Ekim 2014, Ribat
Ribat'ın geçen ayki sayısı için yazdığımız "Irak ve Şam'ın Haritası Yeniden mi Çiziliyor?" başlıklı yazımızda çağdaş emperyalizmin bu beldeler üzerinde oynadığı oyunlar ve bu oyunların merkezine IŞİD'i oturtmasının arka planı ile ilgili bazı tespitlerimizi değerli okuyucularımıza sunmaya çalışmıştık. Fakat bu yazımızın yayınlanmasından sonra bölgeyle ilgili hem o tespitlerimizi doğrulayan hem de oyunları biraz daha gün yüzüne çıkaran önemli gelişmeler yaşandı.
Yeni gelişmeler IŞİD'in gerekçe olarak kullanılması suretiyle oynanan oyunlarda Türkiye'yi bilhassa hedefe yerleştiren bazı tavırlar sergilenmesi açısından da dikkat çekicidir.
Bundan önceki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere uluslararası emperyalizm aslında IŞİD'i İslâm âlemine içten darbe vurmak amacıyla kendi eliyle beslemiş ve stratejik hesaplarında kullanacağı bir konuma gelmesini sağlamıştır. O konuma gelmesinden sonra da dışarıdan saldırmak ve özellikle siyonist işgal rejimi açısından önemli olan bölgelere yeniden yerleşmek, buralara kazıklarını çakmak ve hem emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet eden dikta rejimlerinin hem de siyonist işgalin geleceğini sağlama almak için geliştirdiği politikalarını uygulamak amacıyla kendisinden yararlanmaya başlamıştır.
Biz de bu ayki yazımızda bu konuyla ilgili yeni gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapmak ve IŞİD'in iddia edildiği gibi hedef mi yoksa belli hedeflere ulaşılması için kullanılan araç mı olduğu üzerinde durmak istiyoruz.
Bilindiği üzere ABD özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında İslâm coğrafyasına yönelik yeni haçlı seferlerinde birinci derecede söz konusu saldırıların arkasında durduğu açıklanan ve aynı zamanda bu saldırıları üstlenen el-Kaide tehdidini gerekçe olarak kullanmıştı. Fakat onun gerekçe olarak kullanıldığı saldırıların hedefine sadece Afganistan yerleştirilebiliyordu ve ABD'nin yeni haçlı seferlerini başlatmasının öncelikli hedefi hem ekonomik planlar hem de stratejik hesaplar açısından Afganistan'dan önce gelen bölgelerdi. Bu bölgelerle ilgili saldırı planları için de Saddam tehdidinden yararlanıldı. Oysa Saddam'ın hem 11 Eylül saldırılarıyla ilgisi yoktu, hem de katı bir diktatör olduğunun bilinmesine rağmen hesaplarına uygun saldırı ve tehditlerinin devam ettiği sürece ABD'den de onun güdümündeki Arap diktatörlerden de sürekli yardım almıştı. Bu desteğin sürdüğü dönemde Saddam tarafından gerçekleştirilen Halepçe katliamı ve Enfal kıyımı da onları hiç rahatsız etmemişti. Fakat bölgeye askerî müdahalenin gerekçesinin oluşturulması istenince önce Saddam'ın Kuveyt'i işgal planının önü açık tutuldu.
İtalya'da yayınlanan Panorama dergisi, Irak ile Kuveyt arasında sınır meselesinin gündeme gelmesinden sonra ABD'nin Bağdat büyükelçisi April Glaspie'nin Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin'le bir görüşme yaptığını ve kendilerinin Araplar arası anlaşmazlıklar karşısında resmi bir tavırlarının bulunmadığını söylediği sonuçta da Kuveyt'in işgaline yeşil ışık yaktığı yolunda bir haber yayınladı.
Sonuçta Saddam yönetimi tamamen tasfiye edildi. Şimdi bölgeye yönelik yeni saldırı ve doğrudan müdahale planlarının devreye sokulması için IŞİD'in balonunun bu kadar çok şişirilmesi ve böyle bir konuma gelmesi için önce fırsatların oluşturulması yeni bir Saddam tehdidi senaryosu ihtimalini akla getiriyor.
