12 Şubat 2009 Perşembe, Vakit gazetesi
Siyonist devlette erken genel seçimler gerçekleştirildi. Seçimlerin sonuçlarının tahlilini inşallah yapacağız. Ancak önce bu devletin genel çerçevesi ve devlet yapısı hakkında özet bir bilgi vermeyi faydalı görüyoruz.
Birinci olarak, İsrail bir işgal devletidir. Dolayısıyla burada "İsrail" isimlendirmesinin işgal altındaki Filistin toprakları için değil bu topraklar üzerinde kurulmuş gayri meşru Siyonist hâkimiyet için kullanılması gerektiğini bir kez daha hatırlatalım. Bu, İslâmî duyarlılık ve bilinç sahibi herkes için bir ilke olmalı.
İkinci olarak, İsrail ırkçı bir devlettir. Yahudilik bir din olduğu gibi aynı zamanda bir ırktır. Çünkü Yahudi soyundan gelmeyenler bu dine kabul edilmezler. İsrail de, Yahudi ırkının üstünlüğü anlayışına dayanan Siyonizm ideolojisi üzere kurulmuştur. Nitekim daha önce BM kararlarında Siyonizmin bir tür ırkçılık olduğu belgelenmişti. Ancak Siyonizmin ve İsrail'in çizgisinde bir değişiklik olmadığı halde eski ABD başkanı Baba Bush'un özel gayretleriyle BM'nin ilgili kararları iptal edildi. Bu kararların iptal edilmesi tamamen siyasi hesaplardan kaynaklanıyordu. İsrail'in ve Siyonizmin ırkçı kimliği ise devam ediyor.
Üçüncü olarak, İsrail bir hukuk devleti değildir. Çünkü uluslararası hukukta ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde işkencenin bir insanlık suçu olduğu belirtildiği ve her çeşidi yasaklandığı halde, İsrail Filistinlilere işkence yapılmasını yasallaştırmıştır. İsrail yasalarının Filistinlilere işkence yapılmasına izin vermesi İsrail'in hukuk devleti olmadığını kanıtladığı gibi ırkçılığına da delil teşkil ediyor. Öte yandan, metninde ırk ayrımı olmayan yasaların da uygulanmasında ırk ayrımcılığı yapılmaktadır. Örneğin Filistinlilerin Yahudilere yönelik eylemleri en ağır cezalara çarptırılırken, Yahudilerin onlara yönelik saldırıları çoğunlukla cezasız kalıyor.
Dördüncü olarak, İsrail asker devletidir. Her ne kadar, İsrail devletinde normal yönetim sivil olarak görünse ve sivil yönetim on yıllık aralarla veya 28 Şubat'larla bölünmese de İsrail yapı itibariyle bir asker devletidir. Çünkü İsrail orduda görev yapmayan, Yahudi kökenli bütün vatandaşlarını yedek asker olarak görür. Sivil Yahudilerin yüzde yetmişten fazlası silahlıdır. Üstelik onların sahip oldukları silahlar sadece av tüfeği veya tabanca değil savaşlarda kullanılan uzun menzilli silahlardır. İsrail, varlığını ve saltanatını da askeri gücüne dayandırır.
Beşinci olarak, İsrail bir din devletidir. Her ne kadar, bazı Ortodoks Yahudiler İsrail'i itikadi yönden reddediyor ve bu devletin Tevrat'ta vaadedilen devlet olmadığını söylüyorlarsa da bu itikadi bir ihtilaftan kaynaklanıyor. Bu ihtilaf Yahudi şeriatının ilkelerinin devlet yapısında ve yasal uygulamalarda esas alınmasına engel değildir. Nitekim vakıa da böyledir. Ancak Yahudi şeriatı ırk ayrımına aykırı bir hüküm içermediğinden hatta Yahudi ırkını üstün ırk saydığından İsrail'in ırkçı kimliği bu şeriatta da kendine dayanak bulur.
