Nisan 2015, Davet Mektebi
Bugün İslâm âleminde yaşanan büyük sıkıntı ve zorlukların temelinde global zulüm güçleriyle Müslüman halklar üzerindeki saltanatlarını sürdürebilmek için silahın gücünü sınırsızca kullanmaktan çekinmeyen zulüm yönetimlerinin işbirliği var. Bu işbirliği içerideki zulüm güçleriyle dışarıdakilerin hesaplarının özellikle Müslüman halkların hak ve özgürlük taleplerinin önüne geçme konusunda birleştiğini gösteriyor.
Kendini "İslâm Cumhuriyeti" diye adlandıran İran'daki zulüm rejiminin hesapları da bu konuda global zulüm güçlerinin hesaplarıyla birleşiyordu. ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgal cesareti gösterebilmesinde de bu ortak hesapların ve karanlık işbirliğinin önemli payı vardı. Fakat İran'daki işbirlikçi rejim takiyye oyunlarıyla en azından ihanetinin kitleler nazarında açığa çıkmasını önlemeyi başarabildi. Bunda tabii özellikle Müslüman halklara yön veren fikir adamlarının, İran hakkındaki olumlu yaklaşımlarını devam ettirmelerinin ve onun ihanetlerini konuşmaktan, tartışmaktan çekinmelerinin de önemli payı vardı.
Son dönemdeki gelişmeler ve sergilenen tavır bu işbirliğinin artık perde önüne taşındığını, ittifakın düşmanlık numaralarıyla, tehdit oyunlarıyla perdelenmesine ihtiyaç duyulmadığını gösteriyor. Önceki düşmanlık oyunları da gerçekçilikten uzak stratejik bir taktikti. Strateji artık işbirliği ve ittifakın perde önüne taşınmasını gerekli kıldığından bu yönteme başvuruluyor. Yani ikili ilişkide gerçekte değişen bir şey yok. Suriye'de Baas zulmünün devamı, Yemen'de Husi darbesi, Irak'ta IŞİD bahanesiyle ortak operasyon ve nükleer teknolojiyle ilgili ihtilafların çözülmesi konusunda gerçekleştirilen ilerlemeler hakkında vereceğimiz bilgiler üzerinde bu açıdan etraflıca düşünmek gerektiğini sözün başında vurgulamakta yarar görüyoruz.
Arap dünyasında zulüm rejimlerine karşı başlatılan halk ayaklanmalarının Suriye'ye kaymasının sebebi, Baas zulmüne destek veren ihanetçilerin iddia ettikleri gibi dış güçlerin oyun ve komploları değil devam eden zulümdü. Gerçekte o dış güçlerle işbirliği içinde olanların ise Baas zulmünün devamı için ona her türlü desteği veren ihanetçiler olduğu halk ayaklanmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra ortaya çıkan manzara gayet açık bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Geçen dört yıl içinde gerçekleştirilen saldırılarda, katliamlarda ve çatışmalarda hayatlarını kaybedenlerin sayısının 215 bini bulduğu Suriye'yle ilgili raporlarda dile getirildi. Baas'ın ve ona destek veren işgalci dış güçlerin zulüm ve vahşette sınır tanımamaları sebebiyle hayatlarını kaybedenlerin büyük çoğunluğunu da sivil halktan olanlar oluşturuyor. Ülke nüfûsunun üçte ikisi ikamet ettiği yeri değiştirmek zorunda kaldı. Bunların önemli bir kısmı da tamamen Suriye dışına çıkarak başka ülkelere iltica etti.
Suriye'de Baas'ın askerî gücü büyük ölçüde tükenmiştir. Görünüşte gönüllü olarak nitelenen gerçekte ise paranın hatırına savaşan Şebbiha çeteleri adlı çapulcu takımı da ölümün soğuk yüzünü gördükten sonra büyük ölçüde dağıldılar. Askerî birlikler ise zaten olayların başlangıç döneminde dağılmaya başlamıştı.
Dağılan askerin ve Şebbiha çetelerinin yerleri İran'ın veya onunla bağlantılı Şiî örgütlerin gönderdiği milis güçler tarafından dolduruldu. O yüzden bugün Suriye'de rejim adına fiili olarak savaşı yürütenler İran'ın gönderdiği işgal güçleridir.
