Turkeypost'un bizimle röportajı

23 Mart 2015 Cumartesi, Yeni Akit

Arap ülkelerinde yaşanan olaylarda Türkiye’nin rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Arap dünyasında özellikle "Arap baharı" olarak isimlendirilen süreçte yaşanan olaylarda Türkiye'nin veya herhangi bir dış gücün doğrudan bir etkisinin olmadığı yönündeki düşüncemizi olayların başlangıcından bu yana dile getirmeye çalıştık. Bu olaylar tamamen halk ayaklanmalarının yaşandığı ülkelerin siyasal yapılarından kaynaklanıyordu ve bu ülkelerdeki yönetimlerin artık iyice haddi aşmış olan baskılarına toplumların doğal tepkisi idi.

Ancak olayların gelişme sürecinde uluslararası ve bölgesel güçler müdahale etmeye ve etkin rol oynamaya çalıştılar. Bu süreçte doğal olarak Türkiye'nin de gelişmeler üzerinde etkili olma amaçlı girişimleri ve çabaları oldu.

Bu süreçte Türkiye'nin seçimi halkların özgürlük taleplerine destek yönünde oldu. Dolayısıyla suyun akışının meydanlara çıkan halkların dikta rejimlerine baskın çıktığı aşamada Türkiye'nin rolü de daha etkindi. Fakat daha sonra bölgede hâkimiyetlerini sürdürmeye devam eden dikta rejimlerinin tehlikeyi kendilerinden uzak tutmak amacıyla devrilen rejimlerin kalıntılarıyla ve uluslararası güçlerle işbirliği yaparak bir karşı devrim süreci başlatmaları suyun akışını ters yöne çevirdi. Bu da Türkiye'nin konumunu olumsuz yönde etkiledi.

Pragmatist pencereden yaklaşanlar bu sonucu Türkiye'nin uzun vadeli plan ve tahminler yapamaması, o yüzden de erken heyecana kapılarak yanlış yerde durması olarak gördüler. Fakat bu tespit doğru değildir ve tamamen çıkarcı felsefeye dayanmaktadır. Doğru olan haklının yanında zulmedenin karşısında durmaktır. Bu duruş bazen birtakım fedakârlıkları gerektirebilir.

Bizce Türkiye açısından önemli olan kesinlikle çıkarcı çizgiye kaymaması, belli bir süre bazı bedelleri göze alma pahasına da olsa haklıya destek ilkesine bağlı bir tutum sergilemesidir. Bu tutum şimdilik birtakım zorlukları yüklenmeyi gerektirse de asıl geniş zaman sürecinde Türkiye'nin lehine sonuçlar getirecektir.

Ankara’nın uluslararası kutuplaşmanın yaşandığı bölge ülkeleriyle ilgili siyasi hedefleri nelerdir?

Biz Türkiye'nin bu ülkelerle ilgili birtakım siyasi hedeflerinin olduğunu sanmıyoruz. Tam aksine bu ülkelerin siyasi hedeflerinin bölge halklarının geleceğini rehin almasına izin vermemeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Çünkü bu güçlerin siyasi emelleri bölge halklarının geleceği açısından önemli tehlikeler arz etmektedir. Bu siyasi planların ve stratejilerin hedefinde bölge halklarının geleceklerini rehin almak olduğunu bugün sadece Suriye'de değil, Irak'ta, Yemen'de, Mısır'da ve Filistin'de yaşananlar çok açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Son dönemde özellikle Libya üzerinde oynanan oyunlar, Irak'ta IŞİD bahanesiyle savunmasız halklara yönelik kapsamlı operasyonlar düzenlenmesi, sivil insanların katledilmesi, evlerinin yakılması ve Yemen'de gerçekleştirilen milis darbesinin etki alanını genişletme çabaları halkların geleceklerini rehin alma amaçlı stratejilerin ne kadar tehlikeli boyutlara geldiğini gösterdiği gibi ileriye dönük hesapların şu an önümüzde durandan çok daha fazla tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor.

Türkiye'nin siyaseti ise işte bu gelecekleri rehin alınmaya çalışılan halkların yanında durmaktan, onları savunmaktan ve kazanımlarının korunmasını sağlamaktan yanadır. Bu da birileri üzerinde siyasi emellerinin olması değil hedefe yerleştirilen halklar üzerindeki siyasi emellerin arz ettiği tehlikelerin bertaraf edilmesi anlamına gelir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyaretinin bölgede ne tür bir yansıması olacaktır?

