Hisar, Nâr, Dimâr ve İ'mar

4 Mart 2009 Çarşamba, Vakit gazetesi

Sözün başında bir hatırlatma yapmak istiyorum. Allah izin verirse siz bu yazıyı okurken ben, Gazze'deki zaferle ilgili bir uluslararası sempozyuma ve kutlama programlarına katılmak üzere Tahran'a gitmiş olacağım. Fakat bu yazıyı yola çıkmadan önce yazıyorum. Hafta içinde yayınlanacak diğer yazılar da burada ele alacağım konularla bağlantılı olacak. Tahran'da katılacağım sempozyum ve kutlamalarla ilgili değerlendirme ve bilgilendirme yazılarını ise inşallah döndükten sonra yazacağım.

Geçtiğimiz Perşembe akşamı Şam'a gitmiştim. O yüzden İsrail işgal devletinde Likud Partisi lideri Netanyahu'nun hükümet kurma çabalarıyla ilgili değerlendirmelerimizi içeren ve gazetemizde Cuma ve Cumartesi günleri arka arkaya yayınlanan iki yazıyı yolculuk öncesinde yazmıştım. Bu süre içinde Netanyahu'nun hükümet kurma çabaları devam etti, ama sonuç bizim tahmin ettiğimizden farklı olmadı. Netanyahu'nun Livni ve Barak'ı hükümete ortak etme çabaları fiyaskoyla sonuçlandı. Aslında bu partilerin aralarında ittifak kuramamalarının sebebi birinin radikal diğerinin iddia edildiği gibi "ılımlı" olması değildir. Bütün meseleleri siyasi menfaat hesaplarıyla ilgilidir. Bu konuda meydana gelecek gelişmeleri inşallah hadiselere paralel olarak değerlendirmeye çalışacağız.

Bugünkü ve bu hafta içinde yayınlanacak diğer yazılarımız, Mısır'ın başkenti Kahire'de gerçekleştirilen Filistinli gruplar arasındaki diyalog toplantıları ve yine Mısır'ın Şarmu'ş-Şeyh şehrinde gerçekleştirilen Gazze'nin yeniden imarıyla ilgili uluslararası toplantı hakkında olacak. Önce Şarmu'ş-Şeyh toplantısına kısaca bir ışık tutmak istiyoruz.

Şam seyahatimiz esnasında Hamas'ın siyasi liderlerinden ve Siyasi Birim başkanı Halid Meşal'in yardımcılarından Muhammed Nezzal'le bir araya geldik ve uzun bir sohbetini dinledik. Gazze saldırısı ve sonrasında meydana gelen gelişmeler hakkında çok önemli noktalara temas etti. Fakat süreci çok iyi izah eden ve özetleyen dört kelimesi özellikle üzerinde durulmaya değer türdendi: Hisâr, Nâr, Dimâr ve İ'mâr.

Hisâr, yani kuşatma, ambargo, ekonomik abluka.

Nâr, yani ateş, silahlı saldırı, katliam.

Dimâr, yani yıkım.

İ'mar, yani yıkılan evlerin, binaların yeniden inşası.

Uluslararası emperyalizmin ve onun tarafından himaye edilen işgalci Siyonizmin aralarında koordineli olarak gerçekleştirdiği bu faaliyetlerin tümüne aynı niyet, zihniyet ve maksadın hâkim olduğunu görüyoruz. O da Filistin'de direnişi çökertmek, gayrimeşru Siyonist işgali meşrulaştırmak, bu işgali meşru kabul etmeyenleri boyun eğmeye zorlamak ve Siyonist işgal devletinin geleceğini garanti altına almak.

