Irak'ta Gerçeklere IŞİD Perdesi

Temmuz 2014, Vuslat

Geçen ay bütün dünyanın gündemine Irak'ta aniden patlak vermiş gibi görünen olaylar oturdu. Gerçekte olaylar aniden ortaya çıkmış değildi. Ancak ABD ile İran'ın işbirliği sonucu Irak halkının başına musallat edilen ihanetçi Nuri el-Maliki hükümetinin aylardan beri hedefe yerleştirdiği Sünni Arap aşiretlere yönelik saldırıları büyük ölçüde Suriye'deki saldırıların, katliamların ve yıkımların gölgesinde kalıyor, dünyanın pek dikkatini çekmiyordu.

Geçen ay hızla gelişen olaylarda dikkat çeken taraf gelişmelere, Suriye'de direnişi hırpalamada, ondan önce de Irak'ta ABD işgaline karşı verilen mücadelinin imajının yıpratılmasında kullanıldığı için üzerinde çeşitli şüphelerin bulunduğu IŞİD'in boyasının çekilmesi oldu. Oysa Nuri el-Maliki'nin Irak'ta kurmaya çalıştığı mezhepçi ayrımcı temele dayalı dikta rejimine karşı mücadele bu zulüm yönetiminin hedefindeki aşiretlerin ortaklaşa yürüttüğü bir mücadeleydi.

Olaylara IŞİD boyasının çekilmesine ise uzun süreden beri sürdürdükleri saldırılara rağmen söz konusu aşiretlerin bulunduğu bölgede kontrolü sağlayamayan Maliki askerlerinin aniden sahayı terk etmeleri, fakat çekilirken askerî araçlarını, stratejik noktaları ve medya merkezlerini IŞİD militanlarına teslim etmeleri neden oldu.

Bunun bir oyun ve taktik olması ihtimali var. Birinci olarak bölgeye daha geniş çaplı bir operasyon düzenlenmesi ve Maliki yönetimine bu operasyonda muhtelif dış güçler tarafından çok yönlü destek sağlanması için gerekçe oluşturulması amacıyla böyle bir yönteme başvurulmuş olması ihtimali var. Çünkü askerlerin böyle direniş ve tepki göstermeden üzerlerindeki askerî kıyafetleri bile çıkarıp kaçmaları olayları takip eden herkesi şaşırtan ama özünde önemli şüpheler barındıran bir tutumdur. İkinci olarak da Suriye'deki direnişi yıpratmada kullanılan IŞİD'in dolaylı yönden silahlandırılıp yeniden Suriye'de Baas rejimini rahatlatacak fonksiyonuna dönmesinin sağlanması amacıyla bu taktiğe başvurulmuş olması ihtimali var.

Biz burada sadece özetle ele aldığımız bu konuyu Ribat dergisinin Temmuz sayısı için yazdığımız yazıda ayrıntılı ele almaya çalıştık Allah'ın izniyle. Bu yazımızı kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) de okumanız mümkündür.

Mısır ve Suriye Halkları Cellatlarına Aşık mı Oldu?

Arap dünyasındaki halk ayaklanmalarını hazırlayan toplumsal etkenleri araştırdığınızda bunlardan birinin de diktatörlerin her zaman % 99'a varan oranlarda oy alarak yeniden seçilmeleri olduğunu görürsünüz. Bu oranlar normalde seçimlere halkların iradelerinin asla yansımadığını çok açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Çünkü ülke nüfusunun basite alınamayacak bir kesimini siyasi sebeplerle sınır dışında yaşamaya zorlayan, üç kişinin sokakta yan yana gelmesinden bir gösteri eylemi doğabileceği korkusuyla sokaklarda oluşan küçük kalabalıkları bile anında dağıtma ihtiyacı duyacak kadar halkıyla savaş halinde olan diktatörlerin halklarından böylesine yüksek oranlarda destek görmelerini aklın kabul etmesi mümkün değildir.

