Şubat 2009, Ribat dergisi
Ne yazık ki dünya kamuoyu ve tabii bu arada Türkiye kamuoyu uluslararası Siyonizme hizmet eden medya organları tarafından sürekli yanıltıldı. Filistin toprakları uluslararası emperyalizmin beslediği ve himaye ettiği işgalci Siyonist devlet tarafından kirletildiği gibi Filistin davası da muhtelif iftiraların, çarpıtmaların ve haksızlıkların mağduru oldu. İnsanlarımızın bir kısmının hâlâ Filistin meselesine yanlış bir pencereden bakmasının sebebi işte bu yanıltmadır.
İşgalci Siyonist devletin Gazze'ye yönelik saldırısının başlangıç döneminde bu çarpıtma ve yanıltma faaliyetinin muhtelif medya organları tarafından oldukça etkili bir şekilde yürütüldüğünü gördük. Bu itibarla meseleye doğru bir pencereden bakılması için önce doğru teşhis konması gerekir.
Bir yandan vatanın insanın namusu mevkiinde olduğu görüşünü savunurken öbür yandan işgal edilmiş vatanlarını kurtarmak için mücadele edenleri haksız göstermek, "onlar da rahat dursalardı canım!" diyerek mahkûm etmek, rahat durmadıkları iddiasıyla onlara vahşice saldıranların aslında bir müdafaa operasyonu gerçekleştirdikleri kanaati oluşturmaya çalışmak zulmün borazanlığını yapmaktan öte bir şey değildir.
Şunu öncelikle ifade edelim ki Filistinli kendi vatanını, hukukunu ve namusunu savunduğu, özgürlüğüne kavuşma mücadelesi verdiği için haklıdır. Rahat durmamak, işgalciye karşı mücadele etmek onun en doğal hakkıdır. En basit örnek olarak senin çocuğunun boğazını sıkan birinin yaptıklarını tiyatro seyreder gibi seyredecek değilsin. Mutlaka o çocuğunu kurtarmak için bir şeyler yapma ihtiyacı duyarsın. Bir şeyler yaptığın için haksızlığa uğratılırsan birilerinin kalkıp da "sen de rahat dursaydın; niye kalkıp da çocuğunun boğazını sıkan kişiye müdahalede bulundun?" demeye hakkı olamaz.
Filistinlinin çocuklarının boğazı her zaman sıkılıyor. Ağaçları sökülüyor. Ekin tarlaları yakılıyor. Yaşadığı beldenin kapıları her taraftan kapatılmış, insanlar içeride ilaçsız ve yiyeceksiz yaşamaya mahkûm ediliyor. Geçit noktalarında sürekli eziyete maruz bırakılıyorlar ve kendilerine hakaret ediliyor. İnsanları Filistinlilere işkenceyi yasallaştıran ve fiilen uygulayan bir vahşi yönetimin zindanlarına atılıyor. Bunların hepsinin de ötesinde kendisinin namusu sayılan vatanı işgal edilmiş, bütün insanî değerlerden soyutlanmış vahşi bir işgalci tarafından sürekli kirletiliyor.
Bu durumda işgalciye karşı mücadele etmek onun hakkıdır. Fiili mücadeleyi başlatan taraf olsa bile bunda haklıdır ve kimsenin kalkıp Filistinli direnişçiler için "onlar da rahat dursalardı canım, niye ateşkesi bozdular?" türünden laflar etmeye hakkı olamaz.
Filistin halkının davasında ve mücadelesinde haklılığını hâlâ birçokları algılayamadıkları ve anlayamadıkları için ne yazık ki uluslararası Siyonizmin ve işgalci Siyonist devletin bir ön cephesi gibi çalışan medya organlarının çarpıtmaları bazen etkili olabiliyor. İşgalci saldırganların Gazze'ye yönelik saldırılarının başlangıç merhalesinde de işte böyle bir çarpıtma yapılarak Filistin direnişinin suçlu, işgalci saldırganların ise tahrik edilen, saldırıya zorlanan taraf olarak gösterilmesi için yoğun bir çaba sarf edildi.
İşgalci Siyonistlere hizmet eden medya organları ve onların köşelerini kapmış murtezika grubuna giren yorumcuları Filistin direnişinin ateşkesi bozduğu bu yüzden işgalcilerin saldırısının başlatılmasına sebep olduğu iddiasına sığındılar. Hadisenin gerçek yüzünü bilmeyenlerin bazıları bu iddialardan ve yorumlardan da büyük ölçüde etkilendiler.
Oysa gerçekte başta da ifade ettiğimiz gibi Filistin direnişi vatanını savunduğu için haklıydı ve ateşkesi bozan taraf olsa bile bunu işgalcinin saldırısına mazeret göstermek büyük haksızlıktı.
İkinci olarak; 19 Haziran 2008 sabahı başlayan altı aylık ateşkesin şartlarını Siyonist işgalci devlet yerine getirmemişti. Ateşkesin iki şartı vardı: Saldırıların karşılıklı olarak durması ve Gazze üzerindeki ablukanın kalkması. İşgal devleti ikinci şartı hiç yerine getirmedi. Birinci şartı da birçok kez ihlal etti. Buna rağmen Filistin direnişi sürenin sonuna kadar ateşkese bağlı kaldı. Sürenin sonunda da yenilenmesi için aynı şartların kesin bir şekilde yerine getirilmesi garantisi istedi. İşgal devleti bu garantiyi vermediği için ve Filistin tarafından ateşkes değil teslimiyet istediği için Filistin direnişi de bunu kabul etmedi; böylece ateşkesin süresi uzatılmadı.
Üçüncü olarak ateşkesin süresi dolduktan sonra ilk saldırıyı gerçekleştiren taraf da Filistin tarafı değildir. İşgalci Siyonistler ilk saldırıyı gerçekleştirdi ve Filistinli beş mücahidi şehit ettiler. Filistin direnişi işte bu saldırıya karşılık vererek füze saldırıları gerçekleştirdi. Ancak ne yazık ki uluslararası Siyonizmin birtakım medya organları üzerindeki etkisi ya da onlarla göbek bağı, işbirliği sebebiyle bilgi karartması yapıldı. İşgalci saldırganların saldırıları ve beş mücahidi şehit etmeleri gizlendi, onlara karşılık verilmesi ilk saldırı olarak kamuoyuna lanse edildi.
Siyonist işgalcilerin saldırıları iddia edildiği gibi Filistinli mücahitlerin füze saldırılarına bir cevap değil, önceden planlanmış ve hazırlıkları yapılmış bir saldırıydı. Bu gerçek Siyonist işgalcilerin muhtelif medya kaynaklarında da itiraf edildi. Hatta bazı kaynaklarda saldırıların hazırlıklarının ve askerî tatbikatların altı aylık ateşkes ilanının hemen ardından başlatıldığı dile getirildi.
Filistin direnişi adına yapılan açıklamalarda da Siyonist işgalcilerin böyle bir saldırı hazırlığı içinde olduklarının tahmin edildiği ve bu sebeple Filistinli mücahitlerin de karşı savunma için gerekli hazırlıkları yaptıkları ifade edildi. Zaten Siyonist saldırganların Filistin direnişini aşamamaları ve önemli kayıplar verdikten sonra tek taraflı ateşkes ilan etmek zorunda kalmaları mücahitlerin yaptığı hazırlıkların ve bu hazırlıklara dayalı olarak sürdürülen kararlı mücadelenin bir sonucudur.