Uluslararası emperyalizm 1991'de başlatılan Madrid süreciyle ve sonrasında imzalanan anlaşmalarla Filistin direnişinin etkisiz hâle getirileceğini, Siyonist işgalin bizzat Filistinliler tarafından meşru kabul edileceğini, işgal devletinin geleceğinin sağlama alınacağını umuyordu. Üstelik bütün bunların Filistinlilerin gasp edilmiş haklarının çok az bir kısmının, sembolik anlamda iadesiyle gerçekleşmesini arzuluyordu. Örneğin 18 - 20 bin civarında mültecinin yurduna dönmesine imkân tanınması karşılığında beş milyon mültecinin yurda dönüş hakkından vazgeçmesini, bu meseleyi bir daha gündeme getirmemek üzere zihninden ve defterinden silmesini istiyordu. Doğru düzgün ordusu bile olmayan, sınırları Siyonist işgalciler tarafından kontrol edilen, bugün Ramallah'taki Feyyad hükümetinin yaptığı gibi Yahudi yerleşimcilere imtiyaz hakları veren göstermelik "Filistin devleti" karşılığında, nükleer silah dâhil her türlü saldırı araçlarına ve güçlü bir orduya sahip gayri meşru Siyonist işgal devletinin tüm Filistinliler tarafından meşru kabul edilmesini şart koşuyordu. Diğer meselelerle ilgili çözüm formülleri de bu ikisinden hiç farklı değildi.

2006 seçimlerinde Filistin halkı direnişten yana tavır koyunca hesapların tutmadığı anlaşıldı. Bu seçimler aslında bir parlamento seçimleri olmaktan öte Filistin halkının direniş ve özgürlükten yana tercihini ortaya koyan bir referandum mahiyeti taşıyordu. Siyonist işgalciler de onların arkasında duran uluslararası emperyalizm de seçimlerin bu özelliğinin farkındaydı ve tedirginlikleri bu yüzdendi.

Sözünü ettiğimiz hesapları ve formülleri Filistin halkına kabul ettiremediğini, onaylatamadığını gören Siyonist işgal ve uluslararası emperyalizm bu sefer amacını sopanın gücünü, uluslararası baskı ve şiddet araçlarını kullanarak gerçekleştirmek istedi. Önce direnişten yana tavır koyan Filistin halkını ağır ve katlanılması zor bir cezayla cezalandırma, ardından zorbalığın gücünü kullanarak onu boyun eğmeye zorlama planını devreye soktu. Bu halkın dünyada bütün ticari işlemleri, para akışını, hatta insanî yardımların giriş çıkışını bile kontrol altında tutan emperyalizmin baskısına çok fazla tahammül edemeyeceğini düşünüyordu.

Savaşın Üç Merhalesi

5 Mart 2009 Perşembe, Vakit gazetesi

Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz üzere Filistin halkı işgalin reddi ve gasp edilen hakların geri alınması için direnişi tercih edince Siyonist işgal, uluslararası emperyalizmi ve bütün yerli işbirlikçileri de arkasına alarak Filistin halkına karşı kapsamlı bir savaş başlattı. Bu savaş iddia edildiği gibi sadece Hamas'a karşı değil, onunla birlikte direnişi seçen bütün Filistin halkına karşıydı.

Bu savaşın birinci merhalesini "hisar" yani kuşatma ve ekonomik ambargo oluşturuyordu. Ambargo planı kademeli bir şekilde hayata geçirildi. ABD, daha önce Özerk Yönetim'e verdiği bütün ekonomik yardımları kestiğini açıkladı. Sonra Mahmud Abbas'a ve örgütüne, Hamas'la birlikte ulusal ittifak hükümetine girmemeleri şartıyla bu yardımları doğrudan onlara vereceğini bildirdi. Bu vaat amacına ulaştı ve önce söz konusu hükümete girme temayülü gösteren hatta bunun pazarlıklarına başlayan Abbas, ABD'nin vaadiyle birden karar değiştirdi ve hükümete girmeyeceğini bildirdi. Hamas'ın bazı bağımsız ortaklarla birlikte hükümet kurmasından sonra da işgal devleti Filistinlilerin ticaret mallarından alınan gümrük vergilerini bloke edeceğini ve Filistin hükümetinin hesabına devretmeyeceğini bildirdi. Ne kadar ilginçtir ki Gazze'nin kendi limanı olduğu ve deniz yoluyla gelen bütün ticari malların bu limana indirilmesi, kara yoluyla gelenlerin de Rafah sınır kapısından sokulması imkânı olduğu halde geçmişte Filistin adına anlaşmalara imza koyanlar deniz yoluyla gelen ticaret mallarının 1948'de işgal edilmiş bölgede yer alan Askalan limanına indirilmesi, kara yoluyla gelenlerin de Kerem Ebu Sâlim kapısından sokulması şartını kabul etmişlerdi. Buna göre ticaret mallarının tüm gümrük vergilerini işgalciler alıyor ve ay sonunda Filistin hükümetinin hesabına devrediyorlardı. Dolayısıyla işlerine gelmeyen birilerinin hükümete geçmesi durumunda devretmeme ve en önemli gelir kaynaklarından birini kurutma imkânını ellerinde tutuyorlardı.

Ambargonun ikinci merhalesinde ticaret mallarının girmesi tamamen engellenmeye başlandı. Üçüncü merhalesi ise Haziran 2007'de, Gazze'de anarşi çıkaran, işgal devleti hesabına saldırılar düzenleyen, cinayetler gerçekleştiren Dahlan çetesinin tasfiye edilmesiyle başladı. Bu merhalede artık Gazze'ye ilaç ve gıda maddeleri dâhil her şeyin girmesi, acil tedavi ihtiyacı olan ağır ve müzmin hastaların bile Gazze'den çıkışları engellenmeye başlandı.

Ambargo ve kuşatmanın amacı tercihini direnişten yana kullanan Filistin halkını teslim olmaya, diz çökmeye ve Siyonist işgali kabullenmeye zorlamak, direnişi kitlesel halk desteğinden mahrum bırakmak, yalnızlaştırmak ve böylece eli kolu bağlı hâle getirmekti. Halk desteğinden yoksun bırakılan direnişin marjinalleştirileceği ve kolayca muhasaraya alınıp etkisiz hâle getirileceği tahmin ediliyordu. Ama tahmin edilen gerçekleşmedi. Filistin halkı zorluğa ve işkenceye tahammül etti, ama Siyonist işgalin önünde diz çökmedi. Filistin toprakları üzerinde gayri meşru işgali meşrulaştırmaya razı olmadı. İşgale karşı kararlılıkla sürdürülen direnişi yalnız bırakmadı, bütün zorluklara rağmen ona desteğini sürdürdü ve sahip çıktı.

Savaşın ikinci merhalesini "nâr" ve "dimâr" oluşturuyordu. Yani ateş, saldırı ve yıkım. Bu merhalenin başlatılmasıyla birlikte savaşın birinci merhalesi sona ermiş olmuyordu tabii ki. Kuşatma, ambargo ve ekonomik abluka bütün şiddetiyle devam ederken saldırı ve yıkım başlatılmıştı. Birinci merhaleden sonuç alınamayınca ona ilaveten ve ondan çok daha şiddetli etki yapması beklenen ikinci merhale başlatıldı.

İşgal devleti ve uluslararası Siyonizm hesabına çalışan, onun propagandasını yapan medyanın iddia ettiği gibi savaşın bu merhalesinin başlatılmasının sebebi Hamas'ın ateşkesi yenilememesi değildi. Bilindiği üzere böyle bir iddianın arkasına sığınarak Filistin halkının özgürlük mücadelesine öncülük edenleri suçlu çıkaranların arasında birtakım "muhafaza-kâr" medya organları ve yorumcular da vardı. İşin gerçeğinde bunlar Siyonizmin arkasında duran emperyalizmin medya cephesini oluşturuyordu ve kendilerine verilen görevi yerine getiriyorlardı. Gerçekte ise ateş ve yıkım merhalesinin planı önceden yapılmış, ambargo karşısında teslim olmayan halkın üzerine ateş yağdırılması önceden kararlaştırılmıştı. Ateşkesle ilgili numaralar ise sadece işe kılıf uydurmak amacıyla ve tamamen kurt - kuzu hikâyesinde olduğu gibiydi. Yani suyu bulandıran da "suyumu bulandırıyorsun" diyen de aynı taraftı.

Siyonist işgalci vahşette sınır tanımayarak büyük bir katliam ve yıkım gerçekleştirdi. Ama Filistin direnişi kararlılıkla mücadele ederek işgalciyi yenilgiyi kabul etmeye ve hedeflediklerinden hiçbirini gerçekleştiremeden çekilmeye zorladı.

Fakat savaş sona ermedi ve üçüncü merhalesine geçildi.

