Baas'ın Gölgesinde Husi Oyunu

Ekim 2014, Vuslat

Kesintisiz Süren Baas Katliamı

Siyonist işgal güçlerinin Gazze'ye yönelik insanlık dışı saldırılarının, yıkım ve katliamlarının devam ettiği günlerde Suriye'deki Baas rejiminin vahşi katliamları ve yıkımları da kesintisiz bir şekilde sürüyordu. Aslında Baas zulmünün katliam ve yıkımları başladığı tarihten bu yana siyonist işgalcilerin katliam ve yıkımlarından geri kalmadı. Ancak bilindiği üzere olayın uzaması ve katliamların sürekli tekrar etmesi insanların gözlerinin alışmasına ve olayların rutinleşmesine neden oluyor. Bu durum da saldırı ve katliamları sürdürenlerin işlerini kolaylaştırıyor.

Küresel güçlerin ve bölgedeki dikta rejimlerinin Suriye'ye yönelik olarak geliştirdikleri stratejilerinde hedefe tamamen IŞİD'i yerleştirmeleri de Baas'ın katliamlarının gölgede kalmasına neden oluyor.

Halk üzerindeki baskı ve şiddeti artırmak için oluşan sisli havadan yararlanmaya çalışan katil Baas rejimi yaz döneminde saldırı ve katliamlarını artırdı. Bu durum dışarıya ilticaların da artmasına neden oldu.

Suriye üzerindeki stratejik hesapların gerekçelerinin oluşturulması amacıyla ihdas edilen ve etkin konuma gelmeleri için de başlangıçta önleri açık tutulan birtakım fitne unsurlarının estirdiği korku rüzgârı da Esed diktasının kontrolünden çıkmış bölgelerde can güvenliğinin ve istikrarın kaybolmasına, Baas'ın boşalttığı alanı ondan geri kalmayan yeni bir zulüm yapılanmasının doldurmasına neden oldu. Bu durum aynı zamanda birtakım çatışmaları da beraberinde getirdiği için sivil halkın Baas zulmünden kurtarılan bölgelerde de en azından canlarını güvende hissedebilecekleri bir hayata kavuşmalarını engelledi. Dolayısıyla bu insanlar oraları da terk ederek civar ülkelere sığınmanın yollarını araştırma ihtiyacı duydular.

Ahraru'ş-Şam Komutanlarına Kimyasal Katliam

Suriye'de Baas zulmüne karşı verilen mücadelede önemli yeri olan ve direniş gruplarının arasına fitne sokulması için başvurulan oyunları bozma amaçlı çabalarıyla dikkat çeken Ahraru'ş-Şam hareketinin 45 önemli yöneticisi İdlib'in kırsal bir bölgesinde istişare toplantısı yaptığı sırada düzenlenen bombalı saldırı neticesinde şehit oldu. Saldırıda şehit olanların arasında hareketin lideri Hassan Abbud başta olmak üzere üst düzey yönetici ve komutan kadrosunu oluşturan şahsiyetlerin birçoğu mevcuttu. Saldırı hareket liderlerinin bir istişare toplantısı düzenlediği sırada gerçekleştirildiği için Şura Meclisi üyelerinin ve askeri komutanlarının birçoğu hedef olmuş ve hepsi de hayatını kaybetmişti.

Toplantı İdlib'in kırsal bölgesinde Rem Hamdan mıntıkasında direnişçilerin kontrolünde olan arazide ve yerin altındaki bir tünelde yapılıyordu. Bununla birlikte toplantının yapıldığı alan dışarıdan da sıkı denetim altında tutuluyordu. O yüzden saldırının bomba yüklü araçla gerçekleştirilen intihar saldırısı olduğu iddia edildi. Ancak saldırı sonrasında olay yerinde yapılan incelemelere dayanılarak hazırlanan raporlarda bomba yüklü araçla toplantı alanına girilmediği zaten girilmesinin de mümkün olmadığı vurgulandı. Ayrıca şehit edilen kişilerin cesetlerinde yapılan teşhislere dayanan raporlarda da cesetlerde herhangi bir yaralanmaya rastlanmadığı dile getirildi. Ulaşılan bilgiler ve hazırlanan raporlar saldırının oldukça tesirli zehirli gaz bombasıyla yapıldığını ve katliamın kimyasal saldırıyla gerçekleştirildiğini kesin bir şekilde ortaya koydu.

Baas rejimi katliamla ilgili sorumluluğunu kabul etmese de saldırıda kullanılan malzemeler ve başvurulan istihbarat yöntemleri arka planda bir devlet eli olduğuna işaret ediyordu.

Ancak Ahraru'ş-Şam komutanları katliamında kullanılan kimyasal silahlar aynı zamanda BM'nin Suriye'yle ilgili tüm adımlarının, yaptığı anlaşmaların ve çıkardığı kararların sadece göz boyamadan ibaret olduğunu, oyalamanın ötesine geçmediğini gözler önüne seriyordu. Çünkü 21 Ağustos 2013 tarihinde gerçekleştirilen Doğu Guta katliamından sonra kimyasal silahların imha edilmesi konusunda BM, Baas rejimiyle görünüşte bir anlaşma yapmıştı. Fakat bu anlaşmanın uygulaması aşamasında BM'nin ciddiyet göstermediği, sadece sembolik anlamda bir imha yaptığı, Baas'ın elinde yine tehlikeli kimyasal silahlar ve bombalar bulunduğu muhtelif yorumlarda dile getirilmişti.

Baas rejiminin kendisinin veya taşeron örgütlerinin Doğu Guta katliamının üzerinden bir yıl geçtikten sonra İdlib kırsalında yine aynı hatta daha etkili silahlarla ve çok planlı bir şekilde katliam yapabilmesi bu silahların imhasıyla ilgili anlaşmanın uygulamaya geçirilmesi konusunda BM'nin hiçbir ciddiyet göstermediği yönündeki yorum ve haberleri teyit etti. Baas rejiminin her ne kadar üstlenmese de kendisiyle bağlantısının kurulacağını tahmin ettiği bir katliamda bu silahları kullanabilmesi ise BM'nin ve onun arkasında duran küresel güçlerin baskılarını hiç ciddiye almadığını yahut bu baskıların ciddiyetten uzak tamamen göstermelik olduğunu ortaya koymuştur.

IŞİD Üzerinden Yeni Oyunlar

IŞİD'in Suriye sahasına girmesinden sonra bir süre Baas güçleriyle karşı karşıya gelerek bazı mevziler elde etmesinin ardından silahlarını direniş gruplarına çevirmesi hakkında bazı tereddütler ve soru işaretleri oluşmasına neden olmuştu. İzlediği bu tutum kendi içinde de bazı ihtilaflara ve kopmalara yol açmıştı. Bu ihtilaflar ve kopmalar yüzünden Suriye'de balonunun sönmeye başlaması üzerine birden Irak'a yaptığı operasyon ve Nuri el-Maliki'nin askerlerinin, bu örgütün militanları karşısında hiçbir direniş göstermeden ağır silahlarını dahi bırakarak kaçmaları birden yeniden yıldızının parlamasına imkân sağladı.

Öyle ki bütün dünyaya hükmetme iddiasındaki ABD, IŞİD karşısında kendi ordusunu yeterli bulmadığı gibi önemli askerî ittifak oluşturan NATO çatısı altındaki orduların tümüne bile güvenemedi. Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin liderlerini de bir araya getirerek IŞİD karşıtı koalisyon oluşturma ihtiyacı duydu.

Aslında başlangıç aşamasında ciddiye alınmayan, Maliki'nin askerleri tarafından "kaçış" numarasıyla silahlandırılmasının arkasında herhangi bir oyun olup olmadığı hakkında söze gelir bir araştırma yapılmayan bu örgütün böylesine şişirilmesi ve bu kadar büyük bir tehlike olarak gösterilmesi bazı tereddütlere işaret ediyordu. Maksat sadece IŞİD'in etkisiz hale getirilmesi olsaydı onu etkisiz hale getirme planının da onun çapına göre hazırlanması gerekirdi. Bu örgütün çapından çok büyük plan hazırlanması hedefin de o boyutta olduğunu, gösterilenin sadece asıl büyük hedefleri kamufle etme ve gerekçe olarak kullanma amacına yönelik olduğunu gösteriyordu.

ABD ve yerli işbirlikçilerin IŞİD üzerinden oynadıkları oyunun asıl amacı Suriye ve Irak'ta durumu yeniden kontrol altına almak ve çıkar hesapları açısından tehdit oluşturacak yapılanmaya fırsat vermemektir. Hesaplarının içinde siyonist işgal rejiminin geleceği açısından tehdit oluşturacak bir siyasi yapılanmaya müsaade etmemenin de yer aldığına dikkat çekmekte yarar var.

Yemen'deki Husi Fitnesi

Husi hareketi Yemen'de Ali Abdullah Salih'in cumhurbaşkanlığının devam ettiği dönemde ortaya çıkmıştı. Ancak onun döneminde dışarıdan sadece İran'ın desteğini aldığı gibi içeride de geniş çaplı bir desteğe sahip değildi. O yüzden Suudi Arabistan sınırına yakın Sa'de bölgesinde dar bir alanda ayrımcı amaçlı gerilla savaşı veriyordu. Suudi Arabistan yönetimi de Yemen'deki hâkim yönetimi desteklediğinden zaman zaman sınırdan içeri girerek Husi militanlarına karşı operasyonlar düzenliyordu.

Halk ayaklanmalarıyla devrilen dikta rejimlerini geri getirmek amacıyla fitne savaşları başlatan güçler Yemen'de halk hareketiyle devrilen rejimi geri getirme oyunlarında da bu ülkede zaten mevcut olan Husi hareketinden yararlandılar. Eski rejim kalıntıları daha önce kendisiyle savaş halinde oldukları bu örgütle işbirliği içine girdiler. Geçmişte bu harekete karşı operasyonlar düzenleyen Suud yönetimi onu para, silah ve teçhizat yönünden desteklemeye başladı. İran desteğinin ve yardımlarının ulaştırılmasının önündeki bütün engeller de kaldırıldı.

Bütün bu yardım ve desteklerle bileği güçlendirilen, ellerine ağır silahlar verilen, militan desteği sağlanan Husi hareketi bu kez hedefi büyüttü ve başkent San'a'ya doğru ilerlemeye başladı. Ona dışarıdan destek verenlerin amacı da aynen Mısır'da ortaya çıkardıkları Baltacı fitnesinin rolünü görmesini sağlamaktı. Ne yazık ki devlet kurumlarının içinde varlıklarını koruyan ve devrilen rejimin yönetimden tasfiye edilmiş adamlarıyla ilişkileri tamamen koparmadıkları anlaşılan birtakım unsurların da bazı stratejik noktalarda Husi militanlarının önlerini açtıkları San'a'nın kuşatmaya alınması aşamasında yaşanan bazı gelişmeler açığa çıkardı. Bazı önemli stratejik noktalarda Husi militanlarının ciddi bir direnişle karşılaşmamaları hatta bazı yerlerin önceden boşaltılması buna işaret ediyordu.

Başkentteki oyunda en hassas noktaları ele geçirmeyi başarabilen Husi gerillalarının lideri Abdülmelik Husi, cumhurbaşkanı Abdurabbih Mansur el-Hadi'ye bir uzlaşma teklifi gönderdi. Amacı bu şekilde siyasi iktidara ortak olmak ve kendilerine devlet kurumlarından en önemli ve stratejik olanların verilmesini kabul ettirmekti. Başkentte ele geçirmiş oldukları noktalarda oluşturdukları tehdidi de bunun için baskı aracı olarak kullandılar.

Aslında eski iktidarın bir kalıntısı olduğu ve Ali Abdullah Salih'in çekilmeyi kabul etmesi için bir uzlaşma ismi olarak öne çıkarılıp başkanlık koltuğuna oturtulan Abdurabbih Mansur el-Hadi'nin de çok sağlam pabuç olmadığı, Husi hareketi üzerinden oynanan oyunla özellikle İslâmî hareketi dışlama planının içinde onun da yer almış olabileceği bu hareketin uzlaşma önerisinin değerlendirilmesi aşamasında izlediği siyasetle biraz daha belirginlik kazandı.

BM Temsilcisi Cemal bin Ömer'in de Husi fitnesi üzerinden oynanan oyunun ve başvurulan taktiğin başarılı olması için yaptığı göstermelik aracılığın da değerlendirilmesi sonucunda 22 Eylül Pazartesi günü imzalanan anlaşmayla görünüşte silahlı çatışmalar sona erdirilmiş oldu.

Ancak bu anlaşmada kendilerini Ensarullah Hareketi olarak adlandıran Husi isyancıların, güvenlik konusundaki düzenlemeleri belirleyen maddeleri imzalamayı reddetmeleri dikkat çekiciydi. Bu maddelerde isyancı grupların silahlarını bırakmaları ve resmî organlara teslim etmeleri şart koşuluyordu. Fakat Husi isyancılar bunu onaylamadı ve silahlarını bırakmayacaklarını ilan etmiş oldular. Böyle yapmaları ise bir tehlike ve tehdit olmaya devam edecekleri anlamına geliyordu. Nitekim öyle olacaklarını fiilen de gösterdi ve anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra İslâmî hareket mensubu tanınmış şahsiyetlerin özellikle de Müslüman Kardeşler cemaatinin ileri gelenlerinin evlerini bastı, yağmalama yaptı, bazı kişileri öldürdü, bazılarını da evlerini terk etmeye zorlamak için bombalama tehdidinde bulundular.

Yemen'deki Müslüman Kardeşler cemaatinin ileri gelenlerinden olan Abdülmecid Zindani'nin büyük gayretlerle kurmuş olduğu İman Üniversitesi'ni basarak öğrencileri ve görevlileri üniversite kampüsünü terk etmeye zorladılar. Yine Müslüman Kardeşler cemaatinin siyasi kanadı durumundaki Islah Partisi'nin genel başkanı başta olmak üzere bu cemaatin bazı ileri gelen liderlerinin mensup olduğu, aynı zamanda İslâmî faaliyetlere büyük maddi destekleriyle öne çıkan ve cömertliğiyle tanınan el-Ahmer ailesinin birçok ileri geleninin evini bastı, yağmaladılar.

Suriye'deki Baas rejimini korumak için bilfiil savaşan İran yönetimi ise Yemen'de Husilerin San'a'ya girerek eşkıya usûlüyle iktidara ortak olmalarını büyük bir zafer ilan etti. En çok dikkat çeken de İran'ın ileri gelen devlet yetkililerinden ve Ali Hamaney'in yakın çevresinden olan Ali Zakani'nin: "Üç Arap başkenti bize bağlıydı. San'a dördüncüsü oldu" sözüydü.

Gazze'ye Şimdi de Abbas Kuşatması

Filistin İslâmî direnişi siyonist işgal rejiminin sekiz yıl süren kuşatmasına rağmen zulme boyun eğmeme konusundaki kararlılığından geri adım atmadı. Bu kararlılığını işgalcilerin elli bir gün süren saldırı, yıkım ve katliamları karşısında da gösterdi. Direniş engelini aşamayan işgalci sonunda onun, Gazze'ye uygulanan ambargonun kaldırılması şartını kabul ederek ateşkese razı olmak zorunda kaldı.

Ne var ki Filistin içindeki bölünmüşlüğün son bulması için Gazze'deki hükümetin dağıtılmasına ve Abbas liderliğinde Ramallah'ta bir uzlaşma hükümeti oluşturulmasına da razı olmalarına rağmen Mahmud Abbas'ın Gazze halkına yönelik ayrımcı politikası insafsız bir şekilde sürüyor. Bu ayrımcı tutum, zaten işgal rejiminin büyük yıkım ve tahribata neden olduğu Gazze'nin yeni bir kuşatmayla karşı karşıya gelmesine yol açtı.

Abbas'a bağlı uzlaşma hükümeti Gazze'deki memurlarının aylardan beri ödemediği maaşlarını göndermeme konusundaki ısrarını sürdürüyor. Arap ülkelerinden, Gazze'deki yıkımın yeniden imarı ve savaş mağdurlarının yaralarının sarılması için resmi kanallardan gönderilen yardımları kendisi teslim alırken onları bölgedeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırmıyor. Üstelik sivil yardım kuruluşlarının yapacağı yardımların da Filistin'in yetkili yönetimi olduğu gerekçesiyle kendisine teslim edilmesini, bölgedeki ihtiyaç sahiplerine doğrudan verilmemesini istiyor ve bunu bölgede bir gölge hükümetin hüküm sürmesi iddialarına delil olarak kullanıyor.

Bu arada bir yandan da güdümündeki medya organları vasıtasıyla Filistin direnişine çamur atmak ve onun siyonist işgal karşısında verdiği mücadeleyi yaftalamak amacıyla muhtelif iftiralarla karalama kampanyası yürütüyor. Bu karalama kampanyasından aynı zamanda kendisinin bölgeye yönelik ayrımcı politikasına da dayanak oluşturmak, sürdürdüğü zalimce uygulamalarını haklı çıkarmak için yararlanmak istiyor.

İrtibatlı Yazılar:

Yemen'de Husi Darbesi
Yemen'deki Fitnenin İlerleyişi
Yemen'deki Baltacı Fitnesi
Fitnenin Yemen Uzantıları
Libya'da Baltacı Fitnesi
Emperyalizmin IŞİD Tuzağı