Son dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşma ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan'ın Suudi Arabistan'a davet edilmesinde yeni kralın tutumunun önemli rolü olduğu düşünülüyor. Bu yanlış değildir elbette. Ama bizim gördüğümüz kadarıyla ondan da daha etkili olan bir etken Yemen'de yaşanan olaylardır.

Körfez ülkeleri, Ali Abdullah Salih diktasına karşı devrim gerçekleştirilmesinden sonra Yemen'de halkın zaferini geri almak için başlattığı karşı devrim sürecinde Husilere destek verirken bir yandan da İran inisiyatifini bu ülkeye çekmeyi çok fazla önemsemedi. Halkın kazanımını geri almayı ve karşı devrim sürecinin başarılı olmasını daha fazla önceledi. İran'ın bir yerde sahayı kapması durumunda nasıl bir politika izleyeceğini ise muhtemelen iyi kestiremedi. Ama şimdi İran'ın Husiler vasıtasıyla Yemen'i arka bahçesi haline getirmek istemesi Körfez ülkelerini ve bu arada Suudi Arabistan'ı rahatsız ediyor. Ondan dolayı Yemen'de ve Arap yarımadasında bileklerini güçlendirmelerinde yardımlaşabilecekleri ve güvenebilecekleri birine ihtiyaç duyuyorlar. ABD'den umduklarını elde edemediler. Çünkü ABD'nin son dönemde bölgeyle ilgili bazı planlarından dolayı İran'la işbirliğini gün yüzüne çıkarmaktan bile çekinmediği görünüyor. Perde arkasındaki ilişkiler ise hayli eskiye gitmektedir. Irak ve Afganistan işgali aşamasında ortak planlar yapıldığı gerçeği ise bugün biraz daha rahat konuşulmaktadır.

Bu durum karşısında Türkiye'nin diplomatik ve siyasi tavrı anlam kazanıyor. Körfez İşbirliği Konseyi'nin başını çeken Suudi Arabistan da yeni kralın başa geçmesini diplomatik tavırlarına yeni açılımlar kazandırmanın gerekçesi olarak kullanma fırsatından yararlanarak bazı ataklar gerçekleştiriyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı davetinden kısa bir süre sonra da Hamas Siyasi Birim başkanı Halid Meşal'i Riyad'a davet etmesi bu açıdan anlamlıdır.

Fakat bu atağın başarılı olması biraz Suudi Arabistan'ın Mısır'da izleyeceği tutumla bağlantılı olacaktır. Mısır'daki cunta liderine şartsız destek öbür tarafta samimiyeti hakkında soru işaretlerine neden olacaktır. Ama son Şarmu'ş-Şeyh toplantısında sergilenen tutum bu açıdan yeterince ümit verici olmamıştır. Çünkü Şarmu'ş-Şeyh toplantısı tamamen Mısır cuntasına destek toplantısına dönüştü. Biz her şeye rağmen Suudi Arabistan'ın Türkiye'yle ve Filistin direnişiyle bağları güçlendirme adımlarını olumlu gelişmeler olarak görüyoruz.

AKP’nin gayretiyle “Yeni Osmanlı”nın geldiğine dair söylemler hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten Osmanlı’ya dönüş var mı yoksa bu bir söylenti mi?

Osmanlı tarihte kaldı. Bilindiği üzeri Osmanlı tarihinde bir Yeni Osmanlı hareketi de oldu. Ama artık o da tarihte kaldı ve şimdi Yeni Osmanlı hareketinin ortaya çıktığının ileri sürülmesi İslâm dünyasında Türkiye'ye duyulan ilginin yıpratılması amacıyla başvurulan bir medya savaşı yöntemidir. Çünkü bu söylentiyle Türkiye'nin öncü değil hâkim güç olma idealiyle hareket ettiği, özgürlük mücadelesi içinde olan halkların bu mücadelelerine destek vermesinin arkasında da işte bu idealin yattığı şüphesi uyandırılması amaçlanıyor.

Bugün Müslüman halkların, hem uluslararası güçler hem de onlara hizmet eden yerel dikta rejimleri karşısında bu derece zayıf ve mağdur durumda olmalarının sebebi dağınık olmalarıdır. Onların güçlerini birleştirmeleri için birilerinin kendilerine öncülük etmesi gerekir. Önemli olan bunu Türkiye'nin veya bir başkasının yapması değil doğru olanın yapılmasıdır. Doğru olan da haklıdan yana zalime karşı tavır sergilenmesi, haklıların zulüm karşısında birlikte hareket etmelerinin sağlanmasıdır.

Suriye, Yemen ve Libya’da yaşanan çatışmalarda Türkiye nasıl bir rol üstlenebilir?