Şimdi de "İmar" Savaşı

6 Mart 2009 Cuma, Vakit gazetesi

Savaşın "nâr" ve "dimâr" yani ateş, katliam ve yıkım merhalesinde işgalci Siyonistlerin, onların arkasında duran emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerin hesabı kesindi. 365 km2'lik alana kapatılmış, her taraftan kuşatmaya alınmış, yaşadıkları bölgeye bir aspirinin girmesi bile engellenen direnişçiler havadan, denizden ve karadan ateş yağdırılması karşısında en fazla üç gün dayanabileceklerdi. Zaten savaş da bu üç güne göre hesaplanmıştı. Bölgede görevlendirilecek birtakım işbirlikçi elemanlar daha saldırı başlamadan Batı Yaka'dan Mısır tarafına geçmişlerdi. Çünkü vakit kaybetmeden devreye girmeleri ve hemen kontrolü sağlamaları gerekiyordu. Sonra başta İsmail Heniyye olmak üzere birçok önemli hareket önderinin aranmasına başlanacak ve her gün birinin yakalanıp ortaya çıkarılmasının, sonra da kollarına kelepçe vurulmasının görüntüleri alınıp malum medya organlarına dağıtılacaktı. Tabii bu arada muhafaza-kâr diye bilinen bazı medya organlarına da! Onların köşe yazarları da bu görüntüler üzerine yorumlar yaparak dünyada "İslâmcı"lığın çöküşünü ilan naraları atacaklardı.

Bu planın tutması dünyada İslâmî hareketin ciddi bir moral çöküşü yaşamasına da sebep olacaktı. Bu moral çöküş bir şekilde pratiğe de yansıyacak ve duyarlılık daha da zayıflamaya başlayacaktı. Bu sebeple Allah'ın izniyle Gazze'deki mücadeleyi sürdürenlerin fedakârlıkları bütün ümmet ve İslâmî uyanış adına önem taşıyordu. Siyonist işgalcilerin orada hedeflediklerini gerçekleştirememeleri ve İslâmî direnişin zaferi tüm İslâmi oluşumlar açısından tehlike arz eden önemli bir planın çökertilmesine vesile olmuştur.

Ama emperyalizm savaşına son vermedi ve üçüncü merhalesini başlattı. Bu arada savaşın ilk iki merhalesi de tümüyle sona ermiş değil. Abluka yumuşatılmadan sürdürülüyor. Silahlı saldırılar, baskınlar ve cinayetler de aralıklı olarak sürdürülüyor. Böylece silah tehdidinin devam ettiği imajı veriliyor.

Emperyalizm bu sefer savaşında "imar" bayrağı taşıyor. İşgalci Siyonist devletin saldırısında en az beş bin ailenin evi tamamen yerle bir edildi. Yirmi bin ailenin evi bir şekilde hasar gördü. Yüzlerce okul, cami, kamu binası, sanayi kuruluşu yıkıldı. Altyapı tahrip edildi. Bütün bu yıkımlar kasten ve planlı bir şekilde gerçekleştirildi. Yıkımın sebep olduğu maddi zararın iki milyar doları bulduğu tahmin ediliyor.

Bu yıkımın iki ayrı külfeti var: Birinci olarak enkazın temizlenmesi gerekiyor ki bu da bayağı uğraştıracak ve sorun oluşturacak. Teknik teçhizat, iş gücü sarfı ve enkazın atılacağı alan gerektiriyor. İkinci ve önemli külfeti ise yıkılan binaların yerine yenilerinin inşası ve hasar görenlerin imarı.

Şimdi İsrail işgal devletinin geleceğini sağlama almaya çalışan uluslararası güçler Filistin halkına diyor ki: "Bunca yükün altından sizin kalkmanız imkânsız. Müslüman halkların cami kapılarında, Gazze zaferi gecelerinde, salon toplantılarında topladıkları paralar ise size en fazla ilaç, tıbbî malzeme ve acil ihtiyaç maddelerinin temininde yeterli olabiliyor. O halde Gazze'nin imarını siz bize bırakın. Ama bunu babamızın hayrına yapmamızı da beklemeyin. Bir karşılığı olması gerekiyor. Sizin İsrail'i meşru kabul etmeniz, onun geleceğinin garanti altına alınmasını onaylamanız, direnişe destek vermeyi bırakmanız, bir Filistin devleti kurulacaksa onun da ancak İsrail'in onaylayacağı niteliklerde olmasına itiraz etmemeniz gerekiyor."

Şarmu'ş-Şeyh'te gerçekleştirilen toplantının amacı budur. Oradaki toplantıyı organize eden ve Gazze'nin imarı için yardım başlığı altında önemli rakamlar zikreden bu güçler, bir yandan da dayatmalarını ortaya koyuyor. "Eğer Gazze'deki yönetim İsrail'i tanımazsa biz de paraları Abbas yönetimine veririz" diyerek bir yandan havuç gösterirken öbür yandan da sopanın ucunu göstermeyi ihmal etmiyor.

Paralar Abbas yönetimine verildiğinde sürdürülen faaliyetin "Gazze'nin imarı" olarak isimlendirilmesinin ne anlamı olacak? Gazze'deki otoriteyi yok sayan, oradaki halkın siyasi tercihini dikkate almayan bir organizasyonla imar nasıl gerçekleşecek? Gazze'de çalışan memurların maaşlarını ödemesi için Abbas'a para veriyorsunuz; o da "işinize gitmez, işi boykot ederseniz paralarınız hesabınıza yatırılacak yoksa maaşlarınız gönderilmeyecek" diyor. Böylece bir yandan hastaların Gazze dışına çıkarılması engellenirken bir yandan da içerideki doktorların hizmet vermesinin önlenmesine çalışılıyor.

Fakat ABD'nin yönlendirdiği uluslararası ve bölgesel güçlerin düşündüğü Gazze'nin imarı değil, ambargo ve savaşla boyun eğdirilemeyen halkın bu yolla boyun eğmeye zorlanması ve Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru işgalin meşrulaştırılması.

İmar - Diyalog Koordinasyonu

7 Mart 2009 Cumartesi, Vakit gazetesi

Şarmu'ş-Şeyh'teki "Gazze'nin imarı" toplantısının, Kahire'de Filistinli gruplar arasında diyalog görüşmeleri düzenlenmesinin hemen ardından gerçekleştirilmesi bir tesadüf değildir. Önceden Fetih'le Hamas arasında herhangi bir yakınlaşma olduğunda hemen devreye giren, derhal çomak sokan ve yönlendirdiği ekibi masadan çekilmeye zorlayan ABD'nin bu kez Filistinliler arasında yakınlaşmayı desteklediğini açıklaması Obama ile gelen siyaset değişikliğinin bir yansıması değildir.

Uluslararası güç, Gazze'nin imarı planını devreye sokabilmek ve bu planla birlikte masaya koyduğu dayatmalarının yol haritasını çizmek için diyaloğa ihtiyaç duyuyordu. Önceleri, İsrail'le imzalanmış tüm anlaşmaları kabul etmediği sürece Hamas'la masaya oturmayacağını söyleyen Abbas'ın biri birden tavır değişikliği gerçekleştirmesi tamamen kendi kararı değildi.

İslâmî direniş ise diyaloğa kapılarını her zaman açık tutmuştur. Ama bir şartla: İlkelerinden taviz vermesi için herhangi bir dayatmaya gidilmemesi. Bundan dolayı masaya oturmak isteyenlerin bir ön şartla gelmemesini, pratiğe dair şartların masada belirlenmesini istiyordu.

Gazze'de zafer kazanılması üzerine Abbas'ın ve kadrosunun diyaloğa yanaşması üzerine Filistin direnişi de olumlu karşılık verdi. Böylece Kahire'de masaya oturuldu ve sorunların çözüme kavuşturulması için formüller geliştirilmesi üzere beş ayrı komite oluşturulması kararlaştırıldı. Bu komiteler bir yandan da ulusal ittifak hükümeti kurulması için zemini hazırlayacaktı.

Fakat Kahire'de masaya oturanlar bir iyi niyet göstergesi olarak siyasi tutukluların karşılıklı serbest bırakılmasını kararlaştırırken Abbas'ın adamları yeni baskınlar düzenliyor ve siyasi tutukluların sayısını artırıyorlardı.