IŞİD'in sadece dünyaya hükmetme iddiasındaki küresel güçleri değil aynı zamanda bölgedeki dikta rejimlerinin tümünü ittifak oluşturmaya ve ortak mücadele planı geliştirmeye zorlayacak kadar büyük bir güç olarak gösterilmesi gerçekte vakıayı mı esas alıyor yoksa bir oyun mudur? İşin içinde ciddi oyunlar olduğunu, örgütün böyle şişirmeye müsait hale gelmesini sağlayan aşamaları incelediğimizde çok daha belirgin bir şekilde görüyoruz.
Her şeyden önce IŞİD'in Suriye'deki direnişe ihanetinden dolayı maskesinin düşmesi sebebiyle etki alanının zayıflamaya başlaması üzerine Irak'a girmesi ve bu baskında Maliki'nin askerlerinin hiçbir direniş göstermeden ağır silahlarını bile özellikle örgütün militanlarının önlerinde bırakıp kaçmaları onun Suriye'de yeniden bileğini güçlendirdiği için ciddi şüpheleri içinde barındırıyor. Obama'nın gündeme getirdiği stratejik planda Irak ordusunun silahlandırılması da var. Bu durum karşısında "Obama, henüz ABD güdümünden çıkmış olmayan Irak ordusunu neden silahlarını IŞİD militanlarına sorunsuz bir şekilde teslim etmelerinden dolayı sorgulamıyor da terk ettikleri silahların yerine yenilerini veriyor?" sorusunu sormak gerekiyor. Böyle bir uygulama IŞİD'i arka kapıdan silahlandırma yöntemi olmasın!
Bölgeyle ilgili askerî planın devreye sokulması için IŞİD'in en azından ciddi tehdit haline gelmesi, ona karşı savaştırılacak unsurlara silah takviyesi yapılması için de önce bu örgütün militanlarının eline silah verilmesi gerekiyordu. Onu da ABD veya güdümündeki yerel güçler götürüp elleriyle verecek değillerdi.
Bu oyun, halklarıyla kavgalı dikta rejimlerinin ve halkların özgürlük mücadeleleriyle kazandıkları zaferlerin geri alınması için gerçekleştirilen darbelerle başa geçen cunta yönetimlerinin meşrulaştırılması, son dönemdeki çalkantılar sebebiyle yerinden oynayan kazıkların yeniden sağlamlaştırılması için kullanılıyor. Çünkü uzaktan kumandalı dikta rejimlerinin çökmeye başlamasıyla birlikte ABD ve diğer emperyalist güçlerin bölgeyle ilgili hesaplarının da bozulmaya, çıkarlarının zarar görmeye başladığı gözlendi. Dikta rejimlerinden kurtularak özgürlüklerine kavuşmak isteyen halkların İslâm âleminin kalbine saplanmış hançer durumundaki siyonist işgalden de kurtulmak istediği, onu İslâm coğrafyasını sürekli huzursuz eden bir virüs olarak algıladığı ve atmaya çalıştığı görüldü. Fakat emperyalist güçler siyonist işgali önemsediklerinden, ona karşı tehdit oluşturmayan aksine onu himaye eden birer tampon güç görevi gören dikta rejimlerinin kazıklarının sağlamlaştırılması için de IŞİD tehdidi bahanesinden yararlanıyorlar. Çünkü böyle bir bahaneyi Mısır'da halka rağmen siyasi iktidarı gasp eden cuntaya hem uluslararası emperyalizmin hem de bölgedeki diğer dikta rejimlerinin destek vermesine, bölgede emperyalizmin çıkarlarının hizmetçiliğini yapan tüm rejimlerin aralarında ittifak kurmalarına gerekçe olarak kullanabiliyor.
