları gereken Hizbullah'a karşı böyle köpürmeleri değil, siyonist vahşete karşı tavır koyma, mazlum Filistin halkının imdadına koşma konusunda o hareketi yalnız bırakmamalarıydı. Bunu yapamayınca kendi kabahatlerini örtmek için Hizbullah'a yüklenmeyi tercih ettiler. Ama bu tavırları onların Müslüman toplumların nezdindeki itibarlarını daha fazla düşürdü.
Siyonist vahşet karşısında gerek Filistin'de ve gerekse Lübnan'da kararlı bir mücadele verildiği bilinmektedir. Hatta bu mücadelede işgalci saldırganlar sürekli moral kaybına uğramakta ve işgal devletlerinin geleceği hakkında ciddi endişelere düşmektedirler. Böyle olmakla birlikte saldırıya maruz kalan halkların çok büyük zorluklarla karşı karşıya oldukları, büyük kayıplar verdikleri bir gerçektir. Böyle olmasının muhtelif sebepleri var. Fakat en önemli sebeplerin başında uluslar arası emperyalizmin verdiği destek, bu destekten kaynaklanan hava gücü ve siyonistlerin saldırı konusunda hiçbir insanî değer, ölçü ve sınır tanımamaları gelmektedir. Hava güçlerinin kendilerine avantaj sağlamasının sebebi ise karşı tarafın bu güce karşı herhangi bir savunma mekanizmasının olmamasıdır. Bu yüzden siyonist devlet hava gücünü çok büyük yıkım, tahribat ve katliam yapmakta kullanabilmektedir. Herhangi bir sınır ve ölçü tanımaması sebebiyle de saldırılarında savunmasız, kalabalık kitleleri, savaştan kaçan insanları taşıyan araçları, hastaneleri, ambulansları, insanî yardım konvoylarını, sığınaklara girmiş kalabalıkları hedef alabilmekte ve böylece çok sayıda can kaybına, büyük hasara, tahribata yol açabilmektedir. Bu durum aynı zamanda siyonist vahşetin gerçek yüzünü ve kimliğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla insanî değerlere saygılı bütün herkesin bu vahşete karşı tavır koyması, insanî değerlere sahip çıkarak mazlumların yanında yer alması gerekmektedir. Siyonist vahşete karşı tavır koymayanın insan hakları vs. gibi insanlara sevimli görünen kavramlardan söz etmesi kuru laf üretmekten başka bir şey değildir ve samimiyetten, gerçekçilikten tamamen uzaktır.
Vahşette sınır tanımayan hava saldırılarında büyük katliamlar ve yıkımlar gerçekleştiren siyonistlerin kara ataklarında hiçbir başarı gerçekleştirememeleri iman ve azimle verilen mücadele karşısında herhangi bir güç ortaya koyamayacaklarını, dünyaya "yenilmez güç" olarak lanse edilmelerinin sadece psikolojik savaş stratejisinden ibaret olduğunu gözler önüne sermiştir. Hizbullah milislerinin azimle verdiği mücadele karşısında işgal güçleri kara çatışmalarında büyük kayıplar vermiş ve başlangıçta planladıkları Güney Lübnan'da güvenlik şeridi oluşturma planlarından erken vazgeçmek zorunda kalmışlardır.
İşgalci siyonist hava saldırılarında sınır tanımaz bir vahşet sergileyerek büyük katliamlar ve yıkımlar gerçekleştirdiyse de asıl kendini rahatsız eden direniş karşısında herhangi bir askeri başarı elde edemedi. Buna bir de kara çatışmalarındaki büyük kayıpların ve yenilginin eklenmesi işgal güçlerinde ciddi moral kaybına ve psikolojik yıpranmaya sebep oldu. Bu durum Hizbullah'ın füze saldırıları sebebiyle bulundukları yerlerden uzaklaşmaya başlayan yahudi göçmenlerin endişelerini daha da artırdı. Bu durum karşısında ABD işgalcilere moral gücü kazandırma amacıyla "akıllı bombalar" adını verdiği gelişmiş bombaları göndereceğini açıkladı. Verilen bilgilere göre bu bombaların satışı daha önce gerçekleştirilmişti, ancak Lübnan savaşı sebebiyle teslim işleminin hızlandırılması kararlaştırıldı. Bu olay ABD'nin sadece işgal devletine siyasi ve askeri destek vermekle kalmadığını bizzat savaşın içinde olduğunu ortaya koyuyordu. Akıllı bombalar iddiası ise tamamen askeri oyundan ibaretti. Çünkü ABD bu bombalardan Irak işgali esnasında da söz etmişti. Ama bu bombalar Irak direnişi karşısında işgalci ABD güçlerine herhangi bir avantaj sağlayamadı. Yeraltına girip sığınaklardaki insanları bulacağı iddia edilen bu bombalar çalılıkların arasına saklanarak işgalcilere pusu kuran mücahitleri bile bulamamıştı. Dolayısıyla Lübnan'daki direniş karşısında işgalci siyonistlere herhangi bir kazanç sağlamayacağı kesindi.
