4 Şubat 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi
Siyonist işgal yönetimi, Gazze'ye yönelik saldırısını önemli hesaplarla başlattı. Bu hesaplarının tutması ve operasyonun amacına ulaşması için uzun süren hazırlıklar yaptığı gibi işbirlikçi rejimlerle irtibatını da güçlendirdi. İşbirlikçiler de hesaplarını operasyonun amacına ulaşacağı beklentisine göre yaptılar. Ondan dolayı açıklamalarını, çökertileceği beklenen direnişi ve onun temsilcilerini artık bir daha muhatap almayacakmış gibi yapıyorlardı. Sergiledikleri tavır ve izledikleri politika da bu beklentiye göre şekilleniyordu.
Fakat beklenenler olmadı. İşgal devleti hedeflediklerinin hiçbirini gerçekleştiremeden tek taraflı ateşkes ilan etmek zorunda kaldı. Ama şimdi, cephede şiddeti sınırsız uygulamak, hareket eden her şeye ateş ederek cinayetler işlemek, kalabalıkların bulunduğu noktaları kasten hedef alarak katliamlar gerçekleştirmek, savaş suçları listesine alınan bütün fiilleri işlemek suretiyle düzenlediği saldırılarla elde edemediğini masa başında elde etmeye çalışıyor. Bu pazarlıklarında da yine işbirlikçi rejimleri devreye sokmuş durumda ve onların baskı politikalarından yararlanmak istiyor.
Siyonist işgal rejiminin bu tür oyunları ve numaraları yeni değil. Dolayısıyla Filistin direnişi bu numaraları yeterince tanıyor ve Allah'ın izniyle artık bu oyunlara gelmeyecek. İşbirlikçi rejimlere prim kaptırmayacak ve cephede vermediğini masa başı numaraları karşısında vermeme konusundaki kararlılığını da koruyacak.
Filistin direnişinde kilometre taşı vasfı taşıyan önemli olaylardan biri 1936 boykotudur. Bu boykotun başlangıçtaki amacı Filistin topraklarına Yahudi akınının durdurulmasıydı. 1933'te Avrupa'da Nazi fırtınası esmeye başlayınca uluslararası Siyonist örgütlerin yönlendirdiği Yahudi kalabalıklar Filistin'e akın etmeye başladı. Bu göç Filistin'in geleceği için korkutucuydu. O zaman bölgeyi işgal altında tutan İngiliz yönetimiyle göçün durdurulması için birçok kez görüşüldü. Ama İngiliz yönetim sürekli istenenleri kulak ardı etti. Çünkü Filistin'i işgal etmelerinin amacı da zaten bölgeye Yahudi akınını sağlamak ve Avrupa toplumları için sorun kaynağı olan bu azınlığı Filistin'e nakletmekti. Teşvik yoluyla başaramadıkları göçü Hitler fırtınasıyla başarmışlardı. Tam da tren rayına oturmuşken hesapları bozmak işlerine gelmiyordu.
Bunun üzerine Filistin halkı Kudüs Müftüsü Emin el-Huseyni'nin öncülüğünde geniş çaplı bir grev başlattı. Altı ay süren grev karşısında İngiliz işgal yönetimi artık tahammül edemeyeceğini anladı ve eylemcilerin isteklerini kabul etme noktasına geldi. Eylemin öncüleri ise ibreyi yükselterek İngiliz işgalciler bölgeden çıkarılıncaya kadar yola devam kararı aldı. Ama öbür yandan işgalciler bölgedeki işbirlikçileri devreye sokarak, Yahudi göçünü durdurma sözü verip eylemin sona erdirilmesini istedi. Müftü Emin el-Huseyni işgalcilerin sözlerinde durmayacaklarını hatırlatarak greve devam edilmesini istedi. Ama işbirlikçilerin numaraları etkili oldu ve bazıları; "Bizim amacımız Yahudi akınını durdurmaktı, bu da kabul edildi. İngiliz işgalini sona erdirmek kolay değil ve uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirir" dedi. Çünkü "arabulucu" diye devreye giren işbirlikçiler kendilerine bunu telkin ediyorlardı ve bu telkinin etkisinde kalmışlardı. Böylece boykot kırıldı. Ama İngiliz işgalciler sözlerinde durmadılar. Direnişe öncülük edenlerin birçoğunu çöl hapishanelerine attılar. Bazıları da kaçmak zorunda kaldı. Yahudi göçü de aynen kaldığı yerden devam etti. "Arabulucular" ise İngiliz işgal yönetiminin taahhüdünü takip için herhangi bir şekilde müdahil olmadılar.
