Haziran 2015, Davet Mektebi
Mısır'da halkın özgür iradesiyle seçtiği cumhurbaşkanına ve onun kurmaya çalıştığı yeni yönetime karşı küresel emperyalizmin ve bölgedeki dikta rejimlerinin desteğiyle darbe yaparak zulüm rejimini geri getiren Sisi cuntası 16 Mayıs 2015'te yeni bir toplu idam kararı çıkardı.
Cuntanın idam listesinin başında bu kez halkın desteğiyle seçilmiş ve halen ülkenin meşru cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi vardı. Ayrıca Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi gibi önemli ilim adamları, dava önderleri, Filistin'de siyonist işgale karşı sürdürülen direnişin komutanları, gazeteciler ve onların dışında muhtelif mesleklerden etkin şahsiyetler vardı. Bazıları daha önce cunta zindanlarında işkenceyle veya tedavisinin engellenmesi suretiyle öldürülmüştü. Bunlardan biri de Müslüman Kardeşler'in ileri gelenlerinden olan ve ilaç almasının engellenmesi sebebiyle cezaevinde komaya girmesi üzerine hastaneye kaldırılan, üç gün sonra da hayatını kaybetmiş olan Ferid İsmail'di. O, hakkındaki idam kararı açıklanmadan dört gün önce yargısız infaz yoluyla zaten idam edilmişti.
Öncekiler gibi cuntanın bu seferki idam kararları da tamamen siyasi amaçlıydı ve yargı mekanizması bu savaşta bir cephe olarak kullanılıyordu.
Biz, Mısır'daki idamlar ve yargı vasıtasıyla yürütülen savaş hakkında Ribat dergisinin Haziran sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı bilgi verdiğimiz için burada İslam dünyasında öne çıkan diğer bazı gelişmelerden de kısaca söz etmek amacıyla özet bilgi vermekle yetinmek istiyoruz. Ribat'a yazdığımız yazıyı kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) okumanız mümkündür.
Gazze yenilgisi siyonist işgalin Netanyahu başkanlığındaki koalisyon hükûmetini şiddetle sarstığı için o parlamentoyu dağıtarak erken seçime gitme ihtiyacı duymuştu. Seçimde Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi epey kayıp vermekle birlikte yine birinci olabildi. Dolayısıyla yeni hükûmeti kurma görevi ona verildi. Fakat eski ortakları onun gittikçe yıprandığını gördükleri için kuracağı yeni koalisyona girmediler. O yüzden aşırı siyonist ve ırkçı görüşleriyle öne çıkan küçük partilerle çok ortaklı koalisyon kurmak zorunda kaldı. Ama birkaç partiyi bir araya getirmesine rağmen 120 üyeli parlamentoda çoğunluk için gereken en düşük rakama yani 61 sandalyeye ancak ulaşabildi. Böylece zayıf bir hükûmet kurabildi. Bu durum aynı zamanda onu etrafına topladığı marjinal partilere de eli mahkûm hale getirdi.
Aylık Vuslat dergisinin Haziran sayısına yazdığımız yazıda bu konu hakkında ayrıntılı bilgi içeren bir değerlendirme yaptığımızı ve bu yazıyı da kişisel web sitemizden okuyabileceğinizi hatırlatalım.
Yemen'de diktaya karşı devrim gerçekleştiren halkın, Mısır halkı gibi tercihini İslâmi hareketten yana yapması bölgedeki dikta rejimlerini ve küresel emperyalist güçleri rahatsız etmişti. O yüzden halkın zaferini geri almak için aralarında ittifak kurmuşlardı. Ancak İran'ın beslediği Husi hareketinin Sana'da kontrolü ele geçirmesinden sonra, BM ve ABD'nin Husilere güç veren uygulamalarından cesaret alan İran'ın Yemen'i de Irak gibi arka bahçe yapma girişiminde çok hızlı hareket etmesi Arap yarımadasındaki dikta rejimlerini rahatsız etti. O yüzden sahayı İran'a terk etmemek için hızla bir askerî operasyon başlattılar.
ABD ve onun uzaktan kumanda ettiği BM başta olmak üzere küresel emperyalist güçlerin ise Yemen'de ikili oynadıkları görülüyor. İran'ın, Irak, Suriye ve Lübnan'da öne çıkmasının İslâm dünyasını karıştırmak, Müslüman halkları dağıtmak, İslâmî direnişi hedefe yerleştirmek ve Müslüman toplumların güç birliğini önlemek için bayağı işe yaradığını gören emperyalizm bu stratejiden Yemen'de de yararlanmak istediği için perde arkasında İran'a ve güdümündeki Husi fitnesine destek verdi. ABD'ye ait insansız hava araçlarının Husileri sıkıştıran kabileleri hedef alması, BM Yemen Özel Temsilcisi'nin sürekli Husi postacılığı yapması, siyasi pazarlıklarda bu örgütün bir vakıa olarak görülmesi ve isteklerinin dikkate alınması için bastırmaları bu tutumlarından kaynaklanıyordu. Ama perde önünde yaptıkları resmî açıklamalarda da güya Suud liderliğinde oluşturulan koalisyonun askerî operasyonunu destekliyor, Husileri ise eleştiriyorlardı.
Yemen'de "şerre karşı şer" felsefesiyle, halkın devrimini geri almak için Husi fitnesiyle işbirliği yapan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi ülkeler yani Suudi Arabistan ve güdümündeki Körfez ülkeleri Husi fitnesini Mısır'daki Baltacı fitnesi gibi değerlendirmeyi sonra da kendi planlarını uygulayacak bir yönetimin iş başına geçmesini umuyorlardı. Ama küresel emperyalizmin izlediği denge politikası gereği İran'ın bu ülkede de öne çıkmasına destek verdiğini gören eski diktatör Ali Abdullah Salih'in pragmatist hesaplar yaparak Arap ülkelerine kelek atması ve Husilerle iş birliği yapması İran yönetimini heyecanlandırdı ve çok hızlı bir şekilde Sana'yı kendine bağlanan dördüncü Arap başkenti ilan etti.
Bu gelişmelerde ABD, BM, Rusya ve onlarla aynı kare içinde yer alan diğer küresel güçlerin Yemen'de İran güdümlü yeni yapılanmaya destek verdikleri dikkatlerden kaçmıyordu. Bu durum, İran'ın Yemen'e yerleşmesinin kendi stratejik hesapları açısından ciddi tehdit oluşturacağını gören KİK üyesi ülkeleri korkuttu. Ama kendi halklarıyla barışık olmayan bu ülkelerin yönetimleri küresel güçlere rağmen hareket etmelerinin de kolay olmayacağını düşündüler. O amaçla ABD ile masaya oturarak defterleri yeniden gözden geçirmek, Obama'yı iknaya çalışmak istediler.
ABD de her ne kadar İran'ın fitneci karakterinden yararlanmak için onun bazı stratejik noktalarda öne çıkmasına fırsat vermekten yana tavır sergilese de Arap ülkelerini de tamamen gözden çıkarma ve dışlıyormuş görünme yanlısı değildi. O yüzden KİK ülkelerinin taleplerini önemsedi ve geçen ay ortalarında ABD'nin uluslararası anlaşmalarla ünlenen Camp David şehrinde bir KİK-ABD Zirvesi gerçekleştirildi.
Fakat zirve sonrası yapılan yorumlardan anlaşıldığına göre buluşma ve KİK ülkelerinin çabaları ABD'nin tutumunu değiştirmedi. O perde arkasında İran'a destek verme konusundaki tavrını değiştirmemişti. Bununla birlikte Arap ülkelerine de Camp David'de mavi boncuk dağıttığı, onları da memnun etmeye çalıştığı açıklamalarından anlaşılıyordu. Bu mavi boncukları Arap ülkelerinin ne kadar ciddiye aldıklarını bilmiyoruz.
Suriye'de Baas rejimi her ne kadar vitrini dolduruyor görünse de cephede tükenmiş durumdadır. Cephede savaşı sürdüren büyük ölçüde İran ve onun hesabına gönderilmiş milislerdir. İran da yayılmacı politikasında epey geniş açıldığından ve farklı cephelere uzandığından artık ciddi şekilde zorlanıyor. O yüzden Suriye'de onun hesabına savaşan Hizib örgütü vasıtasıyla yaptığı tüm tehditlere rağmen karada sürekli alan kaybediyor. Son dönemde stratejik öneme sahip Cisru'ş-Şuğur şehrinde de kontrolü kaybetti. Baas hesabına çarpışan milisler üs olarak kullandıkları Cisru'ş-Şuğur Devlet Hastanesi'ni de terk ederek kaçmak zorunda kaldılar. Direnişçiler, hastaneden kaçmaya çalışan iki yüz kadar milisi de esir aldıklarını açıkladılar.
Baas ve destekçileri kontrolü kaybettikleri bölgelere intikam amacıyla havadan ateş yağdırmaya, yasak bombalarla saldırmaya devam ediyorlar.
Yemen'de perde arkasındaki kirli oyunlarıyla Husi fitnesine arka çıkan küresel emperyalizm Libya'da Halife Hafter fitnesine açıktan destek veriyor. BM Libya Özel Temsilcisi gündeme getirdiği sözde çözüm formülünde fitneci Hafter'in ülkenin Mısır sınırına yakın Tobruk şehrinde kurmuş olduğu gayri meşru paralel hükûmetin Libya'nın geçerli hükûmeti sayılmasını istedi. Zaten emperyalizm izlediği politikada da Kaddafi zulmüne karşı gerçekleştirilen devrim sonrası Trablus'ta başlatılan idarî yapılanmayı değil fitnecilerin Tobruk'taki paralel hükûmetlerini resmen tanıyor. Bundaki amacı Libya'da da çıkarlarına ve planlarına hizmet edecek yönetimin başa geçmesini sağlamak. İlginç olan ise Yemen'de İran'la ortak hareket ederken Libya'da Suudi Arabistan'ın politikasıyla örtüşen tavır sergilemesi. Bunun tek sebebi hepsinin çıkarcı, makyavelist ve pragmatist anlayışa sahip olmasıdır. Bu anlayışta da insana, hukuka ve insan haklarına değer verilmez. Bütün bunlara saygıdan söz eden açıklamalar da kirli yüzlerin örtülmesi için kullanılan maskelerdir.
Küresel emperyalizmin ve bölgedeki dikta rejimlerinin desteğiyle Libya halkının devrimini geri almak için fitne savaşını sürdüren Hafter Türkiye'nin tutumundan rahatsız olduğunu daha önce de ortaya koymuştu. Fakat onun Türkiye'yle ilgili politikasının belirlenmesinde baş rolü oynayan kendisine askerî ve lojistik en büyük desteği veren Sisi cuntasıdır. Çünkü Sisi cuntası verdiği desteğin karşılığını da görmek istiyor.
Sisi'nin maşası olduğunu değişik vesilelerle gösteren Halife Hafter, normalde kendisine olumsuz yansımalarının olacağını ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini tahmin etmesine rağmen Türkiye'ye kinini Tuna 1 adlı Türk gemisine denizden ve havadan saldırıp üçüncü kaptan İlker Büyükdere'yi öldürerek ortaya koydu. Saldırısına gerekçe olarak geminin Trablus yönetimine mensup güçlere silah taşıdığı iddiasını kullandı. Oysa bunu ispat edecek hiçbir delili yoktu. Ayrıca bu savaşta her ne kadar dikta rejimleri, Sisi cuntası ve küresel emperyalizm tarafından destekleniyor olsa da hukuk dışı olan, meşru yönetime karşı gayri meşru isyan yürüten Hafter'in kendisidir. Hedef alınan gemi hakkında iddia edilenler tamamen saçma ve gerçek dışı olmakla birlikte normalde Trablus'taki yönetimin Türkiye'den silah satın alma yetkisi vardır.
IŞİD adlı karanlık örgütün Irak içine çekilmesinin bir oyun ve taktik olduğunu daha önce muhtelif yazılarımızda ayrıntılı olarak ve değişik boyutlarıyla ortaya koymaya çalıştık. Dört yıldan fazla süredir vahşice katliam yapan Baas zulmü karşısında sürekli sessiz kalmayı tercih eden hatta ona karşı hak mücadelesi veren direniş örgütlerine herhangi bir askerî destekte bulunulmasını engellemek için bölgeyi sıkı murakabe altına alan ABD'nin IŞİD'in Irak içine çekilmesini olaylara müdahale için gerekçe olarak kullanması, bu amaçla bir uluslararası askerî koalisyon oluşturması düşündürücüdür.
Ancak müdahalesinde de sürekli sağ gösterip sol vuran koalisyon güçleri IŞİD'e saldırı bahanesiyle, Irak tarafında İran'ın gönderdiği milis güçlerin başına geçirilen Kasım Süleymani'nin ve Bağdat yönetiminin silahlı militanlarının Suriye tarafında da Baas rejiminin önünü açmaya çalıştı.
Son haftalarda da Irak'ın Ramadi bölgesinde karanlık bir oyun oynanıyor. Olayların kamuoyuna yansıyan şekline göre Bağdat yönetimine bağlı güçler önce bu bölgede IŞİD milisleri karşısında fazla dayanamayıp kaçtı. Ama gidişattan en çok zarar görenler sivil savunmasız insanlar oldu. Birçoğu olaylar ve çatışmalar yüzünden evini barkını terk ederek çevre bölgelere sığınmak zorunda kaldı. Bu durum da ABD'nin organize ettiği koalisyonun, Bağdat yönetimine bağlı askerî birliklerin ve İran'ın soktuğu milislerin bölgeye daha geniş çaplı saldırı düzenlemesi için bahane oluşturdu. Yani IŞİD yine bir oyun. Asıl hedef ise İran güdümlü kukla yönetimin uyguladığı baskıdan rahatsız olan ve bu yönetimi istemeyen sivil halk.
Myanmar'daki Budist diktanın ırkçı politikaları ve zulüm uygulamaları, onun Baas'ın Şebbiha çetelerine benzer eli kanlı Budist çetelerinin tehditleri yüzünden öz yurtlarında yaşama hakkından yoksun bırakılan Arakanlı Müslümanlar maalesef sığınacakları, en azından can güvenliğine kavuşabilecekleri bir yer de bulamıyorlar.
Bu Müslümanlar önce kendilerine yakın gördükleri Bangladeş'e sığındılar. Fakat orada çamurlar arasına kurulan mülteci kamplarında ve ağaç yapraklarıyla karınlarını doyurarak hayatlarını idameye mahkûm edilirlerken tam bir can güvenliğine de kavuşamadılar. Çünkü Mısır cuntası gibi İslamî hareket liderlerini idama mahkûm eden ve hatta idam eden işbirlikçi, hain ve zalim Bangladeş diktası onları istemiyordu. O yüzden yeniden Myanmar zulmüne teslim edilme tehdidiyle karşı karşıya idiler.
Arakanlı Müslümanlardan bazıları Tayland topraklarına iltica etmişlerdi. Bu da bir Budist zalimin zulmünden kaçıp bir başka Budist zalimin insafına sığınmaları anlamına geliyordu. Geçtiğimiz Nisan ayında Tayland topraklarında 32 Arakanlı Müslümanın ölü bulunması buradaki Budist zalimin de insaf etmediğini ortaya koydu. Bu olay üzerine yapılan araştırmalar Tayland'a sığınanlardan bazılarının da insan tüccarlarının tuzağına düştüklerini ortaya çıkardı.
Sonra Arakanlılardan bazıları kırık dökük teknelerinin rotasını Endonezya'ya çevirdiler. Dalgalar o tekneleri Endonezya kıyılarına getirdi. Ama ne yazık ki buradaki yetkililer de onların karaya çıkmalarına izin vermeyip denizde bekleterek işkence etmeye başladılar.
O insanların böylesine korkunç zulümlerle ve insanlık dışı uygulamalarla karşı karşıya olmaları çağdaş dünyanın gerçek yüzünü kapatmakta kullandığı tüm maskeleri indirmiştir. Tabii o maskeler pek çok vesileyle ve pek çok olayla birlikte düştü. Ama günümüzün gözleri yanıltma yöntemlerini çok iyi bilen sihirbazları durumundaki medya organları ve mensupları hizmet verdikleri zalimlerin düşen maskelerini her keresinde yeniden kullanma sahtekârlığı gösterebildiler.