Siyonist işgalcinin vahşet ve saldırganlıkta bu derece sınır tanımaz olabilmesinin en önemli sebebi ABD'nin ona sınırsız destek vermesi, onun saldırganlığını savunmada son derece arsız olabilmesidir. Hizbullah direnişi karşısında bayağı köşeye sıkıştığını gördüğü siyonist devleti rahatlatmak amacıyla da Dışişleri bakanı Rice'ı bir Ortadoğu turuna gönderdi.
Rice'ın savaş esnasındaki Ortadoğu turunun ana konusunu Yeni Ortadoğu Projesi (YOP) oluşturuyordu. Yani ABD, BOP ve GOP'un ardından bu kez de bir YOP çıkarmıştı. Bu projenin temel eksenini ise işgalci siyonist devleti rahatsız eden direniş gruplarının tasfiye edilmesi veya en azından askeri kanatlarının ortadan kaldırılması oluşturuyordu. Böylece işgalci siyonist devletin rahatlatılması amaçlanıyordu. En başta da Hizbullah'ın askeri kanadının dağıtılması ve onun etkili olduğu Güney Lübnan'daki milislerinin çekilerek yerlerine etkisiz Lübnan askerlerinin yerleştirilmesi isteniyordu.
ABD Dışişleri bakanı Rice, YOP'u uygulamaya geçirebilmek için Arap ülkelerinin desteğine ihtiyaçları olduğunu dile getirerek bu ülkelerin kendilerine yardımcı olmalarını istedi. Ne kadar ilginçtir ki Filistin halkının çığlıklarına sessiz kalan Arap yönetimleri Rice'ın çağrılarına sessiz bile kalmıyor, ihanete aday olduklarını açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. ABD yönetimi YOP'un jandarmalığı için ise Suudi Arabistan yönetimini uygun görmüştü. O da bunu kabul ettiğini göstermek için Hizbullah'a yükleniyor ve hem sözlü olarak bu oluşuma saldırıyor, hem de tasfiye edilmesi için Lübnan hükümetiyle işbirliği içine girmeye çalışıyordu.
Suudi Arabistan yönetimi ihanetini ve zulme destek vermesini kendince "şer'î (!)" bir dayanağa oturtabilmek için işin fetvasını da aldı. Arap âleminde kendilerine "murtezika" yani "ekmeğini yediklerinin borusunu öttüren takım" denen "ulemâ" sınıfına mensup Abdullah ibnu Cibrîn (Cebr veya Cibr değil) hemen işin fetvasını verip Hizbullah'ın Şiî olduğunu, Şiîlerin ise rafizî olduklarını, onlara yardım etmenin hatta dua etmenin bile caiz olmadığını, bilakis onların aleyhlerine çalışmak gerektiğini iddia etti. Yani siyonist işgalcilerle ve Amerikan emperyalizmiyle aynı safta yer alarak onların vurduğu hedefi vurmasını Müslüman halklara "şer'î fetva" diye yutturmaya kalkışmıştı.
Filistin halkının özgür iradesini kullanması karşısında ortak ekonomik yaptırım gücünü kullanmaktan çekinmeyen Batı emperyalizmi aynı gücünü siyonist vahşetin önünü kesmek için kullanmazken Roma'da göstermelik bir toplantı düzenledi. Toplantının sonucu tam bir fiyaskoydu tabii ki. Böyle olması işgalci siyonistin işine yaradı ve o, çıkan sonucu kendisine savaşa devam yetkisi verilmesi olarak yorumladı.
