31 Aralık 2008 Çarşamba, Vakit gazetesi
Hatırlanacağı üzere ABD, Afganistan'ı işgal hazırlıkları başlattığında medyada bir ekip Amerika'yı haklı göstermek için hep bir ağızdan gürültü çıkarmaya başlamıştı. ABD saldırısının ve işgal planının Türkiye'deki medya cephesini oluşturan bu kadro Irak işgali merhalesinde daha da palazlanmış, çok daha cüretkâr konuşur olmuştu. Artık onlara göre ABD kesin haklıydı ve işgal planı gerçekte Irak halkının yararınaydı; ona itiraz edilmesi saçmaydı! İşgallerin ne kadar büyük vahşete yol açtığını, Irak işgali sonrasında bir milyondan fazla insanın katledildiğini, ülkenin atılan bombalarla harabeye çevrildiğini hepimiz biliyoruz.
Şimdi Gazze'de Siyonist vahşetin sürdürdüğü katliam var. Bu, işgal devletinin gerçekleştirdiği ilk katliam değil. Temelinde Siyonist terör örgütleri var ve toplu katliamlar kuruluşu öncesinde onlarla başlamış. Deir Yasin katliamı bunlardan biri. Siyonist devlet, kuruluşundan beri de sürekli katliamlarla ayakta duruyor. Ama ne kadar ilginçtir ki son vahşi katliamında adeta İsrail'i temize çıkaran ve Filistin halkının meşru müdafaa hakkını, varlık mücadelesini suçlu gösteren bir medya kampanyası yürütülüyor. Dün Afganistan ve Irak işgalinin haklı çıkarılması için sürdürülen yayınlarda olduğu gibi bugün de Siyonist işgalin medya cephesini oluşturanların hep bir ağızdan konuşup, aynı davulu çaldıklarını görüyoruz. Okullarından çıkan çocukları kasten hedef alarak topluca katleden Siyonist işgalcileri değil de o çocukları savunan meşru direnişi suçlu gösteren bir yayın yapılıyor.
Bunlar görünüşte nalına da mıhına da vurmakta ve yangını çıkaranlara karşı çıktıkları kadar onları "provoke" edenlere de tepki göstermiş olmaktadır. İşin gerçeğinde ise dediğimiz gibi savaşın medya cephesini oluşturuyorlar. Gerçekte Siyonist işgalciyle aynı hedefi vuruyorlar.
Biz önce İsrail saldırısının medya cephesini oluşturanlar tarafından sürekli gündeme getirilen iddianın bir tahlilini yapmak ve konunun gerçek yönünü ortaya koymak istiyoruz.
Söz konusu iddiada HAMAS'ın ateşkesi bozduğu, ateşkes tarihinin bitmesinden sonra da hemen İsrail hedeflerini vurduğu, onun da işte bu saldırıya misilleme yaptığı ileri sürülüyor. Tabii bu iddianın sürekli işlenmesinde kamuoyunun konuya tam vâkıf olmaması istismar ediliyor. Kalabalık bir grup tarafından hep aynı iddia konuşulunca da söylenenlerin doğru olduğu düşünülüyor. Neticede insanların zihinleri öyle bir yönlendiriliyor ki neredeyse İsrail haklı asıl Filistin tarafı suçlu gibi bir imaj oluşuyor. Zaten Filistin halkı sadece işgalci Siyonistler ve onların arkasında duran emperyalist güçler tarafından mağdur edilmedi. İslâm âleminde de yalnız bırakılmanın, iftiralara maruz kalmanın mağdurudur bu halk. Biz sadece Siyonist işgalcilere ve onların arkasında duran emperyalistlere sessiz kalmadık. Onların içimizdeki sözcülerine, dümbelekçilerine de "Ya öyle mi! Öyleyse hak ediyor bu Filistinliler" diyerek sustuk, hatta destek verdik. Onun için bu halka karşı çok büyük bir sorumluluk taşıyoruz.
Konunun gerçek yönü şudur: Siyonist işgal devletiyle Filistin direnişi arasında 19 Haziran 2008 tarihinden başlamak üzere altı aylık bir ateşkes anlaşması kabul edilmişti. Bu anlaşmanın iki şartı vardı: Karşılıklı olarak saldırıların durdurulması ve Gazze üzerindeki ambargonun kaldırılması. İkinci şart işgal devleti tarafından zaten hiç yerine getirilmedi ve ateşkesin gözlemciliği görevini üstlenen Mısır bunun için işgal devletine herhangi bir baskı yapmadı. Birinci şartı da işgal devleti birçok kez ihlal etti. Ateşkes süresinin bitiş tarihinin yaklaşmasına doğru ihlallerini ve saldırılarını artırdı. Filistin direnişi ise sadece bu ihlallere karşılık verdi; onun dışında son tarihine kadar ateşkese bağlı kaldı. İşgal devletinin bütün bu saldırıları ve şiddetin dozajını artırmasının amacı Filistin tarafını, ambargonun kaldırılması şartını içermeyecek, İsrail saldırılarına da engel oluşturmayacak tek yanlı bir ateşkese razı etmekti. Yani Filistin tarafından istenen ateşkese değil teslimiyete razı olmak, İsrail saldırılarının önünü açık bırakan bir anlaşmayı kabul etmekti. Filistin direnişinin reddettiği işte budur. Yani ateşkesi değil teslimiyeti reddetmiştir.
Ateşkes takviminin dolmasından sonra saldırıyı başlatan da Filistin tarafı değildir. Siyonistler beş mücahidin şehit olmasına yol açan saldırılar gerçekleştirdiler ve Filistin direnişinin füze saldırıları işte bu cinayetlere cevap niteliğindeydi. Yani provoke eden işgal devleti, misillemede bulunan ise Filistin direnişidir.
Durum böyle olmakla birlikte şunu da sormamız gerekiyor: Vatanı işgal edilen, evinden yurdundan çıkarılan, insanları katledilen, aileleri toptan yok edilen ve İsrail işgal devletinin kurulması öncesinde Siyonist terör örgütlerinin kurulmasından bu yana geçen altmış yıldan beridir de sürekli bu devletin saldırılarına maruz kalan bir halkın kendini savunma hakkı yok mudur?
Türkiye gazetesinin dünkü manşetinde "İsrail'i kim durduracak?" diye sorulmuştu. Yerinde bir soru. Ama bugüne kadar dünyada güç ve hâkimiyeti ellerinde bulunduranlar İsrail'i durdurmak için hiçbir şey yapmadı; tam aksine onu cüretlendirdiler. Filistinli yalnız ve kimsesiz kaldı. Ama ne kadar ilginçtir ki İsrail vahşeti karşısında yalnız bırakılan bu halk ve onun haklarını savunan direniş hareketleri Siyonist vahşete "dur" demeye kalkıştığında da "suçlu" ilan ediliyor. Dünya İsrail'i durdurmayıp palazlandırıyor; onun vahşetinin hedefindeki halk ise "dur" dediği zaman suçlu ilan ediliyor.
Değerli kardeşlerim;
İsrail dünya emperyalizminin verdiği destekten ve İslâm âleminin sessizliğinden cesaret alıyor. Onun medya cephesini oluşturanlar ise bizim tepkisizliğimizden, sessizliğimizden bu kadar cesaret alıyorlar. Yakın zamana kadar böylesine arsızca konuşma, açıktan açığa Siyonist vahşeti temize çıkarıp bu vahşetin mağdurlarını suçlu ilan etme cesareti gösteremiyorlardı. Evet, yine meydanlarda toplanıp tepkilerimizi gösterelim. Ama meydanlarda lanetlediğimiz saldırganların içimize sızmış sözcülerine de tepkisiz kalmamalıyız. Lütfen bu bilgileri etrafa yayın. Siyonist saldırganlığın medya cephesinin çıkardığı ses, içi boş bir davulun sesidir. Siz gerçekleri haykırırsanız o davulun sesini bastırabilirsiniz. Bu sorumluluğu sadece medya organlarına da bırakmamalıyız. Bir kişi on kişiyi bilgilendirir ve aydınlatırsa gerçekler dalga dalga yayılacak, yalancıların mumu sönecektir. Ayrıca savaşın medya cephesini oluşturanlara vereceğimiz cevaplar da onları ölçülü hareket etmeye zorlayacaktır. Siyonist devlet ölçüsüz kuvvete başvururken, onun sözcüleri de ölçüsüz yalanla zihinleri işgal operasyonu düzenliyorlar.
1 Ocak 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
20 Aralık'ta gazetemizde yayınlanan "Tehdit ve gerçek arasında savaş" başlıklı yazımızda ateşkesin devam etmemesinin sebepleri ortaya konmuştu. Siyonistlerin Gazze'ye yönelik hava saldırılarını başlatmalarından bir hafta önce yayınlanan bu yazımız aslında, bugün işgal devletinin medya cephesini oluşturan yalan çetesinin sahtekârlığını ve yüzsüzlüğünü gözler önüne seriyor. O yazıyı okumamış olanlara okumalarını, okumuş olanlara bir kez daha gözden geçirmelerini tavsiye edip bir paragrafını burada vermek istiyorum:
"Filistin'de Mısır'ın aracılığıyla gerçekleştirilen ve 19 Haziran 2008 sabahı başlayan altı aylık ateşkes 19 Aralık'ta sona erdi. İşgal devletinin ateşkesin şartlarını tam olarak yerine getirmesi ve ihlal etmemesi durumunda süresinin uzatılması mümkündü. Filistin tarafı için ateşkesin şartları Gazze'ye uygulanan ambargonun sona erdirilmesi ve kapıların açılması, saldırıların da tamamen durdurulmasıydı. Bu şartların yerine getirilmesi durumunda Filistin direniş grupları da İsrail hedeflerine yönelik silahlı ve roketli saldırıları tamamen durduracaklarını bildirmişlerdi. Fakat her şeyden önce işgal devleti ateşkesin birinci şartını hiç yerine getirmedi. Gazze'ye ambargo bütün katılığıyla devam etti. Saldırıların durdurulması şartı da birçok kez ihlal edildi. Ateşkes süresinin sonuna yaklaşıldığı günlerde ihlaller daha da arttı. Filistin tarafının ihlalleri ise işgal güçlerinin saldırılarına cevap niteliğindeydi."
Bu bilgilerden de anlaşıldığı üzere, Filistin halkı işgal edilen vatanının bağımsızlığı, üzerindeki insanlık dışı abluka ve kuşatmanın kalkması için mücadele ettiğinden her yönüyle haklı olmakla birlikte ateşkesin sona ermesinin sebebi Filistin direnişi değil, işgalci saldırganlıktır.
İşgal devletinin medya cephesinin bu gerçeği görmek istemediği, bütün yorum ve değerlendirmelerini işgalcinin yönlendirmesine göre yaptığı ortada. Utanacak yüzleri olmadığı için yalancılıkta, sahtekârlıkta sınır tanımıyorlar.
Bu kirli yüzlerin sahipleri işgal devletinin Lübnan'a yönelik saldırısında da aynı tavrı sergilemişlerdi. O zaman yaptıkları yorumlarda da saldırgan işgal devletini haklı, bu saldırıya karşı mazlum Lübnan halkını savunanları, Siyonist vahşete göğüs gererek bu halkı himaye etmeye çalışanları ise suçlu göstermişlerdi.
İşte bu kirli yüzlerin sahiplerine göre, Gazze'de ilaçtan ve ekmekten mahrum bırakılan masum çocukların hakkını savunanlar suçlu, o masum çocukların tepelerine ateş yağdıran eli kanlı Siyonist devlet ise "anlaşılabilir"! Onlara göre okuldan çıkan çocukların başına bomba yağdıran, camileri tahrip eden, yaralıların kaldırıldığı hastaneleri bile hedef almaktan çekinmeyen Siyonist vahşeti aslında biraz anlayışla karşılamak gerekir. Ne var ki bu anlayışın sahipleri bizim verdiğimiz paralarla zehirlerini kusuyorlar. İsrail'e destek veren firmaların ürünlerini boykot çağrısı yapıyoruz. Önce onların zehirlerini buraya taşıyıp insanlarımızın kafalarına bu zehri akıtanları boykot edelim. Bu zehir yerine göre bala karıştırılıyor, "sevap" ambalajına sarılıp dağıtılıyor olabilir.
Doğrusu Siyonist vahşeti savunan, mazlum halkın meşru haklarına sahip çıkanları ise suçlu gösteren kiralık kalemlerin tutumunu çok da garipsemiyorum. Çünkü onlar, kiralık otomobiller gibidir. Parayı kim bastırırsa kiralık otomobile o biner.
