Mayıs 2015, Ribat
Hatırlanacağı üzere Ribat'ın Mart 2015 sayısı için yazdığımız "Düşman güçlerin Yemen ittifakı" başlıklı yazımızın son kısmı "İran'ın Hesapları Bir Hesaplaşma Doğurabilir" başlıklıydı. O yazıyı hazırladığımızda henüz Arap ülkelerinin Suudi Arabistan liderliğinde yürüttüğü "Kararlılık Fırtınası" başlamamıştı. Ancak belirttiğimiz kısmın ilk paragrafında şöyle bir değerlendirme yapmıştık: "Arap rejimleri her ne kadar, Mısır'da olduğu gibi Yemen'de de İslâmî hareketin siyasi iktidarını önlemek amacıyla Husi fitnesinin önünü açtılarsa da onun vasıtasıyla İran'ın bu ülkeye yerleşmesini kendi açılarından tehlikeli görüyorlar. Dolayısıyla şimdilik diplomatik alanda kalıyor görünseler de bir sonraki aşamada "şerre karşı şer" siyasetlerini Husi iktidarının önüne geçmek amacıyla devreye sokabilirler."
Arap ülkelerinin ortak askerî operasyonu pek tahmin edilen bir şey değildi. Sadece daha önce Husi fitnesi etrafında oluşan ittifakın bozulacağı ve Arap ülkelerinin rotayı Sana'dan çıkarıldıktan sonra gizlice Aden'e geçen ve siyasi otoritesini oraya taşıyan Abdurabbih Mansur el-Hadi'den yana çevirecekleri sanılıyordu.
Ama İran'ın Yemen'deki gerilla gücü sayılan ve Lübnan'daki "Hizbullah"a özenle kendini Ensarullah diye adlandıran Husi hareketiyle eski diktatör Ali Abdullah Salih'in işbirliği yapması sebebiyle karşılarına çıkan Abdurrabbih el-Hadi'ye dışarıdan yardımın kısa vadede sonuç vermeyeceği düşünüldü. Zaten Husilerin kendilerini bu derece cüretkâr görmelerinin sebeplerinden biri de eski dikta kalıntılarıyla kurdukları ittifaktı. Tabii bu arada BM temsilcisi Cemal bin Ömer'in onların postacılığını yapması ve ABD'nin de onlara karşı savaşan tüm gerilla gruplarını ve aşiretlerin milislerini "el-Kaide" damgasıyla havadan vurması da onlara güç katıyordu.
Bütün bu yardımlaşmalar ve perde arkasında gerçekleştirilen ittifaklar karşısında Yemen'de artık sahanın kendisine kaldığını düşünen İran da bu ülkeye yerleşmeye, devlet tecrübesini oraya taşımak için elemanlar tayin etmeye, bazı önemli kurumların başına bizzat kendi gönderdiği veya daha önce bu ülkede farklı amaçlar için görevlendirdiği elemanları geçirmeye başlamıştı. Örneğin ülkenin resmi televizyon kurumunun başına İran'a bağlı el-Alem kanalının Yemen muhabirini geçirdi. Bu tayinler kadrolaşma operasyonunu çok hızlı başlattığını gösteriyordu.
Bir yandan da büyük miktarlarda yardım vaatlerinde bulunuyor; bu arada gemilerle petrol gönderdiğini söylüyordu. Kendisi petrol üreten Yemen'e gemilerle petrol gönderdiğini söyleyen İran'ın bu gemilerle silah ve askerî teçhizat göndermediğinden ise kimse emin değildi.
Bütün bu girişimler, atılan adımlar ve bir yandan da yapılan resmi açıklamalar Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap yarımadası ülkelerini telaşlandırdı ve Husilerin ilerleyişini durdurmak için acil operasyon ihtiyacı duydular. Yani hesaplar karışmış ve ülkede İslâmî hareketin yönetime geçmesini önlemek amacıyla kurulan "düşman güçlerin Yemen ittifakı" bozulmuş, herkes yine kendi hesabına dönmüştü.
Arap ülkelerinin Husilere desteğinin amacı aslında eski rejimi geri getirmekti. Yani Mısır'da oynadıkları oyunu oynamak istiyorlardı. Husileri ise Mısır'ın Baltacı fitnesine denk "hazır fitne" olarak değerlendirmek istemişlerdi. Ama bu iş için kendisiyle ittifak kurdukları Ali Abdullah Salih, "gözlerini ancak bir avuç toprağın dolduracağı" türden ve çıkarı için en yakın çevresine bile kelek atabilecek karakterde biriydi. Üstelik bu adam Arap ülkelerine ve bilhassa hemen yanı başındaki Suud yönetimine daha önce de kelek atmıştı.
Çeşitli ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya olan Yemen halkının refah düzeyini yükseltmek için söze gelir bir adım atmayan diktatör Salih'in ülke dışındaki bankalarda açtığı hesaplarda 60 milyar dolar parası olduğu ortaya çıktı. Bu ise 1978'de ülkede iktidarı ele geçirmesinden halk ayaklanması sebebiyle çekilmek zorunda kalmasına kadar geçen süre içinde yılda ortalama 1 milyar 765 milyon dolar, ayda ise 150 milyon dolara yakın parayı iç etmesi anlamına geliyordu. Kişi başına milli gelirin yıllık ortalama 600 dolar civarında olduğu, çok sayıda ailenin ayda sadece 100 -150 dolar arası bir gelirle geçinmek zorunda kaldığı Yemen'de diktatör kendi hesabına her ay 150 milyon dolar parayı kendisinin yabancı bankalardaki hesaplarına aktarıyordu. Oysa bu parayı ülke ekonomisine harcasaydı iş alanları genişleyecek insanların gelirleri en az iki katına çıkacak ve belki halk ona karşı ayaklanmayacaktı.
Halkına böylesine büyük kazık atan bir diktatörün kendilerine de siyaset alanında kazık atmayacağından emin bir şekilde onunla işbirliği yapabilmeleri aslında Arap ülkelerindeki mevcut dikta rejimlerinin siyasette sadece ahlâkî değerlerden soyutlanmış olmalarına değil aynı zamanda beceriksiz olduklarına, önlerini iyi göremediklerine delalet ediyordu.
Arap diktatörler hakkında söylediklerimizin aynısını, bölgede hâkimiyet alanını genişletmek için yeni hayaller kuran, bu amaçla ABD ile de yeni sayfa açtığını gizlemeyen ve Husi iktidarını sağlama almak için çeşitli vaatlerle Ali Abdullah Salih'le işbirliği içine giren İran diktası hakkında da söylemek mümkündür.
Nitekim Kararlılık Fırtınası karşısında adamlarının Husilerle kurduğu ittifakın zorlanacağını ve sürekli döküldüğünü görmesi üzerine Salih, Suudi Arabistan'a kendisine can güvenliği içinde Yemen'den çıkma imkânı tanınması halinde sulh yapabileceğini hissettirdi. Bu önerisi 1942 doğumlu ve 73 yaşına girmiş eski diktatörün kendi canını sağlama almak için Husilere de kelek atmaktan çekinmeyeceğini gösteriyordu.
Salih'in kendilerini yarı yolda bırakması ise Husilerin sap gibi ortada kalmaları anlamına gelecekti. Çünkü her ne kadar onlar vitrini süslüyorlarsa da Sana'yı ele geçirmeleri, Aden banliyölerine ulaşmaları, Taiz'de cephe açmaları eski dikta kalıntılarının verdiği destekten, askerî tecrübelerini devreye sokmalarından ve ülkenin önemli stratejik noktaları hakkında sahip oldukları bilgileri kullanmalarından kaynaklanıyordu.
Önceleri "uzlaşma" için hesaplarını sağlama alma amaçlı ağır şartlar ileri süren Husi militanların ortaklarının kendilerini yarı yolda bırakabileceği sinyali almaları üzerine "ön şartsız uzlaşma" talebinde bulunmaları da bu yüzdendi.
Suriye ve Irak'ta silah bırakmaya yanaşmayan, güdümündeki psikolojik savaş araçları vasıtasıyla sürekli yeni militanlar toplama haberleri yayan, IŞİD'le savaştığı gerekçesiyle Irak'ta Sünni Arap aşiretlerin Suriye'de de Baas'a karşı savaşan direnişçilerin üzerine ateş yağdıran ABD ile işbirliğinden çekinmeyen İran'ın Yemen'de peş peşe "uzlaşma" formülleri üretme telaşına kapılması acaba gerçekten uzlaşmacı ve barış yanlısı olduğunu mu gösteriyordu? Öyle olsaydı bunu öncelikle Suriye ve Irak'ta göstermesi gerekmez miydi?
Bütün bu girişimlerine ve uzlaşma çabalarına yönelten en önemli etken kelekçi Ali'nin kendilerini de yarı yolda bırakabileceğini fark etmiş olmalarıydı. Ama geç farkına varmışlardı. Tıpkı bazı İslâmî oluşumların, İran'a hâkim zihniyetin de ondan çok farklı olmadığını hayli geç fark ettikleri, onun Irak ve Afganistan'da işgalci güçlerle perde arkasında işbirliği yaptığını görmek istemedikleri gibi. Ama onun kelekçi Ali'ye fazla güvenerek Yemen'de büyük oynamasının başına büyük işler açtığı anlaşılıyordu.
İçeride eski diktatörle dışarıda da bazı bölgesel ve küresel güçlerle işbirliği, BM özel temsilcisinin de adeta kendi özel temsilcileri gibi hareket etmesi Husilerin kendilerini "Sisi aynası"nda görmelerine neden oldu. O yüzden yeni bir dikta rejimini hâkim kılma çabalarını jet hızıyla başlattılar. Normalde kendisinin de kelekçi Ali'ye güvenmesi sebebiyle onunla ortaklık kurma beklentisine giren cumhurbaşkanı Abdurabbih Mansur el-Hadi'yi hemen hızlı bir şekilde ev hapsine kapattılar. Başta Müslüman Kardeşler'in oradaki siyasi hareketi sayılan Islah Partisi'nin ileri gelenleri olmak üzere muhalif siyasi oluşumların lider kadrosunu hedefe yerleştirdiler. Kararlılık Fırtınası'nın başlatılmasından sonra da hâkim oldukları bölgelerdeki siyasi muhaliflerini adeta siyasi rehine olarak değerlendirmek amacıyla gözetim altına aldılar.
Siyaset sahnesinde vitrini süsleyen ama sırtlarını dikta kalıntılarına dayayan Husilerin kendilerini hemen Sisi aynasında görerek yeni diktanın kazıklarını çakmaya erken başlamaları, özellikle de önce kendi hayatını sağlama alabilmek için Sana'yı onlara teslim eden Hadi'yi sıkıştırmaları onları istemeyen siyasi muhalefetin de hızla toparlanması ve karşı cephe oluşturması sonucunu doğurdu. Hadi, kendisiyle irtibatı sürdüren bazı taraftarları aracılığıyla Sana'dan çıkarak Aden'e geçmeyi ve orada yeni bir siyasi otorite oluşturmayı başardı. Bu amaçla, gerilla güçlerine başkanlık sarayını teslimde verdiği istifasını geri çektiğini ve cumhurbaşkanı olarak görevine devam ettiğini duyurdu.
Böyle bir yapılanma yani Sana'yı kaybeden yönetimin eski Güney Yemen'in başkenti Aden'e taşınması, "şerre karşı şer" planında istediğini elde edemeyince askerî müdahaleyi tercih eden Arap ülkelerinin de işini kolaylaştırdı. Daha yakın zamanda Taliban ve el-Kaide "tehdidini" bahane ederek Afganistan'ı, Saddam tehdidini bahane ederek Irak'ı işgal eden küresel güçlerin ve Baas sultasının geleceğini sağlama almak için Suriye'yi işgal eden İran'ın da kendilerine itirazlarının tutmayacağını, onların kullandığı gerekçelerin Yemen'de de kendileri için mevcut olduğunu düşünüyorlardı.
Aden'e taşınan Hadi yönetimi de burada Salih'in adamlarını dağıtmak ve istihbarat müdürüyle saray korumalarından başlayarak güvenebileceği elemanları yakın çevresine yerleştirmek amacıyla yeni atamalar yaptı.
Bu arada Aden'deki yönetimle işbirliği yapan Arap ülkeleri de onu muhatap aldığını, Sana'yı ele geçirenleri ise gayrimeşru gerilla gücü olarak gördüğünü ilