Ağustos 2015, Vuslat
Doğu Türkistan, Uluğ (Büyük) Türkistan olarak adlandırılan bölgenin doğu kesimini oluşturmaktadır.
Doğu Türkistan tarihte altı buçuk asır boyunca Büyük Hun İmparatorluğu'nun merkezi olmuştur. Sonraki dönemlerde de arka arkaya muhtelif Türk devletlerinin hâkimiyeti altında kalmıştır. Bölgenin Karahanlılar Devleti'nin hâkimiyetine girdiği dönemde bu bölgede ahali büyük çoğunlukla Müslüman oldu. Karahanlılardan sonra Karahıtaylılar ve Moğollar yönetimine giren Doğu Türkistan 1760'ta Çin - Mançur istilasına uğradı. Bu dönemde büyük zulme maruz kalan bölge halkı zaman zaman işgalcilere isyan etti. 1865'te de Yakup Bey'in öncülüğünde yürütülen mücadeleyle işgalciler çıkarılarak bölgede bağımsız bir devlet ilan edildi. Osmanlı hilafetine tabi olan bu devlet Doğu Türkistan'ın ilk bölgesel devleti olmuş, fakat sadece 12 yıl ayakta kalabilmiştir. Bağımsızlık hareketinin lideri Yakup Bey'in 1877'de ölümünden sonra bölge yeniden Çin işgaline girdi.
Çinliler 1877 işgalinden sonra bölgede geniş çaplı bir zulüm ve asimilasyon hareketi başlattılar. Bölgenin adını Sinkiang olarak, bölgedeki yer isimlerini de Çince kelimelerle değiştirdiler.
Çin işgaline karşı bölgedeki Müslümanlar tarafından muhtelif isyanlar gerçekleştirildi. Bu isyanlar 1933'te şiddetlendi ve arka arkaya gelen birkaç ayaklanma sonuç vererek 12 Kasım 1933'te Şarki Türkistan İslâm Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devletin kuruluşu ilan edildi. Fakat Rusların devreye girmesiyle bu devlet yıkılmış ve toprakları Rusya - Çin işbirliğiyle işgal edilmiştir.
Doğu Türkistan Müslümanları, Mao devriminden önceki Çin yönetimine karşı 1944'te bir ayaklanma gerçekleştirdi ve bağımsızlık ilan ettiler. Ancak kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti adlı bağımsız devlet sadece beş yıl ayakta kaldı ve Mao devriminden sonra resmen Çin Halk Cumhuriyeti adını alan ve kısaca Kızıl Çin adıyla tanınan devlet 1949'da Doğu Türkistan'ı yeniden işgal etti.
Kızıl Çin, işgalden sonra bölgenin Müslüman halkını kendi dininden ve kültüründen uzaklaştırmak için çeşitli yollara ve baskı uygulamalarına başvurdu. Çünkü komünist ideolojisinden dolayı genelde din karşıtı bir politika benimseyen Kızıl Çin, Doğu Türkistan bölgesi üzerindeki hâkimiyet ve sultasını kuvvetlendirmeye karşı en büyük engel olarak da halkın İslâmi kimliğini görüyordu. Bu amaçla okullarda dinsizlik propagandası yapan kitaplar zorla okutuldu. Ateist konferansçılar köy köy dolaştırılarak dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca bütün iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulması için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip çıkan öncü kişilerin halkı eğitmeleri ise tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslâmi kimliği yok edilemedi.
Kızıl Çin'in baskı ve zulüm uygulamalarına karşı Doğu Türkistan Müslümanları birçok başkaldırı hareketi gerçekleştirdiler. Bütün bu tepkilerin ve başkaldırı hareketlerinin sebebi inançlarını ve geleneklerini koruma konusunda gösterdikleri gayretlerinden dolayı maruz kaldıkları zulüm uygulamalarıydı. Bu başkaldırı hareketlerinin tamamı zulüm, şiddet ve vahşetle bastırıldı. Ne yazık ki dünya kamuoyu Doğu Türkistan Müslümanlarının bu başkaldırı hareketlerinden hep habersiz kalmış ve Kızıl Çin de istediği gibi katliam gerçekleştirmiştir.
Doğu Türkistan'ın Müslüman halkını, ateizm propagandası yoluyla dininden uzaklaştırmada başarılı olamadığı için devlet terörüne ve şiddete başvuran Çin dikta rejimi, zulmü özellikle de halkın dinî duyarlılığının güncel hayata yansıdığı dönemlerde artırdı. Ramazan ayı ise dinî duyarlılığın en çok dışa yansıdığı bir dönemdir.
Bu yılın Ramazan ayında Çin zulmünün Müslümanların inançlarını yerine getirmelerini engelleme amaçlı uygulamaları daha da şiddetlendi. Özellikle Müslümanların oruç tutmalarını ve Ramazan'a özel ibadet ve geleneklerini yerine getirmelerini engellemek amacıyla zorbalığa başvurdu. Bu zorbalığına da orucun iş verimliliğinin düşmesine neden olduğu gerekçesini kullandı.
Oysa, kapitalist sömürü düzenine karşı işçi haklarını savunma iddiasıyla ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm ideolojisinin hakim olduğu ülkelerde işçilerin adeta hayvan sürüsü gibi karın tokluğuna ve asgari ihtiyaç maddelerinin karşılanması mukabilinde çalıştırıldığı, onlara insani açıdan bir değer verilmediği biliniyor.
Bugün Çin'de üretilen ürünlerin ucuza mal edilmesinin tek sebebinin işçilik maliyetinin çok düşük olması olduğu, bunun da işçilerin çok basit karşılıklarla, sağlık standartları göz önünde bulundurulmadan bir insanın tahammül düzeyinin üstünde güç sarfına zorlanmasından kaynaklandığı; Çin'deki zulüm rejiminin de iş verimliliğinden işte bunu anladığı biliniyor. Dolayısıyla zulüm rejiminin, Müslümanların iş verimliliklerinin düştüğü gerekçesiyle onları oruç tutmaktan alıkoymasını normal karşılamak değil onu iş verimliliği anlayışını değiştirmeye zorlamak gerekir. İnsana değer verdiklerini ve insan haklarıyla ilgilendiklerini iddia eden uluslararası kuruluşların da Çin zulmünün iş verimliliği anlayışını iyi tahlil etmeleri ve onu bu anlayışını kökten değiştirmeye zorlamaları gerekir.
Müslümanları inançlarının gereğini yerine getirmekten alıkoymanın asıl amacı ise içi boş ve ikna edici olmaktan uzak dinsizlik propagandalarıyla kabul ettirilemeyen yaşayış tarzını zorbalıkla kabul ettirmektir.
Çin'deki zulüm rejimi Müslümanların inançlarının gereğini yerine getirmelerini engellemede sadece oruç yasağı uygulamakla kalmadı. Daha başka yasaklamalara ve zorbalıklara da başvurdu. Ama bir yandan da bu zulüm uygulamalarının dünya kamuoyuna yansımasını önlemek amacıyla çarpıtmalara başvurdu. Normalde oruç yasağını sadece bazı iş yerlerinde iş verimliliği gerekçesiyle yasakladığını, genel anlamda oruca yasak uygulamadığını, camilerin açık tutulduğunu ve Müslümanların ibadetlerini yerine getirmelerine de bir engel konmadığını iddia etti. Bu konudaki çarpıtmalarının inandırıcı olması için de bazı yerlerde sağlanan kolaylıkların görüntülerini medyaya yansıttı. Bu arada özgürce konuşma imkânından yoksun, kendilerine sipariş edileni söylemeye mecbur, esaret altındaki bazı insanlara söyletilen sözler de delil olarak gösterildi.
Bir yandan Çin'de herkesin rahatça dinini yaşayabildiği iddialarına gerekçe oluşturacak birtakım görüntüleri medyaya yansıtan Çin bir yandan da zulüm uygulamaları hakkında zihinleri karıştıran ve aşırı derecede mübalağaya varan iddiaları ve bu iddialarla bağlantılı ama gerçek olmayan, montaj görüntüler piyasaya sürdü. Çok geçmeden mübalağaya varan uydurma görüntülerin asılsızlığını da açığa çıkardı. Bu da perde arkasından yapılan çarpıtma oyunuydu. Böylece Çin'i kötülüyormuş sanılan ama gerçekte zulüm konusunda asıl doğru bilgiler hakkında teşviş yani zihin bulandırma amacıyla çıkarılan montaj görüntüler uçurulmuş, rejim medyasının piyasaya sürdüğü bilgi ve belgeler inandırıcı hale getirilmiş oldu.
Medya yoluyla yapılan çarpıtmalardan, yönlendirmelerden çabuk etkilenenler ise Çin zulmüyle ilgili haberlerin ve kamuoyuna yansıtılan bilgilerin aslında doğruları yansıtmadığını, zulüm uygulamalarıyla ilgili iddiaların çok abartıldığını düşünmeye başladılar. Bu kanaat, zihinlerinin bulanmasına ve zulmün gerçek kısmıyla ilgili bilgilere de tereddütle yaklaşmalarına neden oldu.
Oysa yapılan söz konusu çarpıtmalar zulmün gerçek boyutunu kamufle etme amaçlıdır. Bu oyunların etkisinde kalmamalı ve Çin'deki rejimin Müslümanların inançlarıyla ve dinî kimlikleriyle savaş halindeki bir zulüm rejimi olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Onun bu savaşının gerçek boyutuyla ilgili doğru bilgilere ulaşma çabası içinde olanların bu çabalarını dikkate almalı ve bu gerçekler doğrultusunda Müslümanların haklarının savunulması, onlara yapılan zulme karşı tavır konması için yürütülen çabalara destek vermeliyiz.
Çin rejimi her ne kadar ekonomide komünist kimliğini büyük ölçüde terk etmiş olsa da hâlâ halkın önemli bir kesimini karın tokluğuna çalıştırdığını ve onları da adeta köleler sürüsü gibi gördüğünü onun "iş verimliliği" anlayışı ortaya koyuyor. O yüzden bu insanların, özellikle de inançlarının gereğini yerine getirmeleri çeşitli zorbalıklarla engellenen Müslümanların dilleri de esir alınmış durumdadır. Dolayısıyla Çin sınırları içinde, rejimin gözetimi ve istihbaratının yakın takibi altında yaşamak zorunda olanların zulmü açığa çıkaran doğruları söylemeleri mümkün değildir. Rejim güdümündeki medya organlarının dünya kamuoyunu yanıltmak amacıyla açıklamalarına başvurması durumunda da gerçekleri değil kendilerinden isteneni söylemek zorunda olacaklardır. O yüzden onların Çin medyasına yapacağı açıklamaları inandırıcı bulmak mümkün değildir. Fakat bu açıklamalarından dolayı onları suçlamamak ve mazur görmek gerekir. İnsanlık onlara can güvenliği veremediği sürece başlarındaki zulmün zorbalığı altında yapacakları açıklamalarda karşı karşıya oldukları ciddi tehdit ve tehlikelerden dolayı mazur durumdadırlar.
Doğru bilgiyi ancak bu tehdit ve tehlikeden tamamen kurtulduktan sonra konuşma imkânı bulabilen ve rejimle de herhangi bir şüpheli bağlantısının bulunmadığından emin olunan kişilerin yapacağı açıklamalardan almak mümkün olabilecektir. Fakat bunu bir başka ülkeye sığınmaları durumunda elde etmeleri de kolay olmuyor. Bilindiği üzere Tayland'a sığınan 263 Doğu Türkistanlıdan, çoğunlukla kadın ve çocuklardan oluşan 173 kişi Türkiye yönetiminin girişimleriyle Türkiye'ye getirilirken 90 kişi geçtiğimiz Ramazan ayının ortalarında dikta rejimine iade edildi. Oysa bu şekilde zulümden kaçarak başka bir ülkeye sığınan Müslümanların iade edilmesinin onları ölüme göndermek anlamına geleceğini tüm dünya biliyor. Buna rağmen insan hakları kuruluşları ve uluslararası kurumlar o Müslümanların vahşete ve ölüme teslim edilmesinden dolayı Tayland hükümetine söze gelir bir tepki göstermedi.
Tayland'ın bu kadar Müslümanı sorumsuzca vahşete teslim etmesi o insanların Çin zulmünden kaçmaları durumunda da can güvencesine kavuşamayacaklarını ve iade tehdidiyle karşı karşıya olduklarını ortaya koydu. O yüzden kaçmaları durumunda da kendilerini konuşma ve maruz kaldıkları zulüm hakkında her şeyi rahatça açıklama özgürlüğüne kavuşamayacakları endişesi içinde olacaklarını gösterir.
Zulmün o insanların dillerini bu derece sıkıca esaret altına almasına rağmen yine de o mazlumların davalarına sahip çıkan birtakım sivil toplum kuruluşları Çin zulmünün uygulamaları hakkında gerçekleri gün yüzüne çıkarma konusunda başarılı çalışmalar yapabilmektedir. Onların bilgilendirme çalışmalarının değerlendirilmesi ve Çin'deki insanlık dışı zulme karşı tavır konması gerekir.
Fakat şunu unutmamak gerekir zulme karşı tavır ve tepki adaleti hâkim kılma çabalarıyla olur. Zalimlerin taklidiyle zulme tepki olmaz. Örneğin asabiyete dayalı duyarlılıkla meydanlara çıkıp da turistik mekânlarda dolaşan bazı kişileri Çin'deki zalimlerle aynı soydan zannederek hemen orada mahkum edip saldırıda bulunmak mazlumların hakkını almak değil zalimleri taklit etmektir. Gerçi bir kimse suçlularla soy bağlantısından dolayı mahkûm edilemez. Hatta soydaşlığı bırakın bir oğul bile babanın suçundan dolayı mahkûm edilemez ve cezalandırılamaz. Cezalandırılması için babanın suçuna fiilen ortak olması gerekir.
Kaldı ki suçlu olduğu tespit edilen bir kimsenin cezalandırılmasında zalimlerin yöntemine başvurulmasının onaylanır yanı yoktur. Cezalandırma adalet ilkelerine ve kurallarına göre olur. Yüce Allah, âyeti kerimede şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır." (Maide, 5/8)
Zulme karşı tavır koymamızın amacı da yerine bir başka zulmü değil adaleti hâkim kılmaktır. Yüce Allah'ın mü'minlerden istediği budur.
Bugün ne yazık ki İslâm âleminin her tarafında zulüm uygulamalarının olması zalimlerin işlerini kolaylaştırıyor. Çünkü zulüm uygulamaları, baskılar, katliamlar birbirini gölgeliyor. Bu gölgeleme insanların zihinlerini ve bakış açılarını da etkiliyor. Suriye'de her gün onlarca insan atılan varil bombalarıyla vahşice katledilirken Doğu Türkistan'ı işgal altında tutan Çin'in buradaki Müslümanlara yaptığı zulüm uygulamalarını gündeme getirdiğiniz zaman belki çok fazla önemsenmeyebilir. Önemsense de zulüm dozajının arttığı zamanlarda biraz duyarlılıkları harekete geçiriyor. Diğer zamanlarda yine unutulmaya terk edilebiliyor. Bu durum da zalimlerin işlerini kolaylaştırıyor.
Bütün bunlara rağmen en azından zulüm rejimlerini zâlim kimlikleriyle tanımak, mazlumların da çağrılarına kulak vermek gerekir. Çünkü zalim güçler, sadece zulmetmekle kalmıyor zulüm uygulamalarıyla ilgili gerçekleri çarpıtmak suretiyle zihinleri de işgal etmeye, doğruların öğrenilmesini engellenmeye çalışıyorlar. En azından buna fırsat vermemek, haktan ve haklıdan yana, zulme ve zalime karşı olma konusunda duyarlılığımızı her zaman canlı tutmaya çalışmak zorundayız.
Zulüm uygulamaları birbirini gölgelediği gibi zalimleri bu kadar cüretkâr davranmaya yönelten en önemli sebep de ümmetin dağılmışlığı, birlik ve bütünlüğünü temsil eden baştan yoksun bırakılmış olmasıdır. Küresel emperyalizm Müslüman halkların güç birliği oluşturmasını engellemek için onların birliğine engel teşkil eden ve cahiliye anlayışlarını esas alan birtakım coğrafi sınırlar çizdi. Şimdi ümmetin bu sınırlardan kurtulması için en başta birlik ve dayanışmayı sağlayacak iman kardeşliğini hâkim kılmanın çabaları içinde olmak, bu çabalara destek vermek gerekir. Yeniden ümmet bütünlüğünün sağlanması durumunda zalimlerin bu derece cüretkâr olmaları mümkün değildir.