Öte yandan Şarmu'ş-Şeyh'te Gazze'nin imarı planının hayata geçirilmesi konusu konuşulurken, Abbas yine bir açıklama yapıyor ve diyalog arabasının yönünü tekrar çıkmaz sokağa doğru çeviriyordu. Kurulacak "ulusal ittifak" hükümetinin iki devletli çözümü kabul etmesini şart koşuyordu. Sana ne iki devletli çözümden? Sen bırak, Filistin'deki gruplar güçlerini bir araya getirsin, saflarını birleştirsin ve ortak formüller üretsinler. İki devletli çözüm meselesiyle de ABD, Avrupa Birliği ve İsrail uğraşsın. Zaten uğraşıyorlar. Senin açından Filistinlilerin güçlerini birleştirmeleri, Gazze'nin imarının önündeki engellerin kalkması için "ulusal ittifak" hükümetinin kurulmasının daha öncelikli bir konu olması gerekmiyor mu?

Ama ne var ki Abbas'ın meselesi de Gazze'nin imarı değil. Bunun bir karşılığının olması ve asıl planın hayata geçirilmesi. O da gayri meşru işgalin meşrulaştırılması, direnişin tamamen etkisiz hale getirilmesi ve İsrail'in geleceğinin garanti altına alınması. Bütün bunlar garanti edilmeden Gazze'nin imarı gibi önemli bir planın önündeki engellerin kalkmasını istemiyor.

"Ulusal ittifak" hükümeti kurulması konusunda kesin anlaşmaya varılırsa Gazze'nin imarı planı önündeki en önemli engel kalkmış olacak. Çünkü Siyonist işgal devletinin arkasında duran güçler güya kendilerine muhatap arıyorlar ama Filistin halkının oylarıyla seçilmiş İsmail Heniyye hükümetini tanımadıkları için muhatap kabul etmiyorlar. Paraları Mahmud Abbas'a vermeleri, onunla ittifak sağlamaları durumunda da bunun bir garantisi olmayacağını düşünüyorlar. O zaman Şarmu'ş-Şeyh'te zikredilen ve vaat edilen rakamlar tıpkı Paris Konferansı'nda olduğu gibi havada kalacak. Mağdur edilen halk açısından değişen bir şey olmayacak. "Ulusal İttifak" hükümeti kurulursa engel kalkmış ve Gazze'nin imarı için kapılar açılmış olacak. Ne var ki mesele işte burada düğümleniyor. Siyonist işgali meşrulaştırmak için Gazze'nin imarı planını kullanmak isteyen çağdaş güçler, dayatmalarının kabul edildiğinden kesin emin olmadan düğümün çözülmesini de istemiyorlar.

Bütün bu sebeplerden dolayı savaşın işte bu merhalesi öncekilerden çok daha risklidir. Emperyalizm bu merhalede ekonomik ablukanın kaldırılması karşılığında Filistin halkını siyasi ablukaya almak istiyor. Yıkılan evlerini yeniden inşa etme karşılığında özgürlük mücadelesini, işgal edilmiş topraklarını kurtarmak için direniş hakkını kelepçelemek için çalışıyor. Üstelik bunu Gazze'nin imarı bayrağı altında gerçekleştirmek suretiyle sevimli göstermek, bütün dünya kamuoyunun onaylayacağı bir örtüye büründürmek istiyor.

Fakat biz şunu ifade edelim ki ambargo ve katliam karşısında boyun eğmeyen direniş "imar yardımı" numaraları karşısında da boyun eğmeyecek, işgale karşı meşru mücadele hakkından vazgeçmeyecektir. Ama onun bu kararlılığında yalnız bırakılmaması gerekir.

Medyanın bu merhalede de yoğun bir savaş yürüteceğini, yerine göre bilgi karartması, yerine göre yanıltma yapacağını tahmin ediyoruz. Okuyucularımızı bu tür oyunlar karşısında aldanmamaları için dikkatli olmaya ve başkalarını da uyarmaya davet ediyoruz.

İrtibatlı Yazılar:

  • Yardım Sorumluluğu
  • Ramazan'da Kuşatmayı Yaralım
  • Gazze'de Zaferi Perçinlemeliyiz
  • Cephede Yenilen Düşman Yeni Oyunlar Peşinde
  • Filistin Cephesinde Savaş Sürüyor
  • Ateşkes Sonrası Gazze