Fakat savaşın medya cephesinin hızla harekete geçirilip seferber edilmesinin sebeplerini biraz tahlil etmek ve siz değerli okuyucularımı bilgilendirmek istiyorum.
Siyonist saldırgan devletin asıl amacı Filistin'de işgale karşı direnişin çökertilmesidir. Bu direnişin başını HAMAS'ın çekiyor olması önemli değildir. Önemli olan işgali reddetmesi ve Filistin halkının gasp edilmiş haklarına sahip çıkmada ısrarlı davranmasıdır. Bunda sol bir örgüt öne çıksaydı hedef o olacaktı. O zaman da Siyonist saldırının Türkiye'deki medya cephesini oluşturanların hedefinde o örgüt olurdu. Yani Siyonist işgalin medya cephesine göre suç roket atmak değil; işgali reddetmek, Filistin halkının meşru haklarını savunmada ısrarlı davranmaktır.
İşgal devleti İslâmî direnişi çökertmek için iki buçuk yıldır katı ambargo uyguluyor. Ama amacına ulaşamadı. İşte bundan dolayı askeri bir hareket planladı ve hazırlığını da birkaç ay önce başlatmıştı. Yani son roket olayı sadece bir bahanedir. Dünkü yazımızda ifade ettiğimiz gibi roket olayında provokasyon işgalciler tarafından gerçekleştirilmiştir. İşgalcilerin beş kişinin ölümüne yol açan saldırılarına Filistin direnişinin roketle karşılık vermesi ise üzerinize gelen kuduz köpeğe karşı yerden taş alıp atmanız mesabesindedir.
Siyonist devlet şimdi bu saldırıdan kesin sonuç almak ve işgali reddeden direnişi tamamen çökertip işgalle işbirliğine açık kadroyu yeniden Gazze'de iş başına getirmek istiyor. Operasyonundan sonuç alamaması durumunda planının tutmayacağını düşünüyor. Çünkü Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşı karşıya geleceği endişesi etkisini göstermeye başladı. Lübnan'daki yenilginin sebebi atılan roketlerle işgalci askerlerin birkaç kayıp vermesi üzerine can korkusunun kara operasyonu için cepheye sürülen tüm askerleri sarması olmuştu. Yoksa işgal devleti kitlesel tahribata yol açma amaçlı hava saldırılarına Lübnan'da da ağırlık vermiş ve binden fazla insanı hunharca katletmişti.
Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşı karşıya gelmemek için Filistin direnişini bir an önce teslim olmaya zorlamak, onun direnmesini akılsızca bir inat olarak göstermek istiyor. İşgalciyle aynı cephede yer alan medya organlarının "birileri HAMAS'a dur demeli" çağrıları yapmaları ve sürekli Filistin direnişini suçlu göstermeye çalışmaları bunun için. Yani işgalcinin Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşılaşmaması için Filistin direnişini bir an önce beyaz bayrak kaldırmaya zorlamak istiyorlar. Medya cephesinin işgal ordusuyla eş zamanlı saldırıya geçmesinin arkasında böyle bir niyet ve amaç var.
Peki, Filistin direnişi beyaz bayrak kaldırmakla kurtulmuş, halkının evlatlarının canını emniyete almış olacak mı? Böyle bir şey, yani canavara canını teslim etmekle kurtulman mümkün müdür? Siyonist vahşet yıllardan beri katlediyor, kana doymadı. Siyonist vahşeti teslimiyet değil, direniş durduracaktır.
Filistin için kendilerini sorumlu kabul edenleri, insanî ve vicdanî sorumluluk duyanları, Siyonist saldırının medya cephesine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz. Onlara tepki gösterebilir, yalan saldırılarına karşı bilgilendirme atağı başlatabilirsiniz. Savaşın medya cephesine karşı yürütülecek mücadeleyi asla küçümsemeyin. Unutmayın ki Siyonist işgalci medya cephesini askeri cephesinden daha fazla önemsiyor.
2 Ocak 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Gazze'nin şimdi yardıma ihtiyacı var. Sadece maddi değil her yönden. Maddi, siyasi, manevi ve bilgilendirme yönünden.
Öncelikle şunu ifade edelim ki Gazze'yi arkadan hançerleyen hain Firavun rejiminin Rafah sınır kapısını açmamakta ısrar etmesine rağmen gönderilen yardımlar Allah'ın izniyle Gazze'ye ulaşıyor. Kukla Hüsni yaptığı son açıklamada da Rafah kapısını açmama ısrarını sürdürdü. Hainliğin ve soysuzluğun bu dereceye varması Gazze'de ortaya çıkan o manzaraları görmeye tahammül edemeyen vicdanların kanını donduruyor. Dört yüzden fazla insanın şehit olduğu, iki binden fazla insanın yaralandığı ve sürekli saldırı tehdidi altındaki mağdur Gazzelilere kapı eziyeti yapılmasına Avrupa'daki sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de şiddetle tepki gösterdiler. Zaten Siyonist yönetim, Mısır'ın ve Abbas yönetiminin desteğine güvenmeseydi böyle bir saldırıya cesaret edemeyecekti. Saldırıdan önce çağdaş Firavun rejiminin İsrail'e yeşil ışık yaktığına dair kaç tane haber yayınlandı ve Hüsni bunların hiçbirini yalanlamadı.
Firavun rejiminin Rafah kapısını açmama ısrarına rağmen yardımlar Gazze'ye nasıl ulaşıyor? Çağdaş Firavun'un niyeti aslında tıbbi yardımlar dâhil dışarıdan gelecek yardımların içeri sokulmasına hiçbir şekilde imkân vermemekti. Sadece yaralıların dışarı çıkarılmasına izin verecek, onların da Mısır hastanelerinde tedavi edilmelerine imkân vermeyip başka ülkelere nakledilmelerini isteyecekti. Oysa ağır yaralıların hiçbir yere nakledilmeleri mümkün değildi ve onlara acil ilkyardım malzemesi gerekiyordu. Libya bir miktar ilk yardım malzemesini bir uçakla gönderdiği halde Mısır yönetimi bu uçağın Rafah sınır kapısı yakınında bulunan el-Ariş havaalanına inmesine izin vermemişti. Ancak daha sonra muhtelif insanî yardım kuruluşlarının el-Ariş'e değişik yollardan yardım götürmeleri, Mısır yönetimini de zorlamaları üzerine sadece bu yardım malzemelerinin içeri sokulmasına izin vereceğini bildirdi. Bu zorlamada Türkiye'den giden yardım kuruluşlarının da önemli bir payının olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi el-Ariş'ten aldığımız bilgilere göre Mısır yönetimi yardım tırlarının kapıya kadar yanaştırılmasına imkân tanıyor. Sonra tırın şoförü aracından iniyor ve Gazze içinden bir başka şoför gelip aracı içeri naklediyor. Yardım malzemelerini ilgili noktaya ulaştırdıktan sonra boş aracı geri çıkarıyor.
Yani buradaki insanî yardım kuruluşlarına yaptığınız yardımların yerine ulaşması konusunda herhangi bir endişeniz olmasın. Ama bu kadarla yetinmemek gerekir. Mısır'daki rejime tüm sivil toplum kuruluşlarının, resmi organların ve gönüllülerin baskı yapması; Rafah sınır kapısının bir an önce uluslararası standartlara uygun ve bütün yasal geçişlere açık, kuşatmadan uzak gümrük kapısına dönüştürülmesinin sağlanması gerekir. Bunu başarabiliriz, yeter ki güçlerimizi birleştirip Mısır rejimini zorlayalım. Eğer bu kadarla yetinirsek Mısır rejimi geçici süre için imkân tanıdıktan sonra yeniden işgalci Siyonist devletin isteği doğrultusunda bütün geçişleri engeller. Çünkü bu saldırının amacı Gazze'yi çökertmek, işgalcilere teslim olmaya zorlamak ve işgal devletinin tayin edeceği bir kadronun bölgeyi tümüyle kontrol altına almasını sağlamaktır. Bu komplonun içinde Mısır da, Abbas yönetimi de var ve hazırlıklarını ona göre yapmışlardır.
Saldırı bütün bir Gazze ahalisini sarstı. Herhangi bir şekilde etkilenmeyen kalmadı. Çünkü Gazze küçük bir bölge ve sürekli yoğun saldırı ve tehdit altında. Bu şartlarda kardeşlerinin yardımına ihtiyaçları var. Birçoğunun evi yıkıldı, sokaklarda kaldılar. Evleri yıkılmayanlar da sürekli bir füze saldırısı tehdidiyle karşı karşıya olduklarından işlerine gidemiyor, karınlarını doyuracak bir şey temin etmekte zorlanıyorlar. Bu yüzden bölgedeki insanî yardım kuruluşları acil gıda paketleri dağıtmak amacıyla yardım noktaları oluşturdu. Tıpkı doğal afetlerde olduğu gibi. Dolayısıyla şu an o insanlara acil yardımlar ulaştırılması için çalışmaları hızlandırmak gerekiyor. Bildiğimiz kadarıyla IHH, Deniz Feneri ve FİDDER (Filistin Dayanışma Derneği) Mısır'ın el-Ariş kentinde Türkiye'den gidecek nakdi yardımlarla acil ihtiyaç maddeleri temin edip Gazze içine sokma işini organize etmek amacıyla ekip bulunduruyorlar. Yardımeli, Cansuyu gibi diğer muhtelif yardım kuruluşları da oradaki ekiplerle irtibat halinde yardımlarınızı ulaştırmaya çalışıyorlar. Yeryüzü Doktorları da yaralıların tedavisi için oraya ekip ulaştırmış durumda.
Şu dönemde acil yardım Gazze'deki insanların canlarının kurtarılması, kendilerine moral destek sağlanması, sofralarına yiyecek bir şeyler konması, yaralılara ilaç ve tıbbi malzeme ulaştırılması için büyük önem arz ediyor.
Acil yardımın önemli bir boyutunu da Siyonist yönetime ve onunla işbirliği içindeki Firavun rejimine yapılacak siyasi baskılar oluşturacaktır. O açıdan kitlesel tepkileri, mitingleri, eylemleri, Internet çağrılarını, mektupları basite almamak gerekir. Mısır'daki Firavun rejimi, Siyonist yönetimin planının tutması için çok sinsi oyunlar oynamaya devam ediyor. Onun yüzsüzlüğünü, hainliğini açığa çıkarmaktan ve bundan vazgeçmeye zorlamak için mümkün olan bütün araçları kullanmaktan çekinmemeliyiz. Bu amaçla yürütülecek kitlesel eylemlere destek vermeli, "bir kişiyle ne eksilir" diye düşünmemeli "ben olmazsam duvarda gedik açılır" demeliyiz.
3 Ocak 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
İşgalci Siyonist devletin vahşi saldırıları devam ediyor. Bu cüretkârlığı göstermesinde tabii ki çağdaş emperyalizmin verdiği desteğin büyük rolü var. Emperyalizmin hesabına işgalci Siyonist devletin vahşi saldırılarını destekleyen, haklı çıkarmaya çalışan medya organları, yorumcular da saldırganlara güç kazandırıyorlar. Arap Birliği Dışişleri Bakanları toplantısından bir sonuç çıkmadı. Zaten Filistin halkının en büyük ızdırabı Siyonizm canavarının önüne atılması sonra da bu işbirlikçi rejimler tarafından yalnız bırakılması değil midir? Ama söz konusu rejimler her ne kadar hainlik etse ve Gazze'yi, Filistin halkını yalnız bıraksa da biz yalnız bırakmamalı, mümkün olan bütün yolları deneyerek destek vermeli, yardımcı olmalıyız.
Şu an Gazze'nin acil yardıma ihtiyacı var ve muhtelif insanî yardım kuruluşlarının yürüttüğü acil yardım faaliyetlerinden bir önceki yazımızda söz ettik. Bunun yanı sıra orta ve uzun vadeye yayacağımız, işgalcilerin iğrenç saldırısında sarsıntıya uğrayan insanların yeniden toparlanmalarına imkân verecek yardım projelerimiz olmalı. Bu çerçevede Yardımeli Derneği'nin güzel bir yardım projesi var: Kardeş Aile Projesi. Yardımeli Derneği bu projeyi işgal devletinin Gazze'ye son saldırısını başlatmasından epey önce hayata geçirmişti. Ancak şimdi özellikle Gazze üzerinde yoğunlaşarak projeyi burada saldırıdan etkilenen ailelere kaydırmak; son saldırıda şehit olanların ve yaralananların ailelerine öncelik tanıyarak Türkiye'den gönüllü ailelerle Gazzeli aileler arasında kardeşlik bağlantısı kurmak istiyor. Bu bağlantının amacı tabii ki hem gönül bağını güçlendirmek, oradaki insanlara moral desteği sağlamak, yalnız olmadıkları mesajını vermek hem de bir geçim katkısında bulunmak. Durumları müsait olanlar için fazla bir yük de getirmiyor. Katılan aile bir yıl boyunca kardeş edindiği aileye ayda 200 lira geçim katkısında bulunacak.