Altıncı olarak, İsrail parlamenter bir devlet olmakla birlikte, bu devlette parlamenter demokrasinin nimetinden birinci derecede Yahudi kökenliler yararlanır. Gerçi "yeşil hat" içinde kalan bölgedeki bir buçuk milyon Filistinli nüfus "İsrail vatandaşı" sayılıyor ve ergenlik çağına erenlerin seçme ve seçilme hakları var. Ancak bu tamamen göstermeliktir ve söz konusu nüfusun temsili açısından fazla bir anlam taşımaz.
Yedinci olarak, İsrail sınırları belirlenmemiş bir devlettir. Siyonizm ideolojisi "Büyük İsrail" emeli üzere şekillendiğinden, İsrail işgal devleti sınır konusunu sürekli esnek tutmaktadır. Filistin topraklarında her ne kadar "yeşil hat" diye bir sınır söz konusu ise de Siyonist işgal bu hattın dışına taştığından ve "yeşil hat" dışında İsrail vatandaşı sıfatı taşıyan pek çok yerleşimci bulunduğundan bu resmi bir sınır niteliği taşımaz. Bugün için Siyonistlerin "Büyük İsrail" emellerinin önündeki engel Filistin direnişidir. İşgal güçleri bu direnişi aşamadıklarından bugün için var olan İsrail'i korumanın telaşı içine düşmek zorunda kalmış ve "Büyük İsrail" emellerini rafa kaldırma ihtiyacı duymuşlardır. Ama direnişi aşabilirlerse o emellerini yeniden canlı hale getireceklerdir. Bu sebeple Filistin direnişi tüm İslâm ümmeti açısından savunma çizgisini korumaktadır. İslâmî camiadan da birçoklarının hâlâ bu direnişi anlayamadıklarını ve faydasız ya da gereksiz gördüklerini müşahede ediyoruz. Demek ki Filistin davasının ve direnişinin önemini anlatmak için bizim daha epey mesafe kat etmemiz gerekiyor.
13 Şubat 2009 Cuma, Vakit gazetesi
Siyonist işgal devleti parlamentosunun yeni üyelerinin belirlenmesi amacıyla 10 Şubat 2009 tarihinde genel seçim yapıldı. Bu seçimlerde oy kullanacak kayıtlı 5 milyon 279 bin seçmen bulunduğu haberlerde dile getirilmişti. Biz de önce bu sayıyla ilgili bazı hususlara dikkat çekmek istiyoruz.
Resmi kayıtlarda "İsrail nüfusu"na kayıtlı olanların sayısı 7 milyonun biraz üstündedir. Kayıtlı seçmen sayısı da işte bu nüfus içinde yasal olarak oy kullanma hakkına sahip olanların sayısı.
Söz konusu yedi milyon nüfusun bir buçuk milyonunu işgalci Siyonistlerin resmi kayıtlarında kendilerine "İsrailli Arap" denilen Filistinli nüfus oluşturuyor. Bunlar, 1948'de işgal edilmiş bölgede yaşayan Filistinli nüfusu oluşturuyor ve bir önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere onların da oy kullanma hakları var.
Kalan beş buçuk milyon kişi ise normalde İsrail nüfusuna kayıtlı Yahudilerden oluşuyor. Ancak onların tümü 1948'de işgal edilmiş bölgede veya 1967'de işgal edilmiş bölgedeki Yahudi yerleşim merkezlerinde yaşamıyor. Bunların basite alınamayacak sayıda bir kısmı Filistin topraklarını terk ederek, başta ABD ve Kanada olmak üzere muhtelif Batı ülkelerine göç etti. Ancak Siyonist devlet Filistin topraklarında yaşayan Yahudi nüfustaki azalmayı ve nüfus oranının Yahudiler aleyhine sürekli değiştiğini gizlemek amacıyla göç eden Yahudileri "İsrail nüfusu"ndan silmiyor. Örneğin Kudüs'te yaşayan bir Filistinli bir yıl bu şehirle irtibatını kesse Kudüs nüfusundan kaydı silinir. Yine Kudüs'te yaşayan Filistinli bir hamile kadın akrabalarını ziyaret için el-Halil'e gittiği sırada doğum yapsa çocuğu, Kudüs dışında dünyaya geldiği için Kudüs nüfusuna kaydedilmez. Ama bin bir teşvikle Kudüs'e iskân edilen bir Yahudi kadın Kanada'ya göç etse, bir daha o bölgeye uğramasa, bütün çocuklarını da Kanada'da doğursa kendi kaydı silinmeyeceği gibi çocukları da İsrail nüfusuna kaydedilir.