İşgalci Siyonistlerin saldırılarındaki zamanlamanın 9 Şubat tarihinde gerçekleştirilecek seçim için bir yatırım olduğu pek çok yorumcunun üzerinde ittifak ettiği bir husustur. Ne yazık ki bu, Siyonist işgal devletinin bir gerçeğidir. İşgal devletinin siyasileri bundan önceki seçimlerde de seçim yatırımlarını sürekli Filistinlilerin kanlarıyla yapmışlardır.
Bu gerçek aynı zamanda işgal altındaki Filistin topraklarına yerleştirilen ve "İsrail toplumu" olarak isimlendirilen göçmen Yahudi toplumun siyasi kimliğini, ideolojik çizgisini ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Bu durum İsrail'in sivillerinin zihniyeti, anlayışı hakkında da fikir vermektedir.
Siyonist işgal yönetiminin Gazze'ye yönelik vahşi saldırısını başlatmasından sonra "İsrail toplumu" olarak isimlendirilen göçmen Yahudiler arasında gerçekleştirilen anket de bu toplumun fertlerinin yüzde doksan beşinin söz konusu vahşete ve katliama onay verdiğini ortaya koydu.
İsrail'in sivillerinin Gazze'ye yakın yerlere gelip Filistinli bebeklerin katledilmesini, evlerinin başlarına yıkılmasını dürbünlerle seyretmelerinin ve bununla eğlenmelerinin manzaraları da gerçekten düşündürücüydü.
İşgal devletinin Filistinlinin kanıyla seçim yatırımı yapmayı gelenek haline getirmesi onun varlığının her zaman risk ve tehlike oluşturduğu gerçeğini anlamakta zorluk çekenleri artık biraz düşündürmeli.
Siyonist işgal devletinin bu derece cüretkâr ve saldırgan olmasının en önemli sebeplerinden biri uluslararası emperyalizmi ve onun güdümündeki uluslararası kuruluşları arkasına almasıdır. Başını ABD'nin çektiği çağdaş emperyalizmin işgalci Siyonist devletin saldırgan tutumu karşısındaki temel politikası, "onu zorlayan direnişi çökertmesi için kendisine fırsat tanıma" prensibine dayanmaktadır. İşgalci Siyonistlerin Lübnan'a yönelik saldırılarında da ABD'nin sergilediği tutum buydu. Ama daha sonra işgal devletinin ciddi anlamda kan kaybettiğini ve direnişi çökertmek için çıktığı yolda kendisinin çöküşe geçtiğini görünce hemen devreye girdi. O devreye girince BM'nin "arabulucu, barışçı, uzlaşmacı" kimliği kendini göstermeye başladı. Aynı tutumun Siyonist saldırganların Gazze'ye yönelik saldırıları karşısında da sergilendiğini gördük. İşgalciler okulları, camileri, hastaneleri hedef alırken BM'nin tutumunu "vahşete fırsat tanıma" prensibi belirliyordu. Ama bu vahşetin Filistin direnişini çökertemeyeceği, tam aksine işgalci saldırganın çöküşe geçeceği anlaşılınca BM üstlenmiş olduğunu iddia ettiği sorumluluğu hatırlamaya başladı. Bu tutum BM'nin gerçekte insanlığa değil çağdaş emperyalizme ve onun himayesi altındaki Siyonist işgale hizmet ettiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
İşgalci Siyonist devletin bu saldırıda özellikle Arap dünyasındaki bazı işbirlikçi rejimleri arkasına aldığı ve Siyonist saldırganın onlardan cesaret aldığı artık iyice açıktı. İşgal devletinin insanlık dışı saldırısına destek veren işbirlikçi rejimlerin başında da Mısır'daki çağdaş Firavun rejimi geliyordu. Firavun Hüsni başlangıçta Siyonist saldırgan devletle perde arkasında işbirliği yaparken saldırı süresince de, Rafah sınır kapısının insanî yardım için kullanılmasında bile büyük zorluklar çıkararak saldırının amacına ulaşmasına yardımcı olmaya çalıştı. Bu arada Filistin direnişini köşeye sıkıştırmayı amaçlayan diplomatik ve siyasi faaliyetlerini de yoğun bir şekilde sürdürdü. Arap Birliği teşkilatının işgal devletine karşı herhangi bir adım atmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Fakat işbirlikçi Arap rejimlerinin İsrail işgal devletine bu kadar arsızca destek vermelerine rağmen Filistin direnişinin kararlı mücadele vererek zafer kazanması onları da hüsrana uğrattı. Dolayısıyla direnişin zaferinden sonra kısmen de olsa ağız değiştirme ihtiyacı duydular. Ama onların ağız değiştirmesi kimseyi yanıltmamalı. İslâmî direnişe karşı kalplerinde taşıdıkları kinde bir şey değiştiğini sanmıyoruz ve direnişin zaferini diplomatik oyunlarla devre dışı bırakmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Bu sebeple onların oyunlarına dikkat etmek ve tuzaklarına düşmemek gerekir.