İşgalci Siyonistlerin son saldırılarında bazı aileler tümüyle yok edildi. Son olarak da HAMAS'ın değerli ve cesaretli liderlerinden olan, işgalci Siyonistlerin bundan önceki saldırılarında mücahitlerin arasına katılarak ön saflarda direnişe iştirak eden Dr. Nizar Reyyan, bütün aile fertleriyle birlikte şehit edildi. Aynı zamanda üniversitede öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Reyyan'ın Cibaliya mülteci kampındaki evi vahşi saldırganların attığı füzelere hedef oldu. Saldırıda evi çevredeki binalarla birlikte yerle bir edilen Reyyan, iki hanımı ve yedi çocuğuyla beraber şehit oldu. Allah hepsinin mekânını cennet eylesin. Bu şekilde yok edilen daha birçok aile var. Bu gibi aileler inşallah bütün fertleriyle Gazze'nin mülteci kamplarından cennetin saraylarına taşınmışlardır.
Öte yandan çok sayıda aile bir veya daha fazla ferdini şehit vermekle sarsıldı. Ya da saldırılarda yaralanan, sakatlanan fertleri olan aileler var. İşte bu ailelerle kardeşlik bağı kurarak acılarını paylaşmak, sıkıntılarına ortak olmak gerekir. Bunu başarmak mümkündür ve çok hızlı bir şekilde devreye girip söz konusu ailelere ulaşabiliriz. Bazı aileler de aralarında konuşup imkânlarını birleştirerek bu kampanyaya katılabilirler. Örneğin bir yıl boyunca ayda 200 lira düzenli ödeme yapmakta zorlanacağını ama 100 lirayla katılabileceğini düşünen bir aile akraba veya komşularından biriyle gücünü birleştirerek kampanyaya katılabilir.
Gazze'nin ambargoda iyice yoksullaştırıldığı, iş imkânlarının ortadan kaldırıldığı ardından da insanlık dışı saldırıyla sarsıldığı şu dönemde böyle bir projenin etkin şekilde devreye sokulması büyük önem arz ediyor.
IHH, FİDDER (Filistin Dayanışma Derneği) ve Yardımeli Derneği, Gazze'de hastalara ve yaralılara sürekli hizmet vermek amacıyla bir Türk hastanesi kurma müracaatında bulunmuş. Aslında böyle bir projeyi TC Sağlık Bakanlığı'nın gündemine alması ve hayata geçirmesi gerekir. Sağlık Bakanlığı'nın girişimi Rafah sınır kapısının, kuşatmadan uzak düzenli bir gümrük kapısı haline getirilmesi için yürütülecek bürokratik faaliyetlerde de etkili olacaktır. Biz de Sağlık Bakanlığı'ndan bunu bekliyoruz. Şu merhalede en azından zikredilen üç insanî yardım kuruluşunun müracaatının gündeme alınması ve hastane projesinin hayata geçirilmesi için bürokratik kolaylıkların sağlanması gerekir. Projenin hayata geçirilmesi için kapıların açılması durumunda da en kısa zamanda sonuca ulaşılması ve hastanenin hizmete başlaması için farklı yardım kuruluşlarının ve maddi imkân sahiplerinin desteğiyle güçler birleştirilerek hızla seferber olunmalıdır.
Gazze için şu merhalede yapılacak en önemli uzun vadeli yardım Rafah sınır kapısının açılması ve kalıcı bir gümrük kapısı haline getirilmesi için Mısır rejimini zorlamak olacaktır. Bunu en başta resmi organlar yapmalıdır. Hükümetin Mısır üzerindeki etkisini ve ikili ilişkilerini değerlendirerek Rafah sınır kapısının açılması için zorlaması gerekir. Geçtiğimiz günlerde Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu'l-Gayt Türkiye'ye geldi. Burada ahkâm kesti. Konuştuklarına bakarsanız Filistin halkına ve davasına en çok Mısır'ın sahip çıktığını zannedersiniz. Oysa bu ülkenin desteği olmasaydı işgal devletinin Gazze'ye ambargo uygulaması mümkün değildi. Bugün Siyonist vahşetin saldırganlığı Gazze'de yangına sebep olmuş durumda. Bu şartlarda Rafah sınır kapısının bir yangın çıkış kapısı gibi kullanılması gerekirken Mısır buna imkân vermiyor. Çünkü saldırının amacına ulaşması için işgalci Siyonist devletle perde arkasından işbirliğini sürdürüyor.
Sayın Ali Babacan, Mısır Dışişleri Bakanı Ebu'l-Gayt'la bir çözüm formülü üzerinde durdu. Kâğıt üzerinde böyle bir formülü gündeme getirerek imaj kurtarmaya çalışan Mısır, Rafah sınır kapısında yine Siyonist saldırganların gardiyanlığını sürdürüyor. Ama İslâm dünyasından gelecek baskılara çok fazla dayanabileceğini sanmıyoruz.
Mısır rejiminin buna zorlanması için sivil toplum kuruluşlarının da devreye girmesi, bütün kanallarla baskı yapmaları gerekir.
En önemli etkiyi ise Mısır halkının, bu ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının ve cemaatlerin sergileyeceği tepkiler gösterecektir. Hüsni bunlara fırsat vermemek için Gazze'deki vahşetin protesto edilmesine bile imkân tanımıyor, göstericilere anında polisleriyle müdahale ediyor. Ama bu baskılar karşısında yılmamak, yeni bir "Yeter Artık" hareketi başlatmak gerekir.
Müslüman Kardeşler'in genel mürşidi muhterem üstad Muhammed Mehdi Akif, Siyonist devletin büyükelçisinin kovulması çağrısı yaptı. Üstat bu çağrısında haklı; ama Hüsni, işgalci Siyonist devletin büyükelçiliğini, Dr. Ömer Süleyman askeri ataşeliğini, Ahmed Ebu'l-Gayt da birinci kâtipliğini yapmaya devam ettiği sürece sonuç değişmeyecektir.
7 Ocak 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Doksan yıldır süren Siyonist terörü ve vahşeti tanımayanların ya da tanımak istemeyenlerin kafaları basmıyor. Hâlâ kendilerine akıl veren ve aynı zamanda uluslararası Siyonizmin teorisyenliğini yapan fikir babalarının gösterdiği istikamete gidiyorlar. İşgal gerçeğini göremedikleri için kendi öz vatanlarında namuslarını, çocuklarının canlarını, haklarını ve değerlerini savunanları suçlu göstermeye kalkışıyorlar. "Onlar direnişi bırakırsa sorun biter" nakaratını tekrar ediyorlar. Bütün meselenin kendi öz vatanını savunan direnişten kaynaklandığı saçmalığına kendilerini bile inandırmaya çalışıyorlar. Oysa Siyonist vahşeti ve saldırganlığı sadece direniş durduracak ve Allah'ın izniyle bunu başaracaktır.
Filistinlilerin teslim olmaları, beyaz bayrak kaldırmaları gerektiğini savunanların akılları bassaydı kendilerine söyleyeceğimiz çok şey olurdu. Ama onlar dediğimiz gibi söyledikleriyle başkalarını yanıltmaya çalıştıklarını bildikleri halde kendilerini bile yalanlarına inanmaya zorladıkları için laf anlamıyorlar. Biz sadece onların iddialarından ve yalanlarından etkilenmeleri muhtemel olanlara götürülmesini uygun gördüğümüz iki önemli örnek üzerinde duracağız.
Siyonist terör İsrail işgaliyle başlamadı. Ondan önce de İngiliz işgalinin gölgesinde vardı. Deir Yasin katliamı başta olmak üzere pek çok katliam o zamanki Siyonist terör örgütleri tarafından gerçekleştirildi ve o zaman ne HAMAS, ne de FKÖ vardı. İşgal devleti de kuruluşundan bu yana sürekli vahşet, katliam, saldırı, cinayet gerçekleştirmiştir.
Siyonist işgalcilerin 1982 Lübnan işgallerinin amacı görünüşte kendilerini rahatsız eden FKÖ milislerini bu ülkeden söküp atmaktı. Siyonist saldırganlığın ön cephesini oluşturan yüz karası medya bugün yaptığı gibi o zaman da direnişi suçluyor, FKÖ milislerinin teslim olmaları ve Lübnan'ı terk edip başka ülkeye taşınmaları durumunda sorunun biteceğini savunuyordu. Tıpkı bugün, Siyonist saldırganlığın ağzı gibi çalışan birtakım medya yorumcularının "birileri HAMAS'a dur demeli; asıl sorun HAMAS'ın roketleri; Filistin İran'ın ön cephesi olmaktan kurtarılmalı vs." türünden laflar etmeleri gibi. Siyonist işgalcilerin askerî taktiklerini uygulamaya taşımak için seferber olan bu sözde yorumcular, orada kendi öz vatanını, evini, yurdunu ve namusunu savunan direnişin kimsenin ön cephesi olmadığını anlamak istemiyorlar. Ama biz daha önce siyonizme hizmet eden sözde teorisyenlerin, yorumcuların ağızlarına sakız yaptığını ve uluslararası siyonizme ait olduğunu çok iyi bildiğimiz bu tür söylemleri Müslüman kamuoyuna taşıyanların işgalci saldırganlığın medyadaki ön cephesi olduğunu tahmin edebiliyoruz.
1982 Lübnan işgali sonrasında askeri, siyasi ve medyatik baskılara daha fazla direnemeyen FKÖ milisleri bu ülkeyi terk etti ve başta Tunus olmak üzere muhtelif Arap ülkelerine taşındılar. Ama bu ne değiştirdi? Siyonistler Beyrut'u işgal ettiler ve Sabra - Şatilla katliamı bu işgalin gözetiminde gerçekleştirildi. 1300 civarında savunmasız insan kampta işgalci Siyonist askerler tarafından her yönden kuşatmaya alındı, sonra da onların gözetiminde içeri giren Falanjist milisler tarafından katledildi. Siyonistlerin Gazze'de hâkimiyeti ele geçirmesi durumunda, Falanjist Hareket lideri Dr. Semir Ca'ca'ın görevini Muhammed Dahlan, Falanjist milislerin görevini de onun çeteleri yapacaktır.
FKÖ milislerinin Lübnan'ı terk etmeyi kabul etmesiyle sorun çözüldü mü? Siyonist devletin başkent Beyrut üzerindeki işgali 1985'e kadar sürdü. Güney Lübnan üzerindeki işgali ise 2000 yılında, o da Hizbullah'ın kararlı mücadelesiyle sona erdi. Siyonist saldırganların kabul ettikleri herhangi bir anlaşmaya uymalarıyla bir çözüme ulaşılamamış, işgalci direnişle dize getirilmiştir.
İkinci örnek ise Siyonist işgalcinin 2006 Lübnan saldırısıdır. Siyonist saldırganlığın ön cephesi görevini gören medya yorumcularına göre Hizbullah'ın, İsrail gibi yenilmez gücü dize getirmesi imkânı yoktu ve daha fazla kan dökülmemesi, can kaybı olmaması için teslim olması, beyaz bayrak kaldırması gerekiyordu. Ama otuz üç gün süren kararlı direniş karşısında işgalci saldırgan askerlerin canlı olarak girdikleri Lübnan topraklarından kefenlere sarılıp gönderilmesi karşısında hepsini büyük bir ölüm korkusunun sardığı anlaşılınca Siyonist saldırgan devlet ABD ve BM'yi devreye sokmak zorunda kaldı. Oysa ABD'ye göre Hizbullah'ı tasfiye etmesi için İsrail'e fırsat verilmesi gerekiyordu. O zaman Hizbullah beyaz bayrak kaldırsaydı belki bir değil birkaç Sabra - Şatilla katliamı yaşanabilirdi.
Bugün Gazze'yi hedef alan vahşi saldırıyı da sadece direniş durduracaktır ve Allah'ın izniyle bunu başaracaktır.
8 Ocak 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
İşgalci Siyonist devletin Gazze'ye yönelik vahşi saldırısının başlamasından sonra en çok muhatap olduğum sorulardan biri "kara operasyonu da başlatabilir mi?" sorusuydu. Ben bu soruya verdiğim cevaplarda böyle bir şeye kolay kolay cesaret edemeyeceğini, cesaret etmesi durumunda ise ciddi şekilde zorlanacağını dile getiriyordum. Bu belki birçoklarına temenni olarak geliyordu. Ama sadece temenni değil, işgalci Siyonist devletin yorumcularının önceden hazırladığı birtakım raporlarda kendini gösteren korku ve endişeye dayanan bir tespitti.