IŞİD bahanesiyle oluşturulan uluslararası koalisyon da İran işgal güçlerine havadan destek veriyor. IŞİD bu kirli işbirliğinde Baas karşısındaki direnişi zayıf düşürme amaçlı saldırıları kamufle etmenin bir aracıdır. Gerçekte vurulan hedefler ya doğrudan zulme karşı savaşan direniş gruplarına ait hedefler veya zulümden kaçan sivillerdir. Oyunun çarkının dönmesi için bazen IŞİD hedefleri de vuruluyor. Bu saldırılar da olayların tesirinde kalan gençleri heyecanlandırmanın, böylece Suriye ve Irak'a çekerek imha etmenin bir yolu.
Biz Suriye direnişinin dört yılını Ribat dergisinin Nisan 2015 sayısına yazdığımız yazıda ayrıntılı ele aldık Allah'ın izniyle. Bu yazımızı kişisel web sitemizden yani www.vahdet.info.tr'den de okuyabilirsiniz.
Yemen'de Husiler vasıtasıyla gerçekleştirilen darbe İran'ın bu ülkeyi Suriye ve Irak gibi arka bahçe haline getirme planını devreye sokmasının da önünü açtı. Yemen'de İslâmi hareketin siyasi iktidarı almasından rahatsız oldukları için Husi oyunundan yararlanmak isteyen Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan ise bu desteğin İran'ın Yemen'i işgalinin önünü açacağı gerçeğini ancak Sana'da darbe gerçekleştirildikten sonra görebildiler. Onların beklentisi Husi fitnesinin aynen Mısır'daki Baltacı fitnesinin rolünü oynamasıydı.
ABD ve BM'nin sinsi oyunlarla sağladığı destek de İran'ın Husiler vasıtasıyla Yemen'e yerleşmesini, askeri teçhizat, silah ve uzman eleman göndermesini kolaylaştırdı. İran'ın Irak'a yerleşmesi ve orayı arka bahçe haline getirmesi de zaten bu sinsi işbirliği sayesinde oldu.
Irak'ta özellikle de başkent Bağdat'ta mezhep ayrılığının provoke edilmesi amacıyla gerçekleştirilen baskınların, saldırıların ve bombalamaların bu ülkedeki camiler ve cami cemaatleri açısından nelere mal olduğu, ne gibi büyük kayıplara sebep olduğu biliniyor.
İslâm fıkhına göre savaşta camilere değil kiliselere, havralara ve hatta kitap ehli olmayanların mabetlerine bile saldırılması yasaktır. Fakat Irak'ta mezhep farklılığını bütün ülkeyi saran bir fitne ateşine dönüştürmek isteyen karanlık güçler, önce provoke etmek istedikleri bazı unsurların camilerini veya dinî amaçla toplandıkları merkezleri hedef alan saldırılar gerçekleştirdi yahut bu tür saldırıları gerçekleştirmeye yatkın kişileri yönlendirdiler. Ardından saldırılarda zarar gören dinî mekânlara devam eden, tahrike müsait, kolay heyecanlanabilen, olayların arka planı üzerinde muhakeme yapmasını sağlayacak birikimden yoksun kitleleri tahrik ederek karşıt saldırılara yönelttiler ve böylece camiler adeta savaş alanına döndü. Bu yüzden sadece Bağdat'ta camileri hedef alan saldırılarda ve yakma amaçlı sabotajlarda binden fazla cami zarar gördü.
20 Mart 2015 Cuma günü Sana'da Husi militanların devam ettiği söylenen iki camiye yönelik saldırılarda da iki yüze yakın insan hayatını kaybederken bir o kadar kişi de yaralandı. Emperyalizm sözcüsü medya organlarının, ortada henüz faillerle ilgili hiçbir bilgi yokken olayların sıcaklığında "Sana'da camilere IŞİD saldırısı" diye yönlendirme yapmaları aslında niyetleri açığa vuruyordu.
Yemen el-Kaidesi daha sonra saldırılarla ilgisinin olmadığını ve onaylamadığını bildirdi. Ama bu yolla Bağdat'ta oynanan oyunun aynısını Yemen'e taşımak isteyenlerin planlarını bozmaya el-Kaide açıklaması tek başına yeterli olmaz. Önemli olan Bağdat'tan ibret alınması ve karanlık güçlerin niyetlerinin iyi okunmasıdır.