Benzer bir oyunu 1948'de Siyonist devletin kuruluşunun ilanından sonra oynadılar. Mücahitler, Siyonist terör örgütlerinin "İsrail" diye ilan ettiği bölgenin önemli bir kısmını onlardan kurtardılar. Ama bölgedeki işbirlikçi rejimler olaylara müdahale ederek mücahitlere; "Biz düzenli ordularla devreye girdik, siz ise milis güçlersiniz. Kontrolünüzdeki bölgeleri askerlerimize bırakın hem himaye etsin, hem de Siyonistlerin elindeki bölgelere yönelik operasyonlarda üs olarak kullansınlar" dediler. Direnişçilerin bazıları bu telkinlere kandı. Diğerlerine karşı da güç kullanıldı. Sonra işbirlikçi rejimlerin askerleri kontrol altına aldıkları bölgeleri "yenildik" numarasıyla Siyonistlere bıraktılar. Böylece Siyonist terör örgütlerinin kontrolüne bırakılan alan daha da arttı.
Aynı numaraların bugün de Firavun Hüsni ve diğer işbirlikçiler vasıtasıyla uygulanmasına çalışılıyor.
5 Şubat 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
İşbirlikçi rejimlerin Filistin davasına ihanetleri ne yazık ki muhtelif şekillerde ama kesintisiz olarak devam etmiştir. Birinci intifada sebebiyle, Filistin halkının kitlesel direnişi karşısında köşeye sıkışan işgalci Siyonist devleti düzlüğe çıkarmak için devreye girmeleri ve masa başı oyunlar oynamaları da Filistin davasına yönelik ihanetlerinin en önemlilerinden biridir. Fakat biz bugünkü yazımızda söz konusu ihanetlerinden ziyade bugün oynamaya çalıştıkları oyunlardan söz etmek istiyoruz.
Mısır rejimi bu sıralarda Kahire'de yürüttüğü oyunlarla Filistin direnişini Siyonist işgalcilerin istediği çizgiye çekmek için elindeki baskı araçlarını kullanmaya çalışıyor. Böylece işgalci Siyonist devletin bütün askerî gücünü devreye sokmasına, şiddeti son raddesine kadar kullanmasına, vahşette sınır tanımayan saldırılar gerçekleştirmesine rağmen cephede elde edemediğini Mısır rejimi masa başı oyunlarla ve baskı araçlarıyla alıp işgalci Siyonist devlete vermek istiyor.
Mısır'daki Firavun rejiminin Rafah sınır kapısını yeniden kapatma kararı alması, tünellerle ilgili arama çalışmalarını yoğunlaştırması ve tespit edebildiği çıkış noktalarını bombalaması cephede savaşı kaybeden Siyonist işgal yönetimini kurtarmaktan, düzlüğe çıkarmaktan başka bir amaç taşımıyor.
Bundan dolayı Mısır rejimi her ne kadar kendini "arabulucu" olarak lanse etse de gerçekte böyle bir fonksiyon icra etmeye lâyık değildir. Çünkü "arabuluculuk" yapmak isteyenin öncelikle, haksızlığa uğratılan tarafın hakkını arama çabası göstermesi gerekir. Bunu yapamıyorsa en azından "tarafsız" olması şarttır. Mısır rejimi ise tarafsız olmadığı gibi zulmeden, gadreden tarafın yanında yer alıyor. Zulmeden, gadreden taraf zaten aşırı güç kullanıyor. Onun yanında yer almak haksızlığa uğrayan taraf üzerindeki baskı ve şiddetin artırılması sonucu doğurur. Bu durumda Mısır yönetiminin "arabulucu" sıfatıyla devreye girmesi haksızlık eden tarafın bileğinin güçlendirilmesi demektir. Oysa yapılması gereken haksızlığa, zulme uğratılan tarafın bileğinin güçlendirilmesidir.
Filistin direnişi adına yapılan açıklamalarda da Mısır'ın tarafsız bir arabulucu olmadığı, dolayısıyla Filistin tarafının onun yerine Türkiye'nin arabuluculuğunu tercih ettiği dile getirildi. Fakat Siyonist işgal devleti Türkiye'nin değil Mısır'ın "arabuluculuk" yapmasında ısrarlı davranıyor. Sebebini tahmin etmek zor değil. Mısır yönetimi aynı zamanda Gazze üzerindeki ablukanın devamını sağlama imkânlarını, Rafah sınır kapısını kontrol etmesini, Arap Birliği teşkilatı üzerindeki etkisini ve buna benzer unsurları kendini zorla "arabulucu" kabul ettirmede baskı araçları olarak kullanıyor.
Bu durum karşısında Mısır rejiminin baskı gücünü zayıflatmak gerekir. Dün Siyonist işgal yönetimine karşı gerçekleştirilen eylemler ve tepkiler sonuç verdi. Bugün Siyonist rejim, Mısır'ın elindeki sopaları kullanıyor. Dolayısıyla o sopaları kırmak için bir şeyler yapmak gerekir. Bunun için önce Mısır rejiminin çirkin yüzünü, ihanetini, Filistin davasına yaptığı haksızlıkları, Filistinlilere yönelik zulümlerini ifşa etmeliyiz. Bugün Mısır rejiminin bir "arabulucu" değil işgalci Siyonist rejimin yanında saf tutan baskı gücü olduğunu her fırsatta gündeme getirmeli, insanlarımızı bu konuda bilgilendirmeliyiz. Sonra da Mısır rejiminin baskı uygulamalarına yönelik tepkileri artırmalı, bu tür tepkilere her fırsatta destek vermeliyiz.
Filistin Gönüllüleri tarafından Mısır rejiminin ihanetlerine, hilelerine ve oyunlarına karşı tepkiler ortaya konması için çalışılıyor. Bugün Türkiye'de Filistin'le dayanışma için birçok platform, komisyon vs. oluşturuldu. Bunların tümü Mısır'ın Türkiye'deki temsilciliklerine tepkilerini iletmeli, bu tepkilerini kamuoyu nezdinde de ortaya koymalılar.
Filistin direnişi Allah'ın izniyle büyük fedakârlıklar göstererek cephe savaşını kazandı. Ama çağdaş Firavun rejiminin sopalarının gösterilmesi suretiyle yürütülen savaşa karşı verilecek mücadele daha çetin bir mücadele olacaktır. Eğer bu mücadele başarıyla sonuçlanamazsa cephede kazanılmış zafer de geri alınmış olacaktır.
Mısır rejiminin, Rafah sınır kapısını kapatarak Kerem Ebu Salim kapısının kullanılması için dayatma yapması masa başı savaşını İsrail hesabına kazanmak için başvurduğu çok tehlikeli ve sinsi bir oyundur.
Bu arada çağdaş Firavun'un adamlarının, insanlarımızı kandırmak için çirkin yalanlardan yararlanmaya ve bu yolla kafaları bulandırmaya devam ettiklerini görüyoruz.