Siyonist işgal devleti vahşette sınır tanımamasına ve büyük katliamlar gerçekleştirmesine rağmen Filistinli mücahitlerin kararlı direnişini aşamadı. Çünkü karşılarında imanla ve kararlılıkla mücadele eden, Allah yolunda şehadeti en yüce temennileri olarak kabul eden onurlu mücahitler vardı.
İşgalci saldırganlar aslında mücahitlerin basite alınamayacak bir hazırlıklarının olduğunu biliyorlardı. Fakat kendilerinin askeri güçleri ve teknolojileri karşısında bu hazırlığın fazla bir anlam ifade etmeyeceğini düşünüyorlardı. Ama dikkatten kaçırdıkları bir husus kendi askerlerinin her zaman hayatta kalmayı arzuladıklarını, ölümü hayatın son noktası olarak düşündüklerini ve bu yüzden de cepheye zorla sürüldüklerini; karşılarındaki mücahitlerin ise ölümü yeni bir hayatın başlangıcı olarak bildikleri, direnişe de gönüllü katıldıklarını gözden kaçırıyorlardı.
İşgalci saldırganlar, Filistin direnişini yıpratmak için önce ambargodan yararlanmaya çalıştılar. Bundaki amaçları Filistin halkını toptan yıldırmak ve işgal devletinin dayatmalarına teslim olmaya zorlamaktı. Ama bu planlarında başarılı olamadılar.
Saldırıyı başlattıklarında da önce hava saldırısına ağırlık verdiler. Hava saldırılarında özellikle kalabalıkların bulunduğu yerleri hedef alarak toplu katliamlar gerçekleştirdiler. İlk gün gerçekleştirdikleri saldırılarda özellikle okul çıkışlarını hedef almaları ve küçük yaşta öğrencileri toplu halde katletmeleri özel taktik içindi. Filistin halkını moral yönden çökertmek, yıldırmak ve teslim olmaya zorlamak istiyorlardı.
Bir hafta boyunca kara saldırısını erteleyerek sürekli havadan bombalamalarla ve füze saldırılarıyla yıkım, tahribat ve katliam gerçekleştirmeleri de yine aynı taktik içindi. Ama bu taktiklerinden istedikleri sonucu elde edemediler.
Bir hafta süren hava saldırılarından sonra büyük bir gürültüyle kara operasyonunu başlattılar. Artık Filistin direnişinin işini bitirdiklerini ve kısa süre içinde Gazze'nin tümünü işgal edeceklerini, bölgeyi üçe böleceklerini, yönetimi değiştirip kendi elemanlarını iş başına geçireceklerini umut ediyorlardı. Ama beklediklerinin tersi oldu ve kararlı bir direnişle karşı karşıya geldiler. Zorla cepheye sürdükleri askerleri direniş karşısında döküldüler. Sonunda bu direniş karşısında fazla dayanamayacaklarını anladıkları için tek taraflı ateşkes ilan etmekten başka bir çıkış yolu bulamadılar.