Öte yandan işgalcilerin havadan ve denizden ateş yağdırırken bir de karadan saldırıya geçerek Gazze halkını her yönden sıkıştırması korkusuyla biz kara saldırısının başlamamasını arzularken Filistinli direnişçiler tam tersini istiyorlardı. Çünkü direnişçilerin hava saldırılarına karşı herhangi bir savunma teknolojisi yok; deniz saldırılarına karşı ise oldukça yetersiz. Ama karada öyle değil. Karada onları pusuya düşürmek ve ağır kayıplar verdirmek için hazırlıklarını yapmışlardı. Üstelik önceden işgalci saldırganların Gazze'deki istihbarat teşkilatı gibi çalışan Muhammed Dahlan çetesi bölgeden sürüldüğü için direnişin oradaki askeri hazırlıkları hakkında yeterli ön bilgi edinememişlerdi. Kendilerini nerede ne gibi tehlikenin beklediğini bilmiyorlardı.
Ayrıca Filistin direnişinin işgalci saldırgana karşı Gazze'de bir de yeraltı şehri vardı. Bu yeraltı şehri sadece Siyonist saldırganların geçmesi muhtemel boş arazilerin ve koridorların altına döşenmiş mayınlardan oluşmuyordu. İşgalcilerin hiçbir şekilde fark edemeyeceği yerlere pusular kurulmuş, mücahitlerin saklanacağı, bir noktadan anında başka bir noktaya geçmelerini sağlayacak tüneller kazılmıştı. Kimsenin bu hazırlığı sorgulamaya, yargılamaya hakkı olamaz. Gözünü kırpmadan okulları hedef alan, hastaneleri vuran, ambulansları imha eden, doktorları kasten öldüren gözü dönmüş katile karşı kendinizi savunmak için mümkün olan her yola başvurmak zorundasınız.
Mücahitlerin yerin altındaki savunma şehirleri hakkında Siyonistlerin endişelerini ortaya koyan bir rapor son saldırıdan epey önce Türkçeye de tercüme edilmiş ve Filistin Enformasyon Merkezi'nin Türkçe bölümünde yayınlanmıştı.
İşte bundan dolayı mücahitler Siyonist saldırganı cepheye, göğüs göğse çarpışmaya çekmek istiyordu. Biliyordu ki gözü dönmüş saldırgan havadan saldırmaya devam ettiği sürece savunmasız insanların, okullarına giden çocukların, hastanelerde tedavi gören yaralıların, onlara ulaşmaya çalışan sağlık görevlilerinin can kaybı sürekli artacaktı. ABD ve onun yönlendirdiği BM, güya "Filistin direnişini çökertmesi için (!)" İsrail'e fırsat tanınması gerektiğini savunuyordu. AB hâlâ İsrail vahşetini bir "savunma" olarak ilan etme yüzsüzlüğünü gösterebiliyordu. Siyonist vahşeti, onun saldırgan güçlerinin kayıp vermeye başlaması, askerlerini ölüm korkusunun sarması durdurabilecekti. Batının diplomasi hikâyesi tamamen Filistin halkının meşru haklarını savunma kararlılığından vazgeçmeyen direnişi teslim olmaya zorlama, işgalci saldırgana da aynen 1982 Lübnan işgalinde olduğu gibi bölgede kontrolü ele alma imkânı tanıma planına dayanıyordu.
Bütün bunlardan dolayı Filistin direnişi işgalci saldırganın bir an önce kara harekâtını başlatmasını, göğüs göğse çarpışmalarla saldırganlara ders verme fırsatının doğmasını arzuluyordu.
O sebeple kara harekâtının başladığına dair haberi aldığımda önce biraz şaşırdım. Zira benim bildiklerimi işgalci saldırgan da biliyordu ve kara operasyonunda Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşılaşma ihtimalinin en azından yüzde ellinin üstünde olduğunu tahmin etmesi gerekirdi.
İkinci olarak biraz endişeye kapıldım. Çünkü işgalci saldırgan kara saldırısını başlatmakla birlikte hava ve deniz saldırısını durdurmayacaktı. Bu yüzden kara saldırısını birkaç savaş taktiği için kullanması ihtimali vardı. Birinci olarak mücahitlerin direniş noktalarını keşfetmek için karadan küçük çaplı saldırı düzenleyerek belirlenen hedeflere havadan füze saldırısı düzenlemek için. Bunu bazen Batı Yaka bölgesinde yapıyordu. Tehlike noktalarına bilerek askerlerini sevk ediyor, böylece mücahitlerin saklandığı yerleri tespit etmeye çalışıyordu. Bir diğer taktiği de Gazze küçük bir alan olduğundan yeşil hat çizgisinden yerleşik alanları ateş çemberine alarak can kaybının daha fazla olmasını sağlamak olabilirdi.
Üçüncü olarak da sevindim. Çünkü mücahitlerin beklediği gibi göğüs göğse çarpışmalar başlayacak, işgalciler pusuya düşürülecek, askerler dökülmeye başlayacak ve bu onları ölüm korkusunun kuşatmasına sebep olacaktı. Zaten Lübnan'daki yenilginin sebebi işte bu dökülme ve can korkusu olmuştu.
Allah'ın izniyle üçüncüsü gerçekleşti ve işgalci Siyonist zorlanmaya başladı.
9 Ocak 2009 Cuma, Vakit gazetesi
İşgal devleti büyük bir gürültü kopararak kara saldırısı başlattığını dünyaya duyurmuştu. Amacı bu gürültünün psikolojik savaş stratejisi açısından amacına ulaşmasını sağlamak ve karşı tarafın artık kaçacak bir deliğinin kalmadığı dolayısıyla teslim olmaktan başka çıkış yollarının olmadığı mesajı vermekti. Hemen ilk saatlerden itibaren saldırının üç ayrı koldan başlatıldığı, işgal devletinin on binlerce yedek askerini göreve çağırdığı, en az yirmi bin askerle operasyonun yürütüldüğü haberlerinin medyaya servis edilmesi bu amaç içindi. Yine hemen ilk saatlerden itibaren kara operasyonunun Gazze'yi üç bölgeye ayırmayı ve bu bölgelerin arasından askeri koridorlar açmayı hedeflediğine dair açıklamalar yapılması da yine aynı amaca yönelikti.
Fakat daha saldırının ilk saatlerinden itibaren işgal güçlerinin askeri kayıplarıyla ilgili haberlere yasak getirilmesi de endişelerini, korkularını açığa vuruyordu. Korkularını açığa vuran bir diğer önemli gelişme ise operasyona katılan askerlerin tümünün cep telefonlarının toplanması ve cephede kullanımının yasaklanması oldu. Görünüşte toplama sebebi HAMAS mücahitlerinin işgal güçlerinin telsiz frekanslarına girmesiydi. Ama bu iddia çok fazla inandırıcı değildi. Çünkü mücahitler telsiz frekanslarına girse de bu cep telefonlarını büyük ölçüde etkilemeyecekti. Üstelik karıştırma uzun sürmeyecek, gerekli teknik düzeltmelerin yapılmasından sonra frekanslar yeniden düzene girecekti. İşgalci askeri kayıpların, ölüm ve yaralanma olaylarının cep telefonları vasıtasıyla hızla yayılmasından ve moral çöküşe sebep olmasından korkuyordu. Medyaya her ne kadar yasak getirse de günümüzde artık cep telefonları en az medya kadar etki yapmakta, bu yolla bilgi hızla cihazdan cihaza yayılmaktadır. Üstelik işgalci saldırgan bunun tecrübesini Lübnan'da yaşamıştı.
Kara saldırısının ilk saatleri benim açımdan endişe verici ve heyecanlıydı. O sebeple saldırının başladığı gece Ülke Tv.'deki arkadaşların düzenlediği Gazze özel programında saat 02.00'ye kadar birlikte olmamız, hem Gazze'den yapılan bağlantılarla gelişmeleri sıcağı sıcağına takip etmemiz hem de tahlil açısından faydalı oldu. İşgal ordusu büyük bir gürültüyle başlattığı kara operasyonunda gece yarılarına kadar herhangi bir ilerleme kaydedememişti ve çatışmalar sürekli sınır noktalarında devam ediyordu. O zaman yaptığım yorumda da çarpışmaların hâlâ sınır noktalarında devam etmesinin, işgalcilerin ilerlemekte zorlandıklarını, bunun da kara operasyonunun onların planladığı gibi yürümeyeceğine delalet ettiğini dile getirmiştim.
O gece saat 02.00 sıralarında işgal güçlerinin Zeytun mahallesine girdiğine dair haberler geldi. Ama çok geçmeden işgal güçleri askerlerinin kayıp vermeye başladığının ve Golani özel birlik timlerinin komutanı bir albayın öldürüldüğünün haberleri de geldi. Bu da gösteriyordu ki işgalcilerin çatışma hattına girmeyi göze almaları tabuta da girmeyi göze almalarını gerektiriyordu. Siyonist işgal devletinin cepheye sürdükleri ise tabutu uzaktan gördüklerinde bile şoka girmekte, şaşkına dönmektedirler.
Siyonist devlet gerek haber kaynaklarına yasak getirmek, gerekse askerlerin birbirleriyle ve aileleriyle haberleşmelerini engellemek suretiyle askeri kayıplarını gizlemeye çalıştı. Kendi askerî organları ise gerçek kayıplarını açıklamadı. Ama sınır noktalarında bocalamaları asıl gerçeği ortaya koyuyordu.
Bu arada çok ilginç bir gelişme oldu. Filistin'in "İsrail" diye gösterilen bölgesine yerleştirilmiş gasıp Yahudi göçmenlerin, kendi medyalarına yasak getirilmesi sebebiyle gerçek bilgilere ulaşmak için Filistinlilerin haber sitelerini dolaştıkları tespit edildi. Yani gasıp Yahudi göçmenler kendi kayıpları hakkında Filistinlilerin Web sitelerine daha çok güveniyor ve mübalağa yapmadıklarını düşünüyorlardı. Gerçekten de Filistin kaynakları gerek kendi gerekse karşı tarafın kayıpları hakkında mübalağa yapmıyor, sağlıklı bilgilere ulaşmaya ve bu bilgileri kamuoyuna yansıtmaya gayret ediyor.
Yahudi göçmen kamuoyunun Filistin kaynaklarına bakarak doğru bilgilere ulaşması karşısında işgalci yönetim de doğruları daha fazla gizleyemeyeceğini anladı ve Saldırı Bakanı Ehud Barak Filistinlilerin direnişi karşısında büyük bedel ödediklerini itiraf etti. Ama rakamları vermekten yine kaçındı.
İşgalci şimdi askerine acıdığı için değil ondan korktuğu için onu daha fazla ileri gitmeye zorlayamıyor. Kendi askerinden korkmasa, Filistin'deki direnişi kırmak ve Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşı karşıya kaldığı kanaatinin oluşmasını engellemek için gerekirse on bin askerini bile feda edebilir. Daha önce Batı Yaka'daki eylemleri engellemek amacıyla direnişçilerin pusu kurduğu noktaları tespit için askerlerini yem olarak önlerine atan Siyonistin bunu yapmayacağını sanmayın. Ama askerlerini tabuta girmeye zorlamak anlamına gelen cephede ilerlemeye zorlamanın isyana ya da moral çöküşe, psikolojik krizlere yol açacağını düşünüyor. Son bilgilere göre yaralı asker sayısı 100'ü buldu. Ama bir o kadar da psikolojik krize girmekten dolayı hastaneye kaldırılanlar var. Bunlardan bazılarının görüntüleri yabancı haber ajansları tarafından dışarıya sızdırıldı.
10 Ocak 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
İşgalcilerin kara operasyonu öncelikli olarak bir psikolojik savaş ve tehditti. Ama mücahitler saldırganlara asıl darbeyi kara saldırılarına karşı vuracaklarını düşündüklerinden bu psikolojik savaş stratejisinden etkilenmediler ve işgalcilerin korktuğu başlarına geldi. Saldırganlar daha fazla ileri gitmelerinin kendi askerleri üzerinde psikolojik tesir yapacağını anlayınca yeniden saldırının başlangıcında kullandıkları taktiğe döndüler.