6 Şubat 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Mısır'daki dikta rejiminin Gazze'ye yönelik baskıda işgalci Siyonist devletin yanında yer aldığı, ona çeşitli şekillerde yardımcı olduğu artık bütün açıklığıyla görülüyor. Bundan dolayı da tüm İslâm âleminde halkların tepkisiyle karşı karşıyadır. Ne var ki bir yandan bu ihaneti yaparken öbür yandan kendini haklı çıkarmak için çeşitli çarpıtmalara, yalanlara ve saptırmalara başvuruyor. Ama bu yalanlar için artık "bayat" da diyemiyoruz. Bayat olsa belki biraz yanına yaklaşılır. İyice koktuğundan yanına da yaklaşılmıyor.
Mısır'daki dikta rejiminin Rafah kapısıyla ilgili iddialarını teker teker ele aldığınızda karşınıza çıkan çelişkiler bile onların yalanlarını, sahtekârlıklarını açığa çıkarmaya yeter. Buna rağmen yine kendilerinin kabahatli olmadıklarına insanları inandırabilmek için muhtelif dayanaklar bulmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki onların bu tutarsız iddialarının ve yalanlarının muhtelif medya organları vasıtasıyla Türkiye kamuoyuna taşındığını, hadisenin arka planı hakkında yeterince bilgi sahibi olmayanların da etkilenebildiklerini görüyoruz.
Mısır, Rafah kapısını açmamakta önce 2005 anlaşmasına dayanıyordu. Bu anlaşmanın bir yıllık olduğu ve artık geçerliliğinin kalmadığı gerçeği yüzüne çarpılınca ağız değiştirdi. Filistin'de meşru yönetimin Mahmud Abbas yönetimi olduğunu ve kapının açılması için onun adamlarının Filistin tarafını kontrol etmeleri gerektiğini ileri sürmeye başladı. Oysa Filistin'de halkın seçtiği meşru hükümet İsmail Heniyye hükümetidir ve o da Rafah kapısının kontrolünde Abbas'la ittifakı reddetmiyordu. Eğer reddeden Abbas ise bir kişinin ihaneti ve dayatması gerekçe gösterilerek bir buçuk milyon insan açlığa, ilaçsızlığa mahkûm edilemez.
Sonra Mısır tekrar gerekçesini değiştirdi ve kapı konusunda uluslararası prosedüre uymaları gerektiğini söyleyerek dış baskılara maruz kaldıklarını ima etmeye çalıştı. Çok geçmeden Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu'l-Gayt çok farklı bir iddia ortaya attı ve kendilerinin dış baskılara boyun eğdikleri için değil HAMAS yönetimini istemedikleri için kendi iradeleriyle ambargoya destek verdiklerini, kapıyı da bu sebeple açmadıklarını söyledi. İşte bu söz büyük ölçüde doğruydu. Fakat Ebu'l-Gayt bu sözleri söylerken muhtemelen işgal devletinin düzenleyeceği saldırıda HAMAS'ın tamamen bitirileceğini ve onunla bir daha muhatap olmayacaklarını umuyordu. Ama umduğu olmadı.
İşgalcilerin saldırılarının başladığı günlerde Mısır, Rafah kapısını yaralıların çıkarılması için açtığını duyurdu. Hemen ardından da bir karalama kampanyası başlatmak için kapıyı açmalarına rağmen HAMAS yönetiminin yaralıların çıkmasına izin vermediğini iddia etti. Oysa bu tamamen iftiraydı. Yaralılardan bazılarının durumu ağır olduğu için bir yere nakledilmeleri mümkün değildi. Diğerlerinin nakil işini de saldırılar yavaşlatıyordu. Kapının açıldığının açıklanmasından birkaç saat sonra da yaralılar çıkış için getirildiğinde Mısır yönetimi yeniden zorluk çıkarmaya başladı. Yerinde hizmet etmek isteyen doktorların girişine ise hiç izin vermedi.