Türkiye'nin yapması gereken burada çatışmaların içinde yer almak değil halkların özgürlük mücadelelerinin önünü kesmek amacıyla çatışmaların içinde yer alanları çekilmeye zorlamak için diplomatik ve siyasi girişimlerde bulunmak, bu yönde çok daha etkin rol almak ve sesini biraz daha yüksek bir şekilde duyurmaya çalışmaktır.

Bu andığınız ülkelerin hiç birinde hâkimiyet kavgasının yerli güçler tarafından yürütüldüğünü hiç kimse söyleyemez. Bugün Suriye'de Baas rejiminin artık askerî gücünü tamamen kaybettiği onun adına savaşı İran'ın organize ettiği milis güçlerin yürüttüğü tüm dünyanın gözlerinin önünde duran bir gerçektir. Oysa aynı İran olayların başlangıcında Suriye'ye dışarıdan müdahale olmasın diye sesini avazı çıktığı kadar yükseltiyordu. Dün Suriye'ye dışarıdan müdahale olmasın diyen güç bugün Suriye'de savaşın bütün yükünü omuzlamış durumdaysa dünyanın bu gerçek karşısında uyarılması, uyandırılması, bilgilendirilmesi ve harekete geçirilmesi gerekir.

Yemen'deki Husi darbesinin de gerçekte bir İran darbesi olduğu apaçık ortadadır. Demek ki İran bölgede yeni bir emperyalist güç olmaya doğru ilerliyor. Bugün devletin en üst kademesindeki yetkilileri başkenti Bağdat olan bir İran İmparatorluğu'ndan söz etme cesareti gösterebiliyorlarsa bu konudaki niyetlerini de artık gizlemedikleri ortadadır.

Libya'daki savaş ise Mısır'daki cuntanın yönlendirdiği ve Arap dünyasındaki karşı devrim hareketinin de destek verdiği bir savaştır.

Türkiye'nin yapması gereken Arap ülkeleriyle aralarında ilişkileri bu savaşların taşıdığı risklere dikkatleri çekmek için değerlendirmek, uluslararası platformda da yeni emperyalist yayılmacılık ataklarına karşı açık bir şekilde tavır koymaktır.

Tüm yaşanan olaylardan sonra Türkiye ile Mısır’ın ilişkileri düzelebilir mi? Nasıl?

Mısır konusunda önemli olan ilişkilerin düzelmesi değil işlerin düzelmesidir. Eğer işler düzelmeyecekse Türkiye'yle Mısır arasındaki ilişkilerin düzelmesinin kime ne yararı olacak? Zulüm böyle devam edecekse, cunta rejimi insanları ipe çekmeye, zindanlarda işkenceyle katletmeye, Libya'yı karıştırmaya, Gazze'yi abluka altında tutmaya, Sina'da karanlık oyunlar oynamaya, bu oyunları kullanarak Filistin direnişinin imajını yıpratmaya devam edecekse Türkiye'yle Mısır arasındaki ilişkilerin düzelmesinin ne yararı olacak?

Eğer bu konularda bir düzelme olur, insanların siyasi özgürlükleri yeniden kendilerine verilir, haksızlıklara son verilir ve adalet hâkim kılınırsa o zaman göreceksiniz Türkiye'yle Mısır'ın ilişkileri de hemen düzelecektir.

Türkiye’nin dış siyasette kullandığı yumuşak güç bölgedeki sıkıntıların halledilmesinde etkili olabilir mi?

Yumuşak güç ile neyi kastettiğinizi tahmin edemedim. Bununla eğer yardım kurumlarını ve gönüllü sivil kuruluşları kastediyorsanız şunları söyleyebilirim:

Bu tür kurumların tamamı devlete ait değildir. Önemli bir kısmını devletle doğrudan herhangi bir ilişkisi olmayan sivil toplum kuruluşları ve bu kuruluşların gölgesinde faaliyet yürüten gönüllüler oluşturuyor. Ancak onların tümü birlikte Türkiye için bir imaj oluşturuyor. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar Türkiye'den giden sivil kurumların hayli etkili ve insani yardım faaliyetlerinde önemli pay sahibi olduğunu ortaya koymuştur. Başka ülkelerden gelen sivil kurumlar da ihtiyaç sahiplerine ulaşmada en güvenilir yol olarak Türkiye'yi görüyorlar. Bu da Türkiye'ye imaj kazandırıyor.