Saldırının başlangıcında kullanılan taktik ise insanları kitlesel halde katletmek suretiyle yıldırmak, korkutmak ve teslim olmaya zorlamaktı. İşgalcinin ilk saldırıda özellikle polis okulu mezuniyet törenini, öğrencilerin çıkış saatlerine denk getirerek okul çıkışlarını hedef alması ve çoğu çocuk 200 kişiyi bir çırpıda katletmesi bunun içindi. Gerçi bu taktiğini saldırının başından itibaren hiç terk etmiş değil. Ama kara saldırısında tıkandığını anlaması üzerine de BM'ye bağlı UNRWA'ya ait okulu hedef alarak 43 insanı bir çırpıda katletmesi, 45 insanı da yaralaması söz konusu taktiği daha etkin bir şekilde devreye sokma amacına yönelikti. Bu kadar çok sayıda insanı bir çırpıda katledebilmesine ise BM'nin vurdumduymazlığı, aldırmazlığı imkân sağlamıştır. Çünkü normalde söz konusu okulun aynı zamanda BM'nin güvenli noktası olarak kullanılması gerekiyordu. Zaten bu özelliğinden dolayı insanlar canlarını kurtarma amacıyla oraya sığınmışlardı. BM yetkilileri de İsrail askeri yetkililerine okulun bütün koordinatlarını verdiklerini dile getirdiler. Okulun koordinatlarının verilmesinin amacı normalde buranın güvenli nokta olarak bilinmesi ve vurulmaması içindir. Dolayısıyla koordinatları tespit edilmiş ve saldıran tarafa bildirilmiş güvenli nokta hedef alındıysa bunda kesinlikle kasıt vardır. BM yetkililerinin açıklaması da böyle bir kasıt olduğunu ortaya koymaktadır.
İşgal güçleri ise BM yetkililerinin okulun koordinatlarını kendilerine vermelerini yeni bir katliam gerçekleştirmek ve saldırının başlangıcında başvurdukları taktiği daha etkili bir şekilde devreye sokabilmek amacıyla değerlendirmişlerdir. Tıpkı Kana katliamında yaptıkları gibi. Bu durumda işgal devleti birkaç savaş suçunu birden işlemiş olmaktadır. Birinci olarak okulun vurulması önemli bir savaş suçudur. İkinci olarak alelade bir okul değil uluslararası yardım kuruluşuna ait okul vurulmaktadır ve bu okulun BM tarafından özellikle korunuyor olması gerekir. Üçüncü olarak da hava saldırılarının sebep olduğu tehditler karşısında BM burayı güvenli nokta ilan etmiş, insanları canlarını kurtarmaları için oraya sığınmaya çağırmış, karşı tarafa da saldırılmaması talebiyle koordinatlarını vermiştir.
Ama BM Siyonist vahşet karşısında yine suskun kalmayı tercih etmiş, Genel Sekreteri bu iğrenç katliamı, birkaç savaş suçunun bir arada işlenmesini kınamaktan bile kaçınmıştır. Oysa aynı suçlar işgalci Siyonistlere karşı işlenmiş olsaydı BM bütün dünyayı ayağa kaldırırdı.
Ne yazık ki aynı aymazlık Avrupa Birliği'ne, Arap Birliği'ne, İslâm Konferansı Teşkilatı'na ve daha başka uluslararası teşkilatlara da hâkimdir. İşte bundan dolayı Filistin halkı ümmetin yetim çocuğudur.
İşgal devletinin, insanları topluca katlederek Filistin direnişini yıldırma, korkutma ve teslim olmaya zorlama taktiği karşısında harekete geçmekten kaçınan BM Güvenlik Konseyi, onun direniş karşısında ciddi kayıplar vermesi ve sarsıntıya uğraması üzerine harekete geçerek acil karar çıkardı. Burada aynen 2006 Temmuz'unda Lübnan'a yönelik saldırıda izlenen stratejiye başvurulduğunu görüyoruz. Bu gerçeği sadece biz söylemiyoruz. Pek çok yorumcu dile getirdiği gibi bizzat BM Genel Kurulu Başkanı Miguel d'Escoto da vurguladı ve Güvenlik Konseyi'nin bu tutumunu sert bir şekilde eleştirdi.
Burada da Siyonist lobilerin ve ABD'nin yönlendirdiği bir masa başı kurnazlığı görüyoruz. Önce işgalciye "fırsat verilmesi" sonra da "ateşkes, barış vs." numaralarıyla kolundan tutulup kurtarılması. Burada da Filistin direnişinin hedefe yerleştirildiğini görüyoruz. Güvenlik Konseyi'nin kararında "her türlü silah kaçakçılığının önlenmesi" talebiyle Filistin direnişinin mahkûm edilmesine çalışılıyor. Oysa birinci olarak Filistin direnişinin kullandığı silahların çoğu Abbas dönemindeki polis teşkilatının temin ettiği silahlardır. İkinci olarak da her türlü silah teknolojisine sahip vahşi işgalcinin tehdidiyle karşı karşıya olan Filistinlinin kendini savunmak için silah temin etme hakkı vardır. Uluslararası emperyalizm engelliyorsa Filistinlinin kendi imkânlarıyla temin etmesi en doğal hakkıdır. Çözüm Filistinlinin savunmasız halde işgalci canavarın önüne atılmasında değil, kendi ordusunu oluşturmasına ve silah temin etmesine imkân sağlanmasındadır. Kararda direnişin üstü kapalı bir şekilde "terör" olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Filistinli kendi öz yurdunu ve haklarını savunmakta, Siyonist vahşete karşı meşru müdafaada bulunmaktadır. Kendi güvenli noktasının işgalci tarafından kasten hedef alınarak insanların topluca katledilmesi karşısında suskun kalan BM'nin bugün kalkıp da Filistin direnişini mahkûm etmeye kalkışması saldırganın yanında yer aldığını, açıktan taraf tuttuğunu gösterir.
Şu var ki Filistin direnişi BM'nin işgalciyi bataklıktan kurtarma amacına yönelik masa başı kurnazlığına kanmayacak, haklarını savunma konusundaki kararlılığından vazgeçmeyecektir.
14 Ocak 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Furkan kelimesi Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde geçer. Genellikle hak ile batılın ayrışması veya hak ile batılı ayıran anlamında kullanılır. Enfal suresinin 41. âyetinde de Bedir savaşının gerçekleştiği günden Furkan Günü olarak söz edilir. Tefsirlerde bu ibarenin açıklamasında genellikle "hak ile batılın ayrıştığı gün" denmektedir.
Furkan kelime olarak, ayrışma, nerede durduğunun açıklık kazanması, yerinin kesin bir şekilde ortaya çıkması anlamına gelir. Bedir savaşının gerçekleştiği günle ilgili olarak kullanılan furkan kelimesi bu anlama da yakındır. Yani orada hem söylemler, mesajlar; hem de konumlar, kişilerin duruşları arasında bir hak - batıl ayrışması gerçekleşmiştir.
Filistin Başbakanı İsmail Heniyye, işgalci Siyonistlerin son vahşi saldırılarını başlatmaları üzerine yaptığı açıklamada bunun bir Furkan savaşı olduğunu dile getirdi. Bu isimlendirmeyi Kur'an-ı Kerim'de Bedir günüyle ilgili olarak kullanılan "Yevmu'l-Furkan" ibaresine nispetle yapmıştı. Yani bu savaşın bir yol ayrımı, ayrışma mücadelesi olacağını, haklının ve haksızın görüleceğini, bunun yanı sıra safların netleşeceğini, kimin zalimin kimin de mazlumun yanında durduğunun biraz daha belirgin bir şekilde ortaya çıkacağını vurgulamaya çalışmıştı.
Gerçekten de öyle oldu diyebiliriz. Siyonist işgalcinin vahşi saldırısı bu kez bütün dünyada yankılandı. Başlangıçta uluslararası Siyonizm, bir ön cephe olarak kullandığı medya organlarını ve mensuplarını seferber ederek insanlık dışı saldırıya gerekçeler oluşturmaya çalıştı. Söz konusu medya cephesi haklıyı haksız, haksızı ise haklı göstermek; mazlumu suçlu zalimi ise mazur kabul ettirebilmek için bütün imkânlarını seferber etti. Bu amaçla başlatılan kampanyaya bütün imkânlarıyla destek verenlerin başında gelenler ise ülkemizde "kartel medyası" kategorisine giren yayın organlarıydı.
Ancak mızrak çuvala sığmadı. Siyonist saldırganı haklı çıkarabilmek için seferber olanların kendilerinden büyük yalanlar uydurduklarını biraz kafa yorabilen herkes anlıyor, onların yazdıkları ve konuştukları ile gerçeklerin hiç uyuşmadığını çok rahat görebiliyordu.
Ama yürütülen faaliyetlerle kimin nerede durduğunu gördük. Kendilerini "muhafaza-kâr" diye yutturup da Filistin'de kendi öz yurtlarını savunma, haklarına sahip çıkma mücadelesi verenleri "suçlu" onlara vahşice saldıran Siyonist işgalcileri ise "mazur" göstermeye çalışanların da kimin hesabına yazıp konuştuklarını fark ettik. Bu kişilerin aslında kendi "kâr"larından başka bir şeyi muhafaza etmediklerini, kârlarını muhafaza edebilmek için de kundaktaki bebekleri katleden, aileleri toptan yok eden, anneleri kurşuna dizip cesetlerini dört yaşındaki çocuklarının yanına koyan ve o halde çocukları annelerinin cesetlerinin yanında eve kapatan Siyonist canavarların borazanlığını yapmakta da sakınca görmediklerini anladık.
Evet, bu savaş gerçekten bir furkan savaşı oldu.
Üç kuruşluk dünya hesabına Siyonist vahşetin borazanlığını yapmakta mahzur görmeyen "muhafaza-kâr"ların işbirlikçi ruhları onların konumlarını açığa çıkarırken, vicdanlarından gelen sese kulak verenlerin tümü düşünceleri, inançları ne olursa olsun Siyonist vahşete karşı aynı safta birleşti. Şimdiye kadar güya Filistin davasına sahip çıkıyormuş gibi görünen kukla rejimlerin gerçekte nerede durdukları da net bir şekilde ortaya çıktı.
İnsanlık, Siyonist vahşetin dünden bugüne hiç değişmediğini, işgalci devletin kurulduğu günden bugüne savaşçı - saldırgan tutumunda değişiklik yapmadığını bir kez daha gördü. Bu bize aynı zamanda o saldırgan ruhun hiç değişmeyeceği, asıl meselenin bu canavar ruhta odaklandığı, tarihte pek çok savaşın fitilini çeken bu canavar ruh etkisiz hale getirilmeden insanlığın huzura kavuşamayacağı mesajı vermektedir. Bu mesajı da bütün vicdan sahiplerinin alması ve Siyonist vahşetin canavar ruhunu kontrol altına almak için hep birlikte seferber olmaları gerekir. Son saldırganlığa karşı yükselen sesler bu mesajın alındığını gösteriyor. Ama havanın kızıştığı ortamda mesajı alır da sonra unutursak değişen bir şey olmaz. Vahşi canavar ruhu kesin bir şekilde kontrol altına alıncaya kadar bütün vicdan sahiplerinin ittifakıyla bu mücadeleyi sürdürmek zorundayız.
Bu savaşla birlikte Müslümanlar, tek bir ümmet olduklarını yeniden fark ettiler. Özellikle Türkiye'de yaşanan hareketlilik oldukça ümit vericidir. Bu hareketlilik Filistin'de işgalci canavara karşı kararlılıkla mücadele eden mücahitlere ve onların himaye ettiği mazlum halka da moral kaynağı olmaktadır. O sebeple bu hareketliliği önemsemek, ihlas ve samimiyetle sürdürülen çalışmalara destek vermek gerekir.
15 Ocak 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
İşgalci Siyonist Gazze'ye her cepheden saldırıyor. Havadan ateş yağdırıyor. Denizden gemilerle kuşatmış durumda ve yoğun bir şekilde saldırıyı sürdürüyor. Kara saldırılarında herhangi bir ilerleme kaydedemedi ve gerçekleştirdiği her atakta önemli kayıplar verdi. Ama sınırlardan çepeçevre kuşatmış durumda ve saldırılarını sürdürüyor. Bütün bu saldırılara, kuşatmaya ve Mısır'daki Firavun rejiminin iğrenç bir şekilde ambargoyu sürdürmesine rağmen Gazze halkının kararlı mücadelesi sürüyor.