Ne kadar ilginçtir ki olay yerinde bütün bunlar yaşanırken Mısır'ın Türkiye'deki temsilcisi kendisiyle yapılan röportajda, ülkesinin aslında Rafah kapısını genelde açık tuttuğunu fakat çok sık İsrail saldırısına uğradığından zaman zaman onarım ve düzenleme için kapatmak zorunda kaldığını iddia edebiliyordu. Çünkü biliyordu ki o günlerde Türkiye halkı bu kapının kapalı tutulmasından dolayı Mısır'a kızgındı ve gerekçe diye ileri süreceklerinin hiçbiri inandırıcı olmayacaktı. O da kapıyı aslında çoğunlukla açtıkları yalanına başvurmuştu.
Hüsni'nin danışmanı ise, kendilerinin aslında Filistin'in iyiliğine çalıştıklarını, Rafah kapısını da açmak istediklerini ama açtıkları zaman hemen İsrail'in bombaladığını o sebeple açmanın bir yararının olmadığını söyledi. Şu işe bakın ki işgalci kapıyı bombalıyormuş da o yüzden açamıyorlarmış! Kapıdan çıkışta bombalara hedef olmasınlar da içeride işgal devleti istediği gibi üzerlerine bomba yağdırsın!
Baskılar üzerine kapıyı kısmen açmak zorunda kalan Mısır yönetimi 5 Şubat'tan itibaren tekrar kapattığını açıkladı. Gerekçesi ise gülünç: "Biz yaralılar için açmıştık onlar da geri döndüler, artık gerek kalmadı." Yani Gazze'de her şey yoluna girdi, bütün yaralılar sağlığına kavuştu, tıbbi malzemeye ihtiyaç kalmadı, yıkılan onca bina yeniden inşa edildi, dolayısıyla kapılara da ihtiyaç kalmadı!
Böylesine saçma yalanlarla insanları aldatmaya çalışanların muhataplarını aptal zannetmeleri gerekir.
7 Şubat 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi
İşbirlikçi Mısır rejiminin Rafah sınır kapısı hakkında söylediklerinin tümünü yerin altındaki tüneller yalanlıyor. Başka hiçbir delil olmasa bile sadece tüneller çağdaş Firavun'un Siyonist işgal devletiyle işbirliği ve onun ambargosunu daha etkili hale getirme amacıyla Rafah sınır kapısını kapattığını belgelemeye yeter.
Şimdi de ateşkes görüşmelerinde tünelleri pazarlık konusu yapıyorlar. HAMAS Siyasi Birim üyesi Muhammed Nasr, ilgili açıklamasında meseleyi güzelce izah etti: "Siz bu insanlara yerin üstünü kullandırmazsanız, onlar da mecburen altını kullanacaklardır. Aksi takdirde yaşadıkları topraklarda toplu ölüme terk edilmiş olacaklar."
Zaten işgal devletinin ve onunla işbirliği içindeki rejimlerin amacı da buydu. Gazze'de açık hava hapishanesine kapatılmış bir buçuk milyon insanı füze, bomba ve mermi sarfiyatı yapmadan katletmek istiyorlardı. Bu amaçla ambargoyu çok katı bir şekilde uygulamak, bir şişe su geçirilmesine bile izin vermemek istediler. Bölge ahalisi yerin altından delikler açarak kendine yiyecek ve içecek temin edince de rahatsız oldular.
Şimdi "silah geçirilmesini" bahane ederek tünellerin kapatılmasını istiyorlar. Tabii Filistin direnişinin kararlı mücadelesi karşısında Gazze'ye girmeyi başaramayan işgalci Siyonist devlet onun silahından da artık ciddi şekilde korkuyor. Ama Firavun'la işbirliği yaparak tünelleri kapattırmak istemesinin asıl amacı ambargonun daha etkili olmasını sağlamak ve yeri geldiğinde yüz binlerce insanı yavaş ölüme terk edebilmek.