BM diye bir kuruluş var. Ama hangi milletler birleşmiş acaba? Biz zulmü meşrulaştırmak, zalimin önünü açmak için birleşen milletlerden değiliz. İnsan onur ve hukukuna saygılı hiçbir milletin böyle bir ittifakın içinde yer almayı kabul edeceğini sanmıyoruz. O halde nedir bu teşkilat? Emperyalizmin bir meşrulaştırma mekanizması. Adı ise sadece bir istismar. Filistin ve Lübnan konusunda izlediği tutum da bu kimliğini gözler önüne serdi.
Refik el-Hariri'nin öldürülmesi konusunda tamamen hayal ürünü senaryolar üreterek Suriye'yi köşeye sıkıştıran BM, kendi temsilcilik binasının vurulmasından ve elemanlarının öldürülmesinden dolayı bile işgalci siyonist devleti kınama kararı alamadı. Çünkü ABD buna izin vermedi. Böylesine ABD güdümünde, emperyalizmin hizmetinde ve insan haklarına sahip çıkmaktan uzak duran teşkilat nasıl "Birleşmiş Milletler" olabilir? Gerçekte bu teşkilat ABD'ye ABD ise uluslar arası siyonizme ve onun kurumlaşmış hali olan İsrail'e hizmet etmektedir.
Güney Lübnan'a "barış gücü" adı altında bir uluslar arası güç yayılması ABD'nin İsrail'i sağlama alma amacıyla geliştirdiği YOP'un uygulamaya geçirilmesi işleminin zamana yayılmasından başka bir şey değildir. Siyonistler Hizbullah milislerini kara operasyonuyla geriye itme amaçlarını gerçekleştiremeyince bunu ABD vasıtasıyla bölgeye "barış gücü" adlı bir uluslar arası güç yerleştirilmesini sağlamakla yapmak istiyorlar.
Siyonist saldırganların Lübnan halkını hedef alan saldırılarında kimyasal silah da kullandıkları bütün belgeleriyle ortaya kondu. Buna rağmen başta BM olmak üzere uluslar arası kuruluşların hiçbirinin harekete geçtiğini göremedik.
Emperyalizmin verdiği destek sayesinde iyice cüret kazanan ve vahşileşen siyonist saldırganlar sonunda tarihlerine yeni bir Kana katliamı daha eklediler. Saldırılardan korunmak için bir sığınağa toplanan aileler vahşi siyonizmin hava saldırılarına hedef oldular ve yarısı çocuk en az altmış kişi bu saldırıda hayatını kaybetti.
Lübnan'ı ilk ziyareti esnasında ateşkes için vaktin erken olduğunu söyleyen ABD Dışişleri bakanı Bayan Rice Kana katliamından sonra ateşkes için artık vaktin geldiğini söylemeye başladı. Demek ki Rice'ın veya onu görevlendiren ABD'nin anlayışına göre Beyrut ziyareti sırasında henüz yeterince masum kanı dökülmemişti. Bu sebeple siyonist saldırganlara biraz daha kan dökmesi, biraz daha çocuk katletmesi, vahşi katliamlar gerçekleştirmesi için fırsat tanınması gerekiyordu. Kana katliamından sonra ateşkes için vaktin geldiğini söylemesi de yeterince Müslüman kanı döküldüğüne inanmasından ileri gelmiyordu. Hizbullah'ın intikam saldırıları gerçekleştireceğinden ve İsrail işgal devletine daha büyük zararlar vereceğinden korkuyordu. Yani endişesi yine siyonist katiller içindi.
Siyonist saldırganlar bunca vahşet sergilerken, İslâm dünyasındaki sözde ittifak kuruluşları Arap Birliği ve İKÖ yine göstermelik salon toplantıları hazırlıkları yapmakla meşguldü. Zaten bu teşkilatların kararlarının da alındığı salonların dışına çıkamadığını hepimiz biliyoruz. İslâm ümmetinin en önemli sıkıntısı da gerçek anlamda bir güç birliğini ifade edecek çatıdan yoksun olmasıdır.
Bizden not: Burada özet halinde verdiğimiz bazı konuları muhtelif yazılarımızda daha ayrıntılı olarak ele aldık. Bu yazılarımızı Web sitemizden (www.vahdet.com.tr) okumanız mümkündür.