Ancak Siyonist işgalci sadece askeri cephelerde savaşmıyor. Dünyanın bütün ileri gelen sömürgeci güçlerini arkasına almış durumda ve onların desteğiyle savaştığı gibi savaşını çok farklı cephelerde sürdürüyor. Bunların en önemlilerinden biri de medya cephesidir. Biz işgalcilerin medya cephesindeki savaşlarına daha önce de değişik vesilelerle temas ettik. İşgalci Siyonistlerin hesabına medya organlarının yürüttüğü savaş Siyonist devletin bu cepheye büyük bir yatırım yaptığını gösteriyor. Fakat medya cephesindeki savaşın sadece işgal devletiyle menfaat bağından kaynaklanmadığını, bir ortak gayenin, hepsini birden rahatsız eden bir gidişatın onları aynı cephede savaşa sevk ettiğini tahmin ediyoruz. Onların tümünü rahatsız eden gidişat İslâmî direniş bayrağının yükselişi ve ortak gaye de bu direnişi ne pahasına olursa olsun çökertmektir.
İşgalci Siyonist devletin Dışişleri Bakanı Bayan Tzipi Livni, Fransa'nın başkenti Paris'e düzenlediği ziyaret esnasında savaşı aynı zamanda Arap ülkelerindeki yönetimler adına sürdürdüklerini, onların da HAMAS'tan rahatsız olduklarını ifade etmişti. Şeytan bazen doğru konuşur. İşgalci Siyonist devletin veya onunla aynı safta yer alanların medya cephesindeki savaşlarında kullandıkları mermilerin büyük çoğunluğu yalanlardan, asılsız haberlerden ve çarpıtmalardan oluşsa da Livni'nin bu sözü doğruydu. Zaten Arap dünyasındaki işbirlikçi, kukla rejimlerin sergilediği tavır da ne yazık ki Livni'nin bu sözlerini doğru çıkardı.
Bu itibarla Siyonist devlet savaşı tek cephede sürdürmediği gibi özgürlük ve bağımsızlık davasında ısrarlı olan Filistin halkının karşısında da sadece Siyonistler savaşmıyor. Yani hem bir cephe çokluğu hem de savaşan çokluğu söz konusu. O sebeple zor ve sıkıntılı bir savaş sürdürülüyor. İşbirlikçi kukla rejimler bu savaşı İsrail'in kazanması ve Filistin direnişinin çökertilmesi gerektiğini düşündüklerinden artık arsızlıkta kırmızıçizgiyi iyice aştılar. Yüzleri kızarmadığı için Siyonist saldırganlara açıktan destek vermekten çekinmiyorlar.
Bundan önceki yazımızda da ifade ettiğimiz üzere, işgalci Siyonistlerin Gazze'ye saldırmalarıyla başlayan savaş bu yönüyle de Furkan savaşı oldu. Şimdiye kadar Filistin sorununu Arap ülkelerinin vesayetindeki bir sorun olarak gösteren kukla rejimlerin gerçekte nerede durduklarını herkes net bir şekilde anladı. Türkiye'de güya bu rejimlere karşı olduklarını ileri süren, kendi laikliklerini kutsallaştırma hesabına Arap dünyasındaki rejimleri hafife alan medya mensuplarının aslında Siyonist işgalci saldırganla işbirliği konusunda onlarla aynı safta yer aldıklarını gördük.
İşbirlikçi kukla rejimlerin Siyonist işgalci saldırgan hesabına medya cephesinde yürüttükleri savaşta yalancılık ve maskaralığın tavan yaptığına şahit olduk. Yani Siyonist saldırgan ve işbirlikçileri medya savaşlarını sadece Türkiye'de ve Batı'da yürütmediler demek istiyoruz. Hatta Arap dünyasında daha gayretli olduklarını söyleyebiliriz. Mısır'daki muhtelif medya organları daha saldırı başlamadan önce kamuoyunu hazırlamak ve işgalcilerin saldırılarına zemin oluşturmak için seferber olmuşlardı. Bizdekiler Siyonist işgalciyi mazur gösterebilmek için "HAMAS ateşkesi bozdu" yalanına sarılırken, onlar daha ateşkes süresi dolmadan kılıçlarını çekmişlerdi.
Geçenlerde Suudi Arabistan'dan bir televizyon kanalından, benim uydu bağlantısıyla bir programa katılmamı istediler. Ben de kabul ettim ve Mısır'ın Rafah sınır kapısını açmaması konusunda da konuşacağımı söyledim. "Çok iyi olur…" dediler. Programa iştirakimizde, "Türkiye, Arap dünyasının oluşturduğu boşluğu doldurabilecek mi? Türkiye ne kadar başarılı olacak?" türünden sorular soruldu. Rafah kapısına gelmeden bağlantıyı tamamladılar.
Dün Kahire'den bir televizyon kanalından aradılar. Türkiye'nin "barış" konusundaki girişimleri hakkında benimle bir canlı bağlantı kurmak istediklerini söylediler. "Bakın, bu fırsatı verirseniz ben de Mısır'ın tutumunu eleştirmek için değerlendiririm. Eğer kabul ediyorsanız olur" dedim. Arayan kişi, "özgürsün, istediğin gibi görüşlerini ortaya koyabileceksin" dedi. Ama daha sonra canlı bağlantı için aramadılar. Belli ki Hüsni gözlerini korkutmuştu.
16 Ocak 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Filistin duyarlılığını kutluyoruz: Mazlum - Der'in ve diğer tüm sivil toplum kuruluşlarının Filistin konusunda gösterdiği duyarlılığı kutluyoruz. Ankara'da başta Mazlum - Der olmak üzere muhtelif sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde önümüzdeki Pazar günü bir miting düzenleniyor. İnşallah geniş katılımla büyük yankı uyandıran miting olur. Ankara'da Mazlum-Der, İHD ve TİHV ileri gelenleri 14 Ocak Çarşamba günü Mısır büyükelçiliğine, bu ülkenin Gazze'deki vahşet karşısında tutumunu değiştirmesi, insanî yardımın önünü açması için talepte bulunmak üzere ziyaret gerçekleştirmişler. Bu ziyaretlerinin samimi ve Filistin halkına desteğin önündeki engellerin kaldırılması amacına yönelik olduğundan şüphe etmiyoruz. Fakat ziyaret sonrası dağıttıkları açıklama, Mısır büyükelçisinin görüşmede birçok konuda çarpıtma yaptığını, yalan uydurduğunu ve kafa karıştırdığını ortaya koyuyor. Dağıtılan açıklama büyükelçinin bu yalanlarına herhangi bir cevap verilip verilmediği hakkında bilgi içermediğinden biz burada dile getirme ihtiyacı duyuyoruz.
Ruhuna Fatiha: Büyükelçi, Gazzeli tüm şehitlerin ruhuna Fatiha okutarak söze başlamış. Bir tarafta Mısır işgalci saldırganla işbirliği yaparken, Gazze halkına ambargo zulmüne destek verirken öbür tarafta büyükelçisinin şehitlerin ruhuna Fatiha okutması hiç de samimi görünüm arz etmiyor. Önce katillerin önünü aç, sonra da şehitlerin ruhuna Fatiha.
Rafah kapısı açıldı yalanı: Gazze'ye ambargo uygulaması Mısır'ın sayesinde başarılı olmuştur. Mısır destek vermeseydi ablukanın amacına ulaşması mümkün değildi. Büyükelçi saldırının başlamasından sonra hemen Rafah sınır kapısının açıldığını iddia ediyor. Bu da yalan! Başlangıçta günde sadece bir iki saat açılıyor ve tıbbi malzemelerin dışında hiçbir şeyin girmesine izin verilmiyordu. Gıda maddeleri bile sokulmuyordu. Yaralıların çıkarılmasına izin verildiği iddia ediliyordu, ama insanî yardım kuruluşlarının uzun çabaları sonunda çok az sayıda yaralının çıkarılmasına imkân tanındı. Oysa yaralı sayısı 5000'e ulaştı. Yaralılardan bazıları ağır olduğu için kendilerine yerinde müdahale edilmesi gerekiyordu. Gerek Türkiye'den gerekse başka ülkelerden giden birçok doktor yerinde müdahale amacıyla girebilmek için günlerce uğraştı. Ama Mısır engelledi. Bugün hâlâ girmek isteyen ama engellenen onlarca doktor var. Türkiye'den giden doktorların bir süre Mısır tarafındaki hastanelerde hizmet vermeleri bile engellendi. Orada gerçeği yaşayanlara mı inanacağız yoksa sefirin yalanlarıma mı?
2005 Anlaşmasını HAMAS askıya almadı: 2005 sınır anlaşmasını HAMAS'ın askıya aldığı iddiası da büyük bir yalandır. Bu anlaşma zaten bir yıllıktı. Süresi dolunca bir yıl daha uzatıldı ve 2007'de bir geçerliliği kalmadı. HAMAS kimseyi uzaklaştırmadı, anlaşmanın geçerliliği kalmadığı ve İsrail işgal devleti abluka uyguladığı için AB yetkilileri çekildiler. Kısacası kapının gardiyanlığı Mısır'a bırakıldı, o da üstlendiği görevi sürdürdü. Filistin hükümetinin isteği ise kapının normal bir gümrük kapısı haline getirilmesi için yeni bir anlaşma imzalanmasıydı. Ama Mısır böyle bir anlaşmaya yanaşmayıp ABD ve İsrail'in kendisine yüklediği gardiyanlık görevini sürdürdü.
HAMAS'ı değil Filistin halkının seçtiği hükümeti tanımak zorundasınız: Sefir, HAMAS hükümetinin "meşruiyet" sorunu yaşadığı, kendisinin tanınması için zorladığı, tanımaları durumunda ise Filistin'in bölüneceği, İsrail'in de zaten bunu istediği iddiasında bulunmuş. Bütün bunları söylerken nasıl yüzü kızarmadı bu adamın? HAMAS hükümeti Filistin halkının seçtiği hükümettir. Bu halkın seçtiği hükümetin mi meşru kabul edilmesi gerekir yoksa ABD'li General Keith Dayton'un talimatıyla kurulan Feyyad hükümetinin mi? Filistin halkının seçtiği hükümeti tanıyınca Filistin bölünüyor da ABD generalinin tayin ettiği hükümeti kabul edince nasıl bölünmüyor? İsrail'in istediği Filistin halkının seçtiği meşru hükümetin tanınması mıdır yoksa General Dayton'un kurdurduğu hükümetin tanınması mı? Mısır yönetimi de Dayton'un kurdurduğu hükümeti tanıyarak ABD ve İsrail'in talimatlarını yerine getirmiş olmuyor mu? Her ne kadar şehitlerin ruhuna Fatiha okutsanız da Allah'tan korkmadığınız belli. Kuldan da mı hiç utanmıyorsunuz?
Pasaportlara vurulan mühür Filistin mührüdür: Rafah kapısını kullandırmaları durumunda HAMAS'ın vurduğu mührü kabul etmiş olacaklarını, bunun da Filistin'in parçalanmasını onaylamak anlamına geleceğini iddia ediyor. Şu kafaya bakın! Her şeyden önce pasaportlara vurulan mühür HAMAS mührü değil, Filistin mührüdür. Türkiye'de AKP iktidarda olduğu için pasaportlara vurulan mühür AKP mührü müdür? Gazze'deki hükümet Filistin halkının seçtiği yasal hükümettir ve sizin bu hükümeti tanımamanız ABD ve İsrail'in talimatlarına boyun eğmeniz sebebiyledir. Üstelik böyle saçma bir iddia, bir buçuk milyon insanın işgalci Siyonistlerin hesabına ablukaya alınmasının, açlığa ve ilaçsızlığa mahkûm edilmesinin gerekçesi olabilir mi?
Şimdi de HAMAS'ı ikna numarası: Hüsni'nin sefiri bu yalanları savururken, kendisi de saldırgan Siyonist devlet hesabına diplomatik atağa çıkmış. Kendinin öne sürdüğü "ateşkes planı"na HAMAS'ı ikna edebilmek için Suud kralını ziyaret etmiş. Katar Emiri'nin, Arap Birliği'nin Gazze konusunda olağanüstü zirve yapması talebini reddeden Mısır ve Suudi Arabistan kafa kafaya verip Filistin direnişini iknaya çalışacaklarmış. Türkiye'deki başörtülülere uygulanan "ikna" faaliyetlerine benziyor. Yani yasağı uygulayan zorba anlayışı yola getirmek yerine haksızlığa uğrayanı zorbalığa boyun eğmeye ikna çabası. Oysa Filistin direnişi kendi yurdunu, hukukunu ve namusunu savunuyor. İşgalci Siyonist ise saldırgandır. Onun saldırıları sona erdirmesi, Gazze'ye uyguladığı ablukayı kaldırması için zorlanması gerekir. Fakat böyle bir girişimle, başlangıçta Siyonist saldırganın mazur gösterilmesi için Filistin direnişinin suyu bulandırdığı iddiasına sığınıldığı gibi bugün de ikna edilmesi gereken taraf Filistin'miş numarasına başvuruluyor. Amaçlanan ise üç haftadır sürdürdüğü saldırısında onca yıkım, katliam ve tahribatına rağmen direniş karşısında bataklığa saplanan ve gittikçe kan kaybeden Siyonist saldırganın Lübnan'dakine benzer bir sonucu kabullenmek zorunda kalmasından önce Filistin direnişini teslim olmaya zorlamaktır. Yani Firavun'un diplomatik atağı da Siyonist saldırganın hesabınadır.