Bağdat'ı kurmayı planladığı yeni İran İmparatorluğu'nun başkenti ilan etmeye hazırlanan ve özellikle Yemen'deki Husi darbesinden sonra bu konuda heyecanları artan Tahran yönetimi Irak'ın Tikrit bölgesine ve çevresine de geçtiğimiz ay IŞİD bahanesiyle, General Kasım Süleymani komutasındaki gerilla güçleri vasıtasıyla geniş çaplı bir operasyon başlattı. Düzenlenen saldırı bir yönden IŞİD milislerinin bu bölgeye çekilmesinin de aslında bir taktik ve oyun olduğunu açığa çıkardı. Bu oyunun gün yüzüne çıkması ABD ile İran'ın ortak adamı Nuri el-Maliki'nin askerlerinin, IŞİD milislerinin Musul ve çevresine saldırı düzenlemesi karşısında hiçbir direniş göstermeden kaçmalarının asıl sebebini daha iyi anlamamızı da sağladı.
IŞİD saldırının sadece bir bahanesiydi. Asıl hedef ise Bağdat yönetimini uzun süreden beri zorlayan ve bölgeye hâkim olmasını engelleyen Sünni Arap aşiretlerdi. Bu aşiretlere darbe vurulması için İran destekli kapsamlı bir saldırı düzenlenmesine kılıf uydurulabilmesi için bölge önce IŞİD'e teslim edilmiş sonra onun bölgede kurduğu hâkimiyet üzerinden koparılan yaygara böyle bir operasyon için değerlendirilmişti.
Saldırıda ağırlıklı olarak sivil hedeflerin vurulması, söz konusu aşiretlere mensup insanların evlerinin yakılması ve savunmasız insanlara karşı tam anlamıyla vahşet sergilenmesi de zaten amacın söz konusu aşiretlerin dağıtılması, onların Bağdat sultasına karşı direnişlerinin kırılması olduğunu gayet açık bir şekilde gözler önüne serdi. İran'ın organizasyonuyla oluşturulan ve Kasım Süleymani komutasına verilen milislerin vahşette Suriye'de Baas hesabına saldırılar düzenleyen Şebbiha çetelerinden hiç geri kalmamaları hatta onları bayağı geride bırakmaları kimlik ve kişilikte birbirlerinden farklı olmadıkları gerçeğini teyit etti.
IŞİD'in bir bahane olarak kullanılması uluslararası emperyalizmin bölgede oluşturduğu koalisyon güçlerinin, Kasım Süleymani'nin militanlarına havadan destek vermelerini de kolaylaştırdı. Aynı oyun Yemen'de de Husi militanlara ABD'nin insansız hava araçlarının havadan destek verebilmesi için, el-Kaide hedeflerinin vurulduğu iddiasıyla oynanmıştı.
Doğunun emperyalist gücü olmaya niyetli ve bunu başarabilmek için Batı emperyalizminin siyasetlerini aynen taklit etmekten çekinmeyen İran ile global emperyalizmde yerini korumak için yeni stratejiler üreten ABD arasındaki işbirliğinin diplomatik alana da bayağı yansıdığı görülüyor. Bu alandaki ilerlemeler nükleer teknolojiyle ilgili ihtilafların da gerçekte nükleer silahların yayılmasını önleme amacıyla değil bir baskı aracı olarak değerlendirildiğini açığa çıkardı. Ancak Afganistan ve Irak'ta perde arkasında yürütülen işbirliği ve ittifakın şimdi perde önüne taşınması aşamasında artık nükleer teknolojiyle ilgili ihtilaflar kozunu daha fazla elde tutmaya gerek olmadığı düşüncesinin baskın çıktığı anlaşılıyor. Belki İran da ABD emperyalizmiyle işbirliğini perde önüne taşımanın kendisi için de önemli bir karşılığı olmasını istiyordu ve bunu da nükleer teknoloji alanında talep etti. Çünkü bu konuda ihtilafların çözülmesinin karşılığı sadece bu alanla ilgili projelerin hayata geçirilmesi olmayacak. Aynı zamanda ekonomik ve diplomatik alandaki yaptırımları kaldıracak ki İran açısından bu kendisine kapalı kapıların anahtarlarının verilmesi anlamına geliyor. Anahtar ilk bakışta fazla göz doldurmayabilir ama önemli hazinelerin kapılarını açacak.
Bir sonraki aşamada teknolojiyi tehdit gücüne dönüştürmesi ise bölgenin yeni emperyalist gücü olma hayalini gerçekleştirmesi açısından büyük önem taşıyor. Yani Bağdat'ın yeni dönemde İran İmparatorluğu'nun aynı zamanda siyasi başkenti olacağı ümitlerini dile getirmesi boşuna değil. Ama bu ümitlerini global emperyalizmle kurduğu köprülere bağlaması bakalım onun davulculuğunu yapanların gözlerini açacak mı?
Halkın seçim ve desteğiyle meşru yoldan siyasi yönetimi alanlara karşı gayri meşru darbe gerçekleştirerek iktidarı gasp eden cunta normalde insanları katletmek için yasal gerekçeye ihtiyaç duymuyor. Bazen meydanlarda üzerlerine kurşun yağdırarak bazen gözaltına alıp arabaya doldurduktan sonra cezaevine götürürken yolda kurşuna dizerek toplu katliamlar yapabiliyor. Bu şekilde öldüremediklerini de mahkeme kararına ihtiyaç duymadan cezaevinde işkenceyle katlederek idam işlemini gerçekleştirebiliyor.
Ama bu arada işi kitabına uydurduğunu göstermek amacıyla mahkemelerden de yüzlerce kişi hakkında toplu idam kararları çıkardı. Bu kararların hukukla bir ilgisinin olamayacağı açıktır. Ancak yargı organları da cuntanın bir yan kolu olduğundan zulme "hukuk" kılıfı geçirme işleminde onlardan yararlanmak zor olmuyor.
İdam hükümlerinin birçoklarının daha sonra müebbet hapse çevrilmesi bu kararların aslında korkutma ve muhalif güçleri susturma amacıyla başvurulan bir psikolojik savaş olduğu yorumlarına neden oldu. Ancak geçtiğimiz ay Mahmud Ramazan hakkında verilen idam hükmünün infazı "cunta idamları infaz sürecini başlatıyor mu?" sorusunun akla gelmesine ve bu konudaki endişelerin artmasına yol açtı.
Mahmud Ramazan hakkında verilen idam hükmü ise tamamen gerçek dışı iddiaya, iftiraya dayanıyordu. Bu kişi cuntaya destek veren gençleri çatıdan atmakla suçlanıyordu. Oysa Mısır'da yaşanan olayları takip eden ve tarafsız yaklaşan herkesin üzerinde ittifak ettiği hususlardan biri insanları çatılardan atma işini sadece cuntaya destek veren Baltacı çetelerine mensup çapulcuların yaptığıdır. Cunta mahkemeleri Baltacı militanlar hakkında bu yüzden herhangi bir dava bile açma ihtiyacı duymadı. Mahmud Ramazan'ın ise gerçekte o militanları çatılardan atması sebebiyle değil onların cunta karşıtlarını atmalarına engel olmaya çalışmasından dolayı göz altına alındığı kendisini tanıyanlar tarafından dile getirilmiştir.
Daha önce Hamas'ın askerî kanadı durumundaki İzzettin Kassam Birlikleri'ni terör örgütü ilan eden Kahire Acil İşler Mahkemesi, yine siyonist işgalcilerin hesabına çalışan medya mensuplarının açtığı davaya binaen bizzat Hamas'ın terör örgütü sayılmasına karar verdi. Bu kararlar Mısır yargısının gerçekten siyonist işgal hesabına çalıştığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Mahkemenin Hamas hakkında verdiği kararda başvurduğu gerekçe ise daha önce İzzettin Kassam Tugayları hakkında başvurduğu gerekçenin aynısı. Yani Sina'daki eylemlerle irtibatlı olduğu suçlaması. Oysa Hamas'ın şimdiye kadar silahlı mücadelesini Filistin dışına taşımadığı, bunu bir ilke olarak koruduğu, Sina eylemlerini kesin bir şekilde reddettiği, kınadığı ve bu eylemlerle arasında bağ kurulmasına yarayacak en ufak bir delil ortaya konamadığı biliniyor.
Fakat cunta yargısı açısından önemli olan hukuk ve delil değil. Kurtla kuzu hikayesindeki gibi "suyu sen bulandırıyorsun" demek yeterli.