Cidde'deki toplantıda kurulan ittifakın hedefine IŞİD'in yerleştirilmesi işin sadece kılıfıdır. Asıl amaç halkları tarafından istenmeyen rejimlerin geleceklerinin sağlama alınması için işbirliğinin güçlendirilmesidir. Böyle bir işbirliği cephesi oluşturulması ve kullanılan tehdit gerekçesi aynı zamanda ABD'nin bu rejimlere silah pazarlamasının da bahanesi olarak kullanılabiliyor. Bu silahlar görünüşte IŞİD'e gerçekte dikta rejimlerinden kurtulup siyasi özgürlüklerine kavuşmak isteyen halklara karşı tehdit aracı olarak kullanılmak isteniyor. Çünkü insanî değerlerden soyutlanmış zulüm rejimleri Rabia Meydanı'nda gerçekleştirdikleri katliamlarla kendilerini istemeyen halklara gözdağı vermeye çalışmışlardı. Böyle bir katliamı gerçekleştirebilen vahşete parasıyla, medyasıyla ve diplomatik ağıyla destek veren Suud rejiminin veya BAE'nin yahut Kuveyt Emirliği'nin aynısını yapmayacağından hiç kimse emin olamaz.
İttifakın asıl amacı emperyalizmin planlarının ve bu planlara hizmet eden uzaktan kumandalı dikta rejimlerinin sağlama alınması olmakla birlikte bu amaç resmi ağızla ifade edilebilecek nitelikte olmadığından IŞİD karşıtı koalisyon diye lanse ediliyor. Dolayısıyla oluşturulan cephenin içinde yer alınmaması, ona destek verilmemesi de dolaylı yoldan IŞİD'e destek şeklinde yansıtılıyor. Oysa bu örgüt, ABD güdümündeki Cidde koalisyonuna itiraz edenlerin yardım ve destekleriyle değil onu arka kapıdan silahlandırmak için kirli oyunlar çeviren sinsi güçlerin yardım ve destekleriyle bugünkü konumuna gelebilmiştir.
İşin gerçeğinde de IŞİD böyle geniş çaplı bir koalisyon oluşturmayı, bu kadar çok ülkenin ordusunu devreye sokmayı gerektirecek kadar büyük bir güç değildir. Onun bu derece abartılmasının arka planındaki hesapların çok farklı olduğunu da zaten buradan anlamak mümkündür.
ABD Başkanı Obama, IŞİD karşıtı operasyonun Afganistan ve Irak'taki gibi değil Yemen ve Somali'deki gibi olacağını söyledi. Bunun anlamı Batı kulübünün insan gücü olarak işin içinde yer almayacağıdır. ABD saldırılarını insansız hava araçlarıyla yapacak. Avrupa Birliği'ndeki ülkeler de silah ve teknik araç yönünden yardımcı olacaklar. Bu arada IŞİD üzerinden kara propagandalarını yürütmek için de medya organlarını etkin bir şekilde devreye sokacaklar. Çünkü Afganistan ve Irak işgalinde askeri güç yönünden bilfiil yer almaktan dolayı ağızları yandı ve aynı yanlışı tekrarlamayı düşünmüyorlar. Ama sorun yok. İşbirlikçi dikta rejimlerinin ve IŞİD bahanesiyle silahlandırılması planlanan gerilla örgütlerinin cepheye süreceği zavallılar diğerlerinin boşalttığı alanı doldurmaya fazlasıyla yetiyor. Nasıl olsa ölen de öldüren de Irak ve Afganistan işgallerini yeni haçlı seferleri olarak tanımlayan Batı cephesinin kendilerine değer vermediği kesimden olacak. Obama ve beraberindeki haçlı kulübü üyeleri de "bir sizden bir bizden" demeyecek "ikisi de sizden" diyecekler.
Bugün IŞİD karşıtı koalisyona ev sahipliği yapan Suudi Arabistan'ın ortaya çıkışı da benzer bir ihanetle oldu. Üstelik o zaman ümmetin birliğini temsil eden bir otorite vardı ve ihanet bu otoriteye karşı yapıldı. Bu ihanetinde haçlı cephesinden de bir yere kadar gizli ve kirli oyunlarla, ondan sonra da açıktan destek alarak kazığını çaktı. Haçlı cephesi ise bir yandan ona destek verirken bir yandan da uygulamalarını İslâmî kimliği karalamak amacıyla yürüttüğü kara propaganda faaliyetlerinde değerlendirdi. Çünkü Suudi Arabistan ortaya çıktığı dönemde kendini dünyaya İslâm şeriatını uygulayan tek devlet olarak kabul ettirmişti.
IŞİD'e hayır demek ABD'ye evet demeyi gerektirmez. Dolayısıyla Türkiye'nin Cidde beyannamesine imza atmaması bu örgüte sahip çıktığını ve onu himaye ettiğini göstermez. Aslında Türkiye bölgeyle ilgili sorunlar karşısında ABD'nin dayatmalarından bağımsız bir siyaset izlemekten yana olduğunu ve Obama güdümlü koalisyona girenlerin yaptıklarını onaylamadığını ortaya koyarak onurlu bir tavır sergilemiştir.
ABD'nin ve güdümündeki dikta rejimlerinin yapmak istediği IŞİD'e karşı bir strateji değil IŞİD üzerinden bölgeye yönelik bir strateji geliştirmektir. Dolayısıyla oynanan oyunları ve bu oyunların hedefinde neler olduğunu iyi keşfetmek gerekiyor.
Normalde IŞİD fitnesini gerek Irak'ta ve gerekse Suriye'de direnişi yıpratmak amacıyla değerlendiren, ondan istifade edebilmek için arka kapıdan silahlandıran ABD bugün de ondan kaynaklanan tehdidi stratejik hesapları için değerlendirmek istiyor. Fakat unutmamak gerekir ki ABD tehdidi IŞİD tehdidinden çok daha büyüktür. Her şeyden önce bugün Afganistan'ın, Irak'ın ve Somali'nin içine düştüğü durum ABD tehdidinin gerçekte çok daha büyük ve çok daha korkunç olduğunu bize söylüyor.
Özel anlamda da ABD'nin operasyonda başvuracağını söylediği saldırı yöntemlerinin Afganistan, Pakistan ve Yemen'de ne kadar sivil, savunmasız insanın hayatına mal olduğunu göz önünde bulundurursak asıl büyük tehdidin burada olduğunu anlayabiliriz. ABD'nin insansız hava araçlarıyla bu ülkelerde binlerce sivil insan saldırıların hedefi oldu. Saldırılarda düğün konvoyları bile hedef alınarak yüzlerce insan vahşice katledildi. Sonra da bu saldırıların ve katliamların yanlışlıkla yapıldığı iddiasının arkasına sığındılar.
Oysa savaşla hiçbir ilgileri olmayan insanların hedef alındığı bu kadar çok saldırı gerçekleştirilmesini "yanlışlık" iddiasıyla temize çıkarmak mümkün değildir. Eğer o araçlarla bu kadar çok yanlışlık yapılıyorsa o araçların kullanılması suçtur ve o araçları kullananları cezalandırmak gerekir. O kadar çok yanlışlık yapılması mantık dışıysa saldırılar kasıtlıdır ve savaşla ilgileri olmayan insanlar kasten öldürülmektedir. Bu da ihtimal dışı değildir. Çünkü Afganistan ve Irak'ta büyük katliamlar yapanların anlayışlarının; "Filistinli anneleri öldürün ki terörist doğurmasınlar" diyen yahut "Filistinlilerin çocuklarını öldürün çünkü büyüyünce onlar da terörist olacaklar" diyen siyonistin zihniyetinden farklı olmadığını sergiledikleri tavırları ortaya koyuyor.
Dolayısıyla Suriye ve Irak'ta IŞİD bahanesiyle gerçekleştirilecek saldırılar bu örgütün elemanlarından önce savunmasız sivil insanlar için tehdit oluşturacaktır.