Mısır'a yüklenmek zorundayız: Mısır bu savaşta işgalci saldırganın yanındadır ve Filistin halkına zulmetmektedir. Bu gerçeği görmek ve Mısır'a yüklenmek zorundayız. Bu amaçla düzenlenen etkinliklerde, mitinglerde Rafah kapısının normal gümrük kapısı haline getirilmesi için zorlama yapmak gerekir. Cezayirli bir askeri uzman Filistin'de direnişin zafer kazandığını, bundan sonra bir kayıp olması durumunda sorumlusunun Mısır olacağını vurguladı. Yerinde bir tespitti. Mazlum-Der'den de Ankara mitinginde Mısır'ın yüzsüzlüğünü gündeme getirmesini ve sefirin yalanlarını yüzüne çarpmasını bekliyoruz.
17 Ocak 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
Yüce Allah buyuruyor: "Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehit edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehit olmayı) beklemektedir. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır." (Ahzab, 33/23)
Filistin, ümmetin onurudur. Ne yazık ki uluslar arası emperyalizmin ve Siyonizmin hesabına çalışan medya organları zihinleri Filistin konusunda ulu orta yalanlarla bulandırmak suretiyle insanlarımızın bu davaya yaklaşımını olumsuz yönde etkiledi. Oysa orada ümmetin namusu, onuru savunulmaktadır. Orası Müslümanların bir ribat noktasıdır. Yani savunma çizgisidir. Tarihte de hep öyle olmuştur. Müslümanlar orayı kaybettiklerinde birliklerini ve izzetlerini de kaybetmiş, oraya sahip çıktıklarında ise bunları yeniden elde etmişlerdir.
Bugün orayı işgal altında tutan düşman İslâm ümmetinin en azılı düşmanıdır. Tarihin hiçbir döneminde de Müslümanların dostu olmamıştır. Çünkü her şeyden önce Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de onları Müslümanların baş düşmanı ilan etmiştir. Bu baş düşman Siyonizm ideolojisini geliştirerek düşmanlıktaki şiddet ve azgınlığını artırmıştır.
Müslümanların baş düşmanı saldırganlıkta, azgınlıkta hiçbir ölçü tanımıyor. Bakın kasten çocukları hedef alarak toplu halde öldürüyor. Aileleri toptan yok ediyor. Camileri, hastaneleri, okulları özellikle vurarak insanları toptan imha ediyor. Fosfor bombaları atarak, kararlı direniş yüzünden yanlarına yaklaşamadığı kitleleri havadan üstlerine ateş yağdırmak suretiyle yakmaya çalışıyor.
İşte bu baş düşman, 15 Ocak Perşembe akşamı Filistin direnişinin önemli liderlerinden birini, oğlu, kardeşi ve kardeşinin bütün aile efradıyla birlikte şehit etti. Filistin'in değerli ilim adamlarından Prof. Dr. Nizar Reyyan'ın bütün aile efradıyla birlikte şehit edilmesinden sonra direnişin siyasi kanadının önemli önderlerinden ve öncülerinden İçişleri Bakanı Said Sıyam 21 yaşındaki oğlu Muhammed ve kardeşi İyad Sıyam ile birlikte şehit edildi. Vahşi katliamda İyad Sıyam'ın aile efradı da toptan şehit edildi.
Başlattıkları vahşi saldırıda hareket ettiğini gördükleri her şeye saldıran Siyonist caniler, bazı kişileri de özellikle hedefe yerleştiriyorlar. Filistin direnişinin öncüleri bu şekilde hedefe yerleştirilenlerin başında geliyor. Dolayısıyla onlarla ilgili tedbirlerin biraz daha güçlü olması gerekiyor. Ama onlar yine de mücadelenin başını çekmekte, ümmetin savunma hattının korunması için her türlü tehlikeyi göze almaktadırlar.
O insanlar zaten "Allah yolunda ölmek en yüce arzumuzdur" ilkesiyle yetişmiş oldukları için hayatlarını şehadetle noktalamak suretiyle, ümit ediyoruz ki bu arzularına kavuşmuş olmaktadırlar. Allah şehadetlerini kabul buyursun, mekânlarını cennet eylesin. Şehitlerin seyyidi Hz. Hamza (r.a.)'ya komşu eylesin. Ama ne olursa olsun bize onlardan ayrılmak, onları yolcu etmek zor geliyor.
Filistin direnişi şimdiye kadar birçok önemli liderini şehit verdi. Şeyh Ahmed Yasin, Fethi Şikaki, Abdülaziz Rantisi, İbrahim el-Mukadime, Salah Şehade, Yahya Ayyaş, İsmail Ebu Şenneb, Cemal Selim, Cemal Mansur ve daha niceleri… Ama bunların hiçbirinin şehadetiyle o direniş aksama geçirmedi, kesintiye uğramadı. Direniş bayrağı yere düşmedi. Mücahitler güçlenerek yollarına devam ettiler. Said Sıyam'ın şehadetiyle de sarsıntıya uğramayacak, işgalci saldırganın tüm azgınlığına rağmen kararlılıkla mücadelesini sürdürecektir.
Ama o insanlar ümmetin savunma hattını, onurunu, namusunu, hukukunu ve kutsallarını koruyabilmek için kendilerini, oğullarını feda ediyorlar. Zorluklara ve acılara katlanıyorlar. Karşılarında insanlık adına hiçbir değere sahip olmayan, bütün ölçüleri çiğneyen, üstelik çağın tüm azılı güçlerini arkasına almış olmanın şımarıklığıyla insanları kitleler halinde katleden düşman var. Bu durum karşısında "çağın hâkim güçlerini karşımıza alamayız" diyerek vahşetin önüne geçmek için pratiğe dönük adımlar atmaktan çekinmeye devam mı edeceğiz?
Orada bu vahşi katliamları gerçekleştiren canavarın, bizim hava sahamızı kullanarak pilotlarını yetiştirmesine imkân veren anlaşmayı iptal etmek için daha ne kadar cinayet işlemesini, daha ne kadar katliam gerçekleştirmesini bekleyeceğiz? Böyle bir vahşet karşısında göstereceğiniz tavır, hangi siyasi çizgide olursa olsun bu ülkenin tüm insanları tarafından büyük destek görecektir. Siyonist saldırganın semirmesine imkân tanıyan askeri ve ekonomik anlaşmaları iptal etmek için Gazze'nin tümünü yıkmasını mı bekleyeceğiz? O zaman iptal etseniz de bir anlamı olmayacaktır. Açıklamalar, beyanatlar, mekik diplomasisi Siyonist saldırganın vahşi katliamlarının önüne geçemiyorsa bunu yapacak adımlar atmalısınız. Halkımızın da gösterilerinde yönetimi pratiğe dönük adımlar atmaya çağırmak için sesini biraz daha yükseltmesi gerekiyor.
21 Ocak 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Öncelikle Gazze'de Siyonist işgale karşı kazanılan zafer bütün İslâm ümmetine ve insanlığa kutlu olsun diyoruz. Çünkü bu zafer tüm ümmet adına kazanılmış; Başbakan İsmail Heniyye'nin de ifade ettiği üzere tarihi ve stratejik bir zaferdir. Orası ümmet için bir savunma çizgisidir. Müslümanların desteği direniş için moral gücü oldu. Ama her şeyden önce Yüce Allah'ın ilahi yardımı işgalci saldırganların karşısında kararlılıkla direnen mücahitleri muzaffer kıldı.
Birçokları direnişi mahkûm eden, haksız gösteren, işgalci saldırganların önünün açılması ve beyaz bayrak kaldırılması çağrıları yapan yorumcuların etkisinde kaldı. Onlar gerçekte Siyonist işgalcilerin hesaplarının uygulamaya geçirilmesini kolaylaştırmak ve direniş engelinin saldırganları çok fazla uğraştırmadan ortadan kalkmasını sağlamak için bu tür yorumlar ve çağrılar yapıyorlardı. Görünüşte Filistin halkının daha fazla can kaybetmemesini arzuluyorlardı. Gerçekte ise işgalci saldırganların önündeki engelin bir an önce kalkmasını istiyor, "daha fazla can kaybı olmasın" numarasını ise maske olarak kullanıyorlardı. İddialarında samimi olduklarını Filistin direnişine beyaz bayrak kaldırma çağrısı yaparak değil işgalci saldırganlara saldırılarını durdurma ya da dünyadaki etkin güçlere işgalcileri engelleme çağrıları yaparak göstermeleri gerekirdi. Tam tersine işgalci saldırganları "mazur" gösterirken, onlara engel olunması çağrısı yapmazken, onların ateş yağmuruna maruz kalan halkı büyük bir tehdide karşı korumak için canlarını feda eden direnişçilere beyaz bayrak kaldırma çağrıları yaparak saldırganların işlerini kolaylaştırmaya çalıştılar.
İşgalci saldırganlara karşı kararlı mücadele verilmiş olmasaydı ve Siyonistlerin önlerini açmaya çalışanların arzuladıkları gibi beyaz bayrak kaldırılmış olsaydı sonuç çok daha vahim olacaktı. Belki Gazze birçok Sabra ve Şatilla katliamına sahne olacaktı. İşgalci saldırganların girebildiği mahallelerden Filistinli sağlık görevlilerinin bugün ceset toplaması, elleri ve ayakları bağlanmış insanların cesetleriyle karşılaşmaları buna işaret ediyor. Saldırganların direniş karşısında iyice sıkıştıkları son günlerde, hava saldırılarında özellikle okulları, camileri ve hastaneleri hedef almaları da onların insanları kitleler halinde katletmeyi bir hedef edindiklerini açıkça gösteriyor. Ne yazık ki başta BM olmak üzere önemli uluslararası güçlerin ve etkili devletlerin, işgalci saldırganların vahşi katliamları karşısında suskun kalmaları da onları cüretkâr yapmıştır.
Filistin direnişinin beyaz bayrak kaldırması ve işgalci saldırganlar karşısında daha fazla direnmemesi Türkiye'deki birtakım "muhafaza-kâr" yorumcuların da arzusu ve çağrısıydı. Ama böyle bir şeyin gerçekleşmesi sadece Gazze için değil bütün bir İslâm âlemi için ağır darbe olacaktı. İşgalci saldırganların ve uluslararası emperyalizmin yanı sıra yerli işbirlikçiler de hesaplarını böyle bir sonuca göre yapmışlardı ve beklentileri o yöndeydi. Beklediklerinin gerçekleşmesi durumunda İslâmî yapılanmayı yıpratmak ve dağıtmak için yeni operasyonlar planlıyorlardı. Mısır'daki Firavun rejiminin ve işbirlikçi Suud krallığının Gazze'deki İslâmî hareketin çökertilmesi çabasına bu kadar arsızca destek vermesinin sebebi işte o planlardı.
İşbirlikçi rejimlerin ileri gelenleri şimdi hemen ağız değiştirdiler. Mısır Firavun'u Siyonist işgal güçlerinin derhal Gazze'den çekilmesini istemiş. Daha birkaç gün önce, Filistin direnişinin füzeleri durmadan İsrail saldırılarının durmayacağını söyleyen sen değil miydin? Hüsni'nin Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu'l-Gayt da, İsrail ve ABD Dışişleri bakanlarının Mısır'dan Gazze'ye silah kaçırılmasının engellenmesine dair anlaşmalarının kendilerini bağlamayacağını söylemiş. Daha dün Amerikalı uzmanları getirtip de tünel keşfi yaptıran ve tespit ettiklerini yine onlara bombalatan sen değil miydin? Suud Kralı Abdullah, Gazze'nin yeniden imarı için bir milyar dolar bağış temin etmiş ve bir tek Gazzelinin kanının dünyanın tüm mallarından kıymetli olduğunu söylemiş. Gerçi söz konusu bağışı Gazze'deki meşru yönetime mi yoksa Filistin'in Ergenekon çetesi tarafından ABD Generali Keith Dayton'un talimatlarıyla kurdurulan yasa dışı oluşuma mı teslim edecek bilmiyoruz. Ama ona da şu soruyu sormamız gerekir: Daha dün kapalı kapılar ardında Firavun Hüsni ile işler çeviren ve HAMAS direnişine destek vermeleri sebebiyle Müslüman Âlimler Birliği heyetini edepsizce azarlayan sen değil miydin?