Firavun rejimi Rafah sınır kapısını sadece Gazze ahalisinin boğazını sıkmak amacıyla değil aynı zamanda eşkıyalıkta değerlendiriyor. Kahire'deki ateşkes görüşmelerine katılan HAMAS heyetinin Rafah kapısında durdurulması, valizlerinin aranması ve heyet üyelerinden Eymen Taha'nın valizinde bulunan paraya el konması işte böyle bir eşkıyalıktır. Gazze'de sergilenen vahşette Siyonist işgalcilere utanmadan yardım eden Hüsni'nin Rafah sınır kapısına yerleştirdiği eşkıyaları, mağdur insanlara götürülen yardımları da gasp etti.
Eşkıya Hüsni bunu ilk kez yapmıyor. Daha önce Bosna - Hersek Müslümanlarına yardım amacıyla toplanan paralara da benzer şekilde el koymuştu. Yardım kampanyasının sürdürüldüğü sırada engel çıkarmayan Eşkıya Hüsni, aktarılması esnasında "bu paralar izinsiz toplandı" diyerek el koydu.
Ellerini açmış "Ya Rabb! Bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder" diye yalvaran, gözlerinden oluk oluk yaşlar akan yetimlerin mallarına el koyabilecek kadar katı yürekli bir eşkıyanın geçmişin kefen soyucularından ne farkı olabilir? Kefen soyucular mezarları açıp ölülerin üzerindeki bezleri gasp ediyorlardı. Eşkıya Hüsni evleri yıkılmış perişan ailelerin, anne ve babalarını kaybetmiş kimsesiz yavruların yaralarına merhem olacak yardım mallarını gasp ediyor.
İşgal devletinin başındaki Olmert'le Eşkıya Hüsni'nin bir farkı var mı? Biri yetim bırakıyor, diğeri o yetime götürülen yardımı gasp ediyor. Üstelik bu işi organize bir şekilde, yardımlaşarak ve haberleşerek yapıyorlar.
Eşkıya Hüsni'nin adamlarının Rafah sınır kapısında yetim mallarını gasp ettiği saatlerde Olmert'in deniz korsanları da Lübnan'dan tıbbi malzeme ve gıda yardımı getiren Kardeşlik Gemisi'ni rehin almışlardı. Şu işe bakın ki Somalili korsanlar bir gemi rehin aldığında dünya ayağa kalkıyor, ama Siyonist işgal devletinin korsanları rehin alırsa kimsenin kılı kıpırdamıyor!
Yine aynı saatlerde Eşkıya Hüsni'nin adamları İran'ın Gazze'ye gönderdiği insanî yardımları taşıyan bir geminin Ariş limanına yanaşmasını engelledi.
Gazze ahalisi de işte böylesi bir eşkıyalığın ve korsanlığın arasında sıkışmış durumda. Bir tarafta Siyonist korsanlar ve saldırganlar, öbür tarafta Eşkıya Hüsni'nin adamları. Dünyanın da çivisi çıkmış. Eşkıyalar ve korsanlar "meşru yönetim" sayılırken hayatlarını sürdürmek için kullanacakları zorunlu ihtiyaç maddelerini yerin altından, tünellerden geçirmeye zorlanan zavallı insanlar "kaçakçılık" yapmış oluyorlar.
Peki, Gazze ahalisini bu hal üzere bırakacak mıyız? Bu, insanlık için büyük bir ayıp değil midir? Eşkıya Hüsni, Rafah sınır kapısında yetim mallarını gasp ediyor diye biz de o yetimleri perişan, kimsesiz halde mi bırakacağız? O yetimleri Eşkıya Hüsni'nin adamlarının pençesinden kurtarmamız gerekmiyor mu?
Bugünkü yazımızda aslında işbirlikçiliğin arkasında duran niyete ağırlık vermeyi düşünüyorduk. Ama Eşkıya Hüsni'nin yetim mallarına el koyması sebebiyle bu cihete ağırlık verme ihtiyacı duyduk ki bu konuda yaptığımız yorum da arka plana kısmen ışık tutmaktadır.