Gerek "İsrail" diye gösterilen ve bizim "1948 bölgesi" dediğimiz Filistin topraklarında gerekse 1967'de işgal edilmiş bölgedeki Yahudi yerleşim merkezlerinde fiilen ikamet eden toplam "İsrailli nüfus"un 4 - 4.5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu itibarla oy kullanma oranının % 65 civarında çıkmasının sebeplerinden biri göçmenlerin önemli bir kısmının işgal altındaki toprakların dışında yaşıyor olmasıdır. Diğer önemli sebep ise "İsrail nüfusu"na kayıtlı Filistinlilerden İslâmî hareket mensuplarının işgal yönetimi parlamento seçimlerini boykot etmesidir. Bu iki sebebi göz önünde bulundurduğumuzda, fiilen işgal altındaki topraklarda ikamet eden Yahudi göçmenler arasında oy kullanma oranının yüzde doksanın üstünde olduğu anlaşılır ki bu da kitlenin sandığa ilgisi açısından önemli bir orandır.
Bilindiği üzere Siyonist işgalcilerin seçim yatırımları her keresinde olduğu gibi bu sefer de saldırıyla, Filistinlilerin kanlarının dökülmesiyle, bebeklerinin katledilmesiyle, evlerinin yıkılmasıyla, arazilerinin tahrip edilmesiyle, hayvanlarının topluca imha edilmesiyle gerçekleştirildi. Seçim sonuçlarını da siyasi partilerin bu konuda sergiledikleri tutum belirledi.
Tzipi Livni'nin Kadima Partisi'nin seçimlerden birinci çıkmasının bizim gördüğümüz kadarıyla iki önemli sebebi var. Birincisi Livni'nin şiddet söylemine büyük ağırlık vermesi ve hükümetini saldırıya zorlayan kişi olarak anılması. İkincisi de saldırıların hedefine ulaşamamasında sorumluluğu üstüne alan kişi olmaması. Çünkü saldırıya teşvik eden hatta zorlayan Livni, saldırıyı organize eden ise Savaş Bakanı ve aynı zamanda İşçi Partisi'nin Genel Başkanı Ehud Barak oldu. Dolayısıyla zorlamanın meyvesi Livni'ye, başarısızlığın puanı ise Barak'a verildi. Bu yüzden Livni'nin partisi birinci çıkarken, normalde en azından ikinci çıkması beklenen İşçi Partisi dördüncülüğe düştü.
Netanyahu'nun oylarındaki artışın da iki sebebi var: Birincisi onun da şiddet söylemine ağırlık vermesi ve bu konuda önemli vaatlerde bulunması. İkincisi de muhalefette olmanın avantajları.
Avigdor Liberman'ın liderliğindeki "İsrail Evimiz" adlı partinin yükseliş gerçekleştirmesinin ve İşçi Partisi'nin önüne geçmesinin sebebi de şiddet söylemine, saldırganlığa ve tehdide ağırlık vermesidir.
Bütün bunlar gösteriyor ki İsrail seçimlerinin sonucunu, şiddet, savaş, kan, saldırganlık, katliam ve yıkım belirlemiştir. Bu durum Siyonist işgal yönetiminin kitlesel tabanında "sivilliğin" ne anlama geldiğini anlamakta zorlananların belki biraz düşünmelerine, gerçekleri görmelerine vesile olacaktır.
Parlamentodaki paylaşım hükümetin kurulması için en az üç parti ittifakını gerektiriyor. Muhtemelen bu Kadima, Likud ve "İsrail Evimiz" adlı partiler arasında oluşabilir. Bu konudaki değerlendirmelerimizi de bir başka yazıya bırakalım.