Kısacası direniş sadece İsrail'e karşı değil, aynı zamanda uluslararası emperyalizme ve yerli işbirlikçilere karşı da zafer kazanmıştır.
22 Ocak 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
Siyonist işgal güçleri Gazze'deki Filistinli halkı yıldırabilmek ve saldırı karşısında teslim olmaya zorlamak için önce hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırısında özellikle insanların kalabalık halde bulunduğu noktaları, örneğin polis okulu mezuniyet törenini, okul çıkışlarını, camileri, hastaneleri ve benzeri yerleri hedef alarak karşı tarafa büyük zayiat verdirmeyi amaçladı. Saldırılarında tahrip gücü yüksek ağır bombalar ve füzeler kullandı. Amacı halkı fena halde yıpratmak, yıldırmak, tamamen teslim olmaya zorlamak ve direniş güçlerini kara çarpışmalarında işgal ordusuna karşı duramaz hale getirmekti.
Bir hafta boyunca süren hava saldırılarından sonra Gazze halkını yıpratma ve direnme gücünü kırma konusunda istediği noktaya geldiğini zanneden işgal yönetimi büyük bir gürültüyle, tüm dünya medyasını harekete geçiren bir şov havasıyla kara saldırısını başlattı. Artık hesapların tuttuğu, Gazze'nin önce üçe parçalanacağı, sonra da HAMAS'ın tüm teşkilat yapısının dağıtılacağı ve işbirlikçi çetenin bölgede hâkimiyeti ele geçireceği sanılıyordu. Filistin'in Ergenekon Çetesi niteliğindeki Muhammed Dahlan çetesinin elemanları da leş kargaları gibi alarm durumuna geçmiş, işgalcilerin saldırılarının Gazze'de sonuç vermesini bekliyorlardı.
Kara saldırısının birinci haftasında işgalci yönetim vaziyeti gördü ve sonucun Lübnan'dakine benzer bir sonuca doğru gittiğini anladı. Onun hesabına ateşkes için diplomatik ataklar, siyasi girişimler kara saldırısının birinci, savaşın ise ikinci haftasının sonunda başlamıştı. Ama işgalci saldırgan devletin amacı Filistin direnişini, "tamam biz füze saldırısını ve direnmeyi durduruyoruz; işgal devleti de artık saldırılarına son versin" demeye zorlamaktı. Bir ayağı çukurda olan ve muhtelif hastalıklarla boğuşan Firavun Hüsni, Filistin direnişini böyle bir açıklamaya zorlamak için ne kadar uğraştı! Sürekli direnişçileri uyarıyor ve HAMAS'ın füzeleri durmadan İsrail saldırılarının durmayacağını söylüyordu. O, bu tür açıklamalarıyla öncelikle çatışmaların sürmesinden HAMAS'ı sorumlu tutmak için kamuoyunu yönlendirmek istiyordu. Bu arada işgalci Siyonist devlet hesabına aba altından sopa gösteriyor ve direnişçileri tehdit ediyordu. Asıl amacı ise gittikçe köşeye sıkışan işgalci Siyonist devletin imdadına yetişmek ve onu Lübnan'dakine benzer bir sonuçla karşı karşıya gelmekten, böylece iyice rezil olmaktan kurtarmaktı.
İşgalci saldırganların, savaşın üçüncü haftasına girmesiyle birlikte saldırının üçüncü merhalesini başlatacaklarını ve dairesini genişleteceklerini söylemeleri de sadece psikolojik bir ataktan ibaretti. Amaçları yine Filistin direnişinin "tamam, biz artık direnmeye son veriyoruz" demesini sağlamaktı. Bunu gerçekleştirebilmeleri durumunda, bir süre daha havadan ve karadan saldırıya, yıkıma, katliama devam edecek sonra da "amacımıza ulaştık" deyip güya uluslararası alanda sürdürülen diplomatik girişimlere ve yapılan çağrılara cevap vererek saldırıları durduracaklardı. O zaman, hedeflerini tam olarak gerçekleştiremeseler bile bir var oluş savaşını kazanmış olmanın rahatlığını yaşayacaklardı. Aynı zamanda Filistin direnişinin dize getirildiğini dünyaya ilan etmeleri için psikolojik zemin oluşacaktı.
Ama canları dâhil her şeylerini feda eden direnişçiler, işgalci saldırganın tehditlerini nazarı dikkate almadıkları gibi Firavun Hüsni'nin sözlerine de kulak asmadılar. Yüce Allah'ın emrine kulak verdiler:
"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size zafer versin ve mü'minler topluluğunun gönüllerini ferahlandırsın." (Tevbe, 9/14)
"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez." (Bakara, 2/190)
"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise Tağut'un yolunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 4/76)
Siyonist işgalci vahşette bütün sınırları aşmasına ve elindeki tüm imkânları kullanmasına rağmen askerlerinin birbiri ardından döküldüklerini, daha fazla zorlanmaları durumunda da gerek ordusunda gerekse yapay göçmen toplumunda ciddi bir patlama yaşanacağını anlayınca, Filistin direnişini "biz bıraktık" demeye zorlamakta ısrarın tüm şartların aleyhlerine dönmesine yol açacağını fark etti. Sonuçta kendileri için yasak gün olan bir Cumartesi başlattığı savaşı, 18 Ocak tarihinde yine bir Cumartesi günü bitirdiğini açıkladı. Dokuz askerini birden kaybettiği o gün güvenlik kabinesini topladı. Meseleyi enine boyuna tartıştı ve tek taraflı ateşkes ilan etmekten başka bir çözüm olmadığını anladı.
Bu da işgalci saldırgan karşısında masa başı pazarlıklarıyla elde edilemeyenlerin direnişle kazanılabileceğini gösterdi.
Ama direniş bitmiş değil. Bu bir ara zaferdir. Büyük zafer Siyonist tehdidin tümüyle ortadan kalktığı, Müslümanların güven ve huzur içinde Mescidi Aksa'da namaz kılabildikleri gün kazanılmış olacaktır. Durmak yok yola devam!
24 Ocak 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
Gazetemizin Dış Haberler servisinde uzun süre muhabir olarak görev yapan, muhtelif cephelerden haberler aktaran, geçen yıl da Arapça öğrenmek amacıyla Şam'a yerleşen kardeşimiz Âdem Özköse bugünlerde Gazze'de.
Âdem kardeşimiz Gazze'ye girmeyi başardıktan hemen sonra oradaki telefon numarasını bildirmek için beni aradı. Bu arada hissettiği havayı da aktardı. Siyonist vahşetin gerçekten büyük bir yıkım ve katliam gerçekleştirdiğini ama insanların moral yönden çok iyi olduklarını, bir zafer havasının görüldüğünü söyledi.
Bu, gerçekten çok önemliydi. Çünkü Siyonist saldırganın asıl amacı o insanları manevi yönden yıpratmak, morallerini yıkmaktı. Özellikle kalabalıkların bulunduğu noktaları hedef alarak çok sayıda insanı topluca katletmeye çalışması da bu amaç içindi. İlk saldırıyı öğrencilerin öğle çıkış saatlerine denk getirerek okul çıkışlarını hedef alması başlangıçta büyük bir katliam gerçekleştirerek karşı tarafın moralini çökertmek ve direniş gücünü kırmak içindi. Sonrasında da sıkça kalabalıkların bulunduğu noktaları hedef almasının amacı buydu. Ama on binlerce binayı çökertmesine rağmen o insanların morallerini çökertemedi. Tam aksine kendi askerleri moral çöküş yaşadılar ve işgal devleti korkudan altlarına kaçıran askerleri zorlamanın psikolojik patlamaya neden olacağını anladığı için tek taraflı ateşkes ilan etmekten başka bir çıkış bulamadı.
Âdem kardeşimiz Perşembe günü öğleden önce beni tekrar aradı: "Yanımda Nizar Reyyan'ın oğlu var; seninle konuşmak istiyor!" Bir anda şaşırdım. Önce "Nizar Reyyan'ın hayatta kalan çocuğu var mı?" diye düşündüm. Aile efradından 15 kişiyle birlikte şehit edilmişti. Demek ki varmış. Ağlarsam, onu da ağlatırım diye düşünerek kendime hâkim oldum. Bir süre konuşup duada bulundum ve taziyelerimi ilettim. Doğrusu, ne kadar üzüldüğünüzü düşünseniz de bizzat o acıyı yaşayanın ızdırabını hissetmeniz mümkün değildir. Yüce Allah inşallah bu ayrılığı sadece bir gurbet ayrılığı kılar ve buluşma mekânlarını cennet eyler.
Çok geçmeden Âdem tekrar aradı. Bu kez yanında Said Sıyam'ın oğlu olduğunu söyleyerek, konuşmamı istedi. Said Sıyam direnişin ve davanın önemli önderlerindendi. 21 yaşındaki oğlu Muhammed, kardeşi İyad ve kardeşinin bütün aile efradıyla birlikte şehit edilmişti. Bu şekilde ağır yaralar almış, yakınlarının birçoğunu kaybetmiş insanlara taziyede bulunmak da zor. Ama Allah'ın izniyle yine de dilimiz tutulmadı ve bir şekilde taziyelerimizi ilettik.
Âdem'in dile getirdiği bir husus da Gazze ahalisinin Türkiye halkına duyduğu sevgiydi. Türkiye'de gerçekleştirilen eylemler, gösterilen duyarlılık, yardım için başlayan seferberlik Gazze ahalisi için büyük bir moral ve güç kaynağı olmuş. Bu, doğal olarak büyük bir muhabbet ve ilgi oluşmasına vesile olmuş. Türkiye'yi kendilerine daha yakın görüyor, Türkiye toplumunu da kendilerinden bir parça gibi kabul ediyorlarmış. Biz de zaten eylemlerimizde "Hepimiz Filistinliyiz" demiştik. Allah'ın izniyle bu duygularımızı daha güçlendirmeli, Gazze'nin yeniden yapılanma seferberliğinde sürekli ön safta yer almalı, Filistin direnişinin elinden tutmalıyız. Filistin'deki direnişin burada da bir diriliş ve silkiniş vesilesi olduğunu unutmamalıyız.
Mazlum - Der İstanbul Şubesi Başkanı Sayın Ayhan Küçük'ün Gazze'den gönderdiği notlarda dikkatimi çeken bir husus vardı. İnsanların ferdi olarak yardım kabul etmediklerini söylüyordu. Yani yardımların yetkililere ve yardım kuruluşlarına teslim edilmesini, onların ihtiyaca göre dağıtım yapmasını istiyor, münferiden kabul etmiyorlar. Şiddetli bir savaştan çıkmış toplumun fertlerinin bunu başarabilmesi ne büyük bir onurluluktur!
Aynı zamanda, televizyonlara çıkıp Tel Aviv'deki dostlarıyla yaptıkları telefon görüşmelerine dayanarak giden yardımların HAMAS mensuplarına teslim edildiğini, onların da kara borsada sattıklarını ileri süren soysuzların yalanlarını suratlarına çarpması açısından son derece önemlidir. Birinci olarak halkın başındaki yöneticilere ve kendilerine yardımcı olan insanî yardım kuruluşlarına güvende hiçbir tereddüt yaşamadığını ortaya koyuyor. İkinci olarak da kimin daha çok ihtiyaçlı olduğunun tespit edilmesini ve onlara öncelik tanınmasını isteyen bir üstün ahlâk duyarlılığı gösteriyor. Allah'ın izniyle bu bilinç ve hassasiyeti koruyan toplumun ortaya çıkardığı direniş gücünün aşılması hiç de kolay olmayacaktır.
Sadece sivil kuruluşlar vasıtasıyla değil resmi kanallardan giden yardımların da, artık hiçbir yasallığı kalmamış işbirlikçi Abbas yönetimine değil halkın güven ve desteğini kazanmış meşru yönetime ve Gazze'deki insanî yardım kuruluşlarına teslim edilmesine büyük özen gösterilmelidir. İhtiyaçlı olan işbirlikçi Abbas değil, vahşi saldırının hedefi olan Gazze'dir. Abbas'ın daha önce kendisine teslim edilen paraları insanlara siyasi baskı yapmak amacıyla kullandığını, Gazze bölgesinde çalışan öğretmenleri "derslere girerseniz maaşlarınızı ödemeyiz" diye, doktorları "hastalara bakarsanız hesaplarınıza maaşlar yatırılmaz" diye tehdit ettiği unutulmamalı ve ona teslim edilecek yardımların amaca hizmet etmeyeceği bilinmelidir.