Vuslat'ın geçen ayki sayısında halkların özgürlük mücadeleleriyle elde ettiklerini geri almak için fitne savaşlarına ve darbelere başvuran diktatörlerin şimdi de kurdukları saltanatları göstermelik seçimlerle demokrasi onayından geçirme oyununa başvurmalarından söz etmiştik. Orada üzerinde durduğumuz seçimlerden ikisi bizim o yazıyı yazmamızdan sonra Mısır ve Suriye'de gerçekleştirildi. Sonuçlar tahmin ettiğimizden farklı olmadı.

Suriye'de ülkenin önemli bir kesiminde kontrolü kaybetmiş, henüz kontrol altında tuttuğu bölgelerde ise halkın yarıdan çoğunu göçe zorlamış bir katilin yapacağı seçimin hiçbir anlam ifade etmeyeceği ortadadaydı. Bununla birlikte halkın özgür iradesini ortaya koyabileceği ve dürüstçe yapılacak bir seçimde Beşşar Esed'in kontrol altında tuttuğu bölgelerde dahi kazanamayacağını tahmin etmek zor değildir.

Mısır'da ise normalde iki gün olan oy verme süresinin üç güne çıkarılmasına rağmen sandık başına oturtulan görevliler sadece sinek avladılar. Bu durum Mısır halkının seçimini aslında Sisi cuntasını ve onun meşrulaştırma yöntemini reddetmek suretiyle yaptığını gösteriyordu. Ama cunta yönetimi gerçeklerden tamamen uzak birtakım rakamlar açıklayarak boş sandıklardan diktatör Sisi'nin büyük farkla kazanmasını sağlayacak oylar çıkarmayı başardı. Halkın kesin reddettiği diktatörü dünyanın işbirlikçi ve yalakacı takımı ise tebrik etti.

Sanki Mısır ve Suriye halkı, insanlarını hunharca katleden, haklarını kullanmalarını engellemek için silahın gücünden yararlanan cellatlarına aşık olmuşlardı.

Mursi'nin Kararlılık Çağrısı

Silahın gücüyle ve gayri meşru yöntemle iktidarı gasp eden darbeci general kendi başkanlığını güya seçimle meşrulaştırmaya çalışırken, Mısır halkının özgür iradesiyle seçmiş olduğu ve ülkenin meşru cumhurbaşkanı zindanda özgürlüğünden yoksundu. Ama karşı karşıya kaldığı tüm insanlık dışı uygulamalara rağmen hak mücadelesinden taviz vermeme, zulme karşı duruşunu sürdürme niyetini koruduğunu, kendisine destek verenlerden de kararlılıklarını sürdürmelerini talep ettiğini 4 Haziran Çarşamba günü zindandan gönderdiği mektupla dile getirdi.

Mursi çağrısında, "beyaz devrim yürüyüşü" olarak isimlendirdiği özgürlük mücadelesinin sürdürülmesini talep ederek zaferin yakında geleceği konusunda ümit ve beklentisinin kesin olduğunu ifade etti. Kendisinin başkanlık döneminde hatasız olmadığını, özellikle ifsat oyunlarının üzerine gitmede, yasal yollardan yararlanma konusunda kusurlarının olduğunu; bazı yerlerde yanlış bazı yerlerde doğru yaptığını ancak asla emanete ihanet etmediğini dile getirdi. Mısır gençliğine devrimi tamamlama çabalarından dolayı övgüde bulunarak, azim ve kararlılıklarını sürdürmelerini istedi ve devrimin tamamlanmasının onların kararlılığına bağlı olduğunu dile getirdi. Dünya halklarının Mısır'daki zalim rejimi tanımamasında, Mısır halkının direnişi sürdürmesinin büyük rolü olduğuna dikkat çekti.

Mursi'nin çağrısı halkta derhal etkisini gösterdi ve bu mektubun yayınlanmasından sonraki Cuma'yı Sisi cuntasının gayrimeşru seçimini tanımama Cuması ilan ettiler. Bu vesileyle düzenlenen protesto eylemlerine ülke genelinde büyük çapta katılımlar oldu.

el-Cezire Muhabiri Abdullah eş-Şami'nin Özgürlük Mücadelesi

Zulüm rejimleri açısından asker ve polis cephesi kadar medya cephesi de büyük önem taşır. Bu cepheden de insanların zihinlerini işgal etmek, gerçekleri ters yüz etmek, kafaları bulandırmak için yararlanırlar. Fakat doğrular asla onların siyasetlerini ve tutumlarını desteklemediğinden sürekli yalanlardan istifade etmek zorundadırlar. O yüzden dikta rejimlerinin yalakası ve yardakçısı medya organları ve mensupları bazen çuvala sığması asla mümkün olmayan yalanlar uydurmaktan bile çekinmezler.