Bütün bu çalışmaların sıkıntıların en azından azaltılmasında önemli bir payı var. Ama ihtiyaç her zaman verilenin çok daha üstünde. Çünkü buradan beyaz önlüklü doktorlar gönderilirken başkaları zulüm rejiminin hâkimiyetini korumak amacıyla omuzuna otomatik silahları yüklediği milis güçler gönderiyor. Sizin ülkenizden giden bir doktora karşılık, zulme destek veren güçler yüz tane militan gönderiyor. Doktor bir yaralıyı tedavi edinceye kadar karşı tarafın gönderdiği militanlar yüz kişiyi yaralıyor. Dolayısıyla götürülen hizmet ihtiyacın çok gerisinde kalıyor. O yüzden önemli olan işte bu militanların gönderilmesinin engellenmesidir. Dünyanın bunun için harekete geçmesi ve Suriye'deki katil rejimi ayakta tutmak için her ay on binlerce militan gönderen İran'ı durdurması gerekir. Aksi takdirde Türkiye'deki bütün doktorları da seferber etsek Suriye'deki ihtiyacı karşılamak için yeterli olmayacaktır.

İsrail işlediği suçlarından dolayı hiç bir şekilde yargılanmaması gerektiğini ve kendinin kanun üstü olduğunu adet edinmiş durumda... Türkiye’nin İsrail’e yönelik tutumu, İsrail’in bölgede ve dünyada yaptıklarını durdurabilir mi? Türkiye bu konuda herhangi bir etki sağlayabildi mi?

Aslında Arap dünyasındaki bu karşı devrim süreci olmasaydı Mavi Marmara olayıyla ilgilenen hukukçularımızın İsrail karşısındaki atakları çok daha önemli sonuçlar verecekti. Arap dünyasındaki kargaşa ne yazık ki İsrail'i rahatlattığı gibi siyonist işgal yönetimi karşı devrim sürecinde kendisinden destek talep edilmesini de çıkarları doğrultusunda istismar etti.

Buna rağmen yine de Mavi Marmara davasına bakan hukukçularımızın kararlı duruşu İsrail'i zorlamıştır. Ama bu konudaki çabaları devletin resmi politikasından bağımsız değerlendirmek gerekir. Bu konuda resmi duruşun hukukçuların ve sivil toplum kuruluşlarının duruşu kadar açık ve kararlı olduğunu söyleyemeyiz. Bizim beklentimiz resmi politikanın da bu kararlı duruşu çok açık ve tavizsiz bir şekilde desteklemesi yönündedir. O zaman işgal rejimi daha fazla köşeye sıkışacaktır.

Etrafındaki ülkelerin şımartmasıyla yaramaz bir çocuğa dönen İsrail Filistinlilere karşı devlet terörü işlemekle kalmayıp dünya genelinde sorumsuzca davranan bir İsrail’den söz ediyoruz. Bu konumda Türkiye’nin tutumu nedir?

Türkiye bu yaramaz çocuğa bir tokat attı. Erdoğan'ın Davos'taki çıkışı bu açıdan anlamlıydı. Ona tokat atılması ise dünyaya bu yaramaz çocuğun aslında dokunulmaz olmadığını gösterdi. Onun dokunulmaz olmadığının görülmesi ise gerçekte kural tanımayan tavırlarından rahatsız olan ve en azından uyarıda bulunmak isteyen bazı merkezleri de cesaretlendirdi.

Bu gelişme siyonist işgal rejimini ciddi şekilde rahatsız ettiğinden yeniden eski konumuna dönebilmenin kavgasını verme çabaları içine girdi. Türkiye'nin Mavi Marmara dosyasını kapatması için bu konuyla ilgilenen kişi ve kurumları ikna etmeye çalışması da bu yüzdendir. Çünkü bu davanın sonuç vermesi, özellikle de Türkiye'deki mahkemelerin Mavi Marmara saldırısında sorumlu görülen siyonist üst düzey yetkililer aleyhine kararlar çıkarması, onların tutuklanması için uluslararası polis teşkilatına talimat vermesi işgalci siyonistin dokunulmaz olmadığı gerçeğini daha çıplak bir şekilde açığa çıkaracaktır.

İşgalci siyonist bunun farkında ve gidişattan rahatsızdır. Bu durum karşısında onun rahatsızlığını iyi değerlendirmek ve kesinlikle taviz vermemek, olayın ısrarla üzerine gitmek, herhangi bir vaadin cazibesine aldanmamak gerekir.

Türk hükümeti Suriye rejimine birçok mesaj gönderdi, yumuşak sert uyarılarda bulundu, kızgın halka karşı uygulanan şiddet konusunda uyarılarda bulundu. Türkiye’nin Suriye dosyasına yönelik politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Aynı şekilde Suriye rejimi hakkında?

Türkiye'nin uyarıları ne yazık ki sonuç vermedi. Çünkü buradan sözle uyarıda bulunulurken başkaları asker ve silah gücüyle destek veriyor. "Diren sonuna kadar arkandayım" diyor. "Askerlerinin dağılmasını önemseme, ben dünyanın dört bir yanından Şiilik oyunları yaparak iki katı kadar asker toplar gönderirim. Silahlarının biteceğini düşünme. Bizim depolarımızda sana yıllar boyu yetecek silah var" diyor. O yüzden Suriye'deki zulüm rejimi Türkiye'nin sözlü uyarılarını kâle almadı ve son derece cüretkâr açıklamalarla karşılık verdi. Hatta normalde üzerinde ciddi şüpheler olan ve uluslararası mekanizmanın kirli bir oyunu olduğu artık gün yüzüne çıkmış olan IŞİD'i Türkiye'nin beslediği, desteklediği yalanına başvurdu. Öbür tarafta IŞİD bahanesiyle İran'ın her ay on binlerce Şii militan toplayıp göndermesi için de gerekçe oluşturmuş oldu. Tabii bu arada uluslararası emperyalizmin IŞİD üzerinden bir koalisyon oyunu oynayarak olaylara Baas lehine sonuç verecek bir müdahalede bulunması için de şartlar oluşturuldu. Çünkü koalisyon güçlerinin IŞİD'i sadece bir gerekçe olarak kullandığı normalde Baas'ı sıkıştıran direniş güçlerini hedef aldığı artık gizlenmesi mümkün olmayan bir gerçektir.

Türkiye’nin etrafında, Suriye ve Irak’ta çatışmalar devam ediyor... Türk hükümetinin siyasi ve askeri olarak endişe ettiği en kötü senaryo nedir?

Bizim tahminimize göre en kötü senaryo ABD - İran işbirliğiyle bölgenin haritasının yeniden çizilmesi, ABD'nin bu işbirliğini bölgede Şii - Sünni ayrımcılığına dayanan bir paylaştırmanın ve haritaların yeniden çizilmesinin gerekçesi olarak kullanmasıdır. Gidişat da bu tehlikenin sinyallerini veriyor. İran'ın Şii kimliği bölgede bir Fars saltanatı oluşturmak için değerlendirmeye çalışması ve bunun için her türlü karanlık ilişkiyi ve oyunu caiz görmesi de bu tehlikeye işaret ediyor.

Ahmet Davutoğlu’nun yıllar önce dile getirdiği ‘sıfır problem’ politikası hala uygulanabilir mi yoksa bölge haritasında yaşanan gelişmeler neticesinde tekrar gözden geçirilmeli midir?

Sıfır problem problemli zihniyetlerin devreden çıkmasına bağlıdır. Problemli zihniyetlerin karanlık ilişkiler içine girerek silahların gücünü her alanda devreye sokmaya çalıştıkları bir ortamda sıfır problemden söz etmek mümkün değildir.

Mescid-i Aksa’nın kudsiyeti Müslümanların üstüne ne türlü bir vazife yüklüyor Müslümanların bu konudaki sorumluluğu nedir?

Müslümanların görevi bu davaya ümmet bilinciyle sahip çıkmaları ve bu davayı sadece Kudüslülerin veya Filistinlilerin omuzuna yüklememeleridir. Bunun için de her şeyden önce Filistin ve Kudüs üzerindeki siyonist işgalin gayri meşru olduğu bilgisinin ve bilincinin tüm İslâm âlemine yayılması gerekir. Eğer oradaki siyonist hâkimiyetin gayri meşru işgal olduğu gerçeğini göremez ve Mescidi Aksa'yı da üzerine dinî bir kılıf geçirilmiş turistik seyahat alanı olarak görürlerse bu konuda üzerlerine düşen sorumluluğu anlamaları mümkün olmaz. Bu konuda sorumluluk bilinci işgali ret ile başlar. Ondan sonra maddi, siyasi ve manevi destek gelir. Bu destek için de davanın sahiplenilmesi, tüm Müslümanları ilgilendiren ortak dava olarak kabullenilmesi gerekir.

Röportajın Internetteki Arapça yayını

İrtibatlı Yazılar:

  • Kaostan prim çıkarma politikası
  • Libya'da Yaşananlar ve Türkiye
  • Suud'un çizgisinde değişiklik var mı?
  • Muhacirîne ensar olabilmek
  • Kral gidici
  • Hedefteki Mescidi Aksa
  • Emperyalizmin Fitne Savaşları
  • Kudüs eylemi
  • Sisi Cuntası Bir İşgal Yönetimi
  • Kudüs'te Tehlikeli Gelişmeler
  • Meşrulaştırmanın Gerekçesi IŞİD