Diktatörler, yalan üretme ve yardakçılık konusunda kendilerine hizmet etmeyen medya mensuplarını asla istemedikleri için onlara peşinen suçlu muamelesi yapıyorlar. O yüzden bugün hâlâ Mısır'da onlarca basın mensubu ve yazar zindanlarda tutuluyor. Onlardan biri de el-Cezire'nin genç muhabiri Abdullah eş-Şami'ydi. Bu kişi hakkında herhangi bir suçlama yapılmaksızın ve dava açılmaksızın tıpkı siyonist işgalcilerin "idarî hapis" adını verdikleri uygulama benzeri bir yöntemle zindanda tutuluyordu.

Sözde insan hakları örgütlerinin ve uluslararası basın organizasyonlarının görmezden geldiği Abdullah eş-Şami, Sisi cuntasına karşı kendi hayatını ortaya koyarak mücadele etti ve açlık grevine gitti. Ciddi sağlık sorunları ve sıkıntılar yaşamasına rağmen 178 gün boyunca mücadelesini kararlılıkla sürdürdü. Sonunda cunta onu serbest bırakmayı kabul etmek zorunda kaldı.

Fakat Sisi cuntasının zindanlarında Abdullah eş-Şami'yle aynı durumda ve sırf cunta yardakçılığı yapmadıkları için zindanda tutulan daha onlarca basın mensubu var.

Filistin'de Uzlaşma Sağlandı Ama Abbas Yine Eski Abbas

Filistin'de bölünmenin asıl sebebinin içeriden değil dışarıdan kaynaklandığı gelişmelerle birlikte daha da açıklık kazandı. Çünkü temelinde Mahmud Abbas'ın ve etrafındaki kadronun işgal yönetimiyle işbirliğini sürdürmekte ısrarlı olması vardı. Sonrasında bir birlik ve ittifak sağlanmasına da bu tutum engel teşkil etti. Bölünmenin Filistin halkına birçok olumsuz yansıması olduğundan Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas) kapısını uzlaşmaya her zaman açık tuttu. Ne var ki atılan her olumlu adımın önünü yine Abbas'ı arkalarından sürüklemeye çalışan işgal yönetimi ve hamisi ABD bir engel çıkarıyordu.

Sonunda işgal yönetiminin özellikle zindanlarda yirmi yılı doldurmuş tutsakların özgürleştirilmesiyle ilgili anlaşmaya uymaması ve dördüncü grubu serbest bırakmayacağını duyurması, ayrıca Kudüs ve Batı Yaka'da yerleşim planlarından vazgeçmemesi üzerine Abbas, bir karşıt tavır olarak B planını yani Hamas'la uzlaşma planını devreye soktu. Hamas uzlaşmaya kapısını zaten sürekli açık tuttuğundan onun tarafından bir engel yoktu. Bu durum da asıl sebebin içeriden değil dışarıdan kaynaklandığını bir kez daha ortaya koydu.

Ne var ki Abbas yine de işgalcileri fazla ürkütmeme niyetinde olduğundan onlarla güvenlik işbirliğini sürdürmekte ve işgalcilerle karanlık ilişkiler içerisinde olması sebebiyle Hamas'ın istemediği Riyad el-Maliki'nin Dış İşleri Bakanlığı görevini sürdürmesinde ısrarlı davrandı. Hamas, çabaların boşa gitmemesi ve sonuca ulaşılabilmesi için el-Maliki'nin bakanlığına itirazdan vazgeçti. Güvenlik işbirliğini ret konusunda tutumunu değiştirmedi. Ama bu konuda sorumluluğun kurulacak hükümetin üzerinde olduğunu bildirdi.

Sonuçta Hamas'ın olumlu uzlaşmacı tutumuyla bölünme sonlandırıldı ve bir uzlaşı hükümeti kuruldu. Ama ne yazık ki Abbas değişmiş değil. O yine işgalcilerin gösterdiği serapın arkasında nefes tüketmeye hazır ve bunun için güvenlik birimlerini işgalin ayakçıları gibi kullandırmaya razı eski Abbas.

Üç Siyonist Dünyayı Ayağa Kaldırırken Beş Bin Filistinli Rehineyi Gören Yok

Biz bu yazıyı yazarken Filistin'de idarî hapis uygulamasının mağdur ettiği Filistinli tutsaklar açlık grevinde iki ayı doldurmuşlardı. İdarî hapis uygulaması ise siyonist işgalcilerin Filistinlilere mahsus uygulamasıdır ve bir Filistinlinin hakkında bir dava dosyası açılmadan, gerekçe ileri sürülmeden altı ay süreyle hapiste tutulmasına, sürenin dolmasından sonra sadece savcının kararıyla ikinci altı ay için uzatılmasına ve bu uzatmanın on kez tekrarına izin veriyor. Böylesine insanlık dışı bir yöntemle yüzlerce Filistinli, haklarında hiçbir ithamda bulunulmaksızın idari hapis uygulamasıyla zindanda tutuluyor. Haklarında dava dosyası açılmış olanlarla birlikte işgal zindanlarında tutulanların sayısı beş bini buluyor. Hepsi de meşru haklarına ve vatanlarına sahip çıktıkları için rehin durumdalar. Ancak dünya onları görme, seslerini duyma, çağrılarına kulak asma, açlık grevlerinden dolayı yaşadıkları sağlık sorunlarıyla ilgilenme ihtiyacı duymuyor.

12 Haziran Perşembe günü üç işgalci askerin el-Halil'de kaybolduğu haberinin yayılması üzerine ise bütün dünya ayağa kaldırıldı. Henüz bu kişilerin kaybolmalarının sebebi bile tam ortaya çıkmadan ve Filistin tarafından herhangi bir direniş grubu kaçırma eylemini üstlenmediği halde işgal yönetimi zindanlarda tutulan Filistinli tutsakların özgürleştirilmesi için kaçırılmış olabilecekleri şüphesinden hareketle bütün Batı Yaka bölgesinde terör estirirken Gazze'ye de havadan saldırılar düzenlemeye başladı.

Mescidi Aksa'yı Bölme Oyunları ve Siyonist Baskınlar

Siyonist işgal devleti Mescidi Aksa'nın kendiliğinden yıkılmasını sağlamak için uzun süre altına tüneller kazmakla uğraştı. Fakat bu yöntemin kendi açısından da ağıra oturacağını sonunda fark etmiş olmalı ki son dönemde taktik değişikliği yaptı. Şimdi Mescidi Aksa'nın aynen el-Halil'deki Hz. İbrahim Camisi'nde olduğu gibi Müslümanlarla yahudiler arasında paylaştırılmasını istiyor. Bu amaçla bir kanun tasarısı da hazırlayarak işgal parlamentosu Knesset'in gündemine aldı. Şimdi de tasarının kanunlaştırılmasının zeminini hazırlamak için yahudi yerleşimcilerin sıkça Mescidi Aksa'ya baskınlar düzenlemelerini sağlıyor. İşgalcilerin sözde sivilleri askerlerin himayesi altında gerçekleştirdikleri bu baskın ve saldırıları artık gündelik hale getirdiler. Baskınlarında aynı zamanda camideki Müslümanları, özellikle de dini eğitim için gelen kız ve erkek çocukları rahatsız ediyor, onlara saldırıyor, hakarette bulunuyorlar. Baskınlarda işgal güçlerinin giriş kapısı olarak kullandıkları ve anahtarını da gasp etmiş oldukları el-Meğaribe kapısını kullanıyorlar. Diğer kapılarda ise işgal güçleri, sıkı denetim uygulayarak Müslümanların giriş çıkışlarını zorlaştırıyor özellikle Batı Yaka tarafından gelenlerin ve Kudüslülerden de 45 yaşın altındaki erkeklerin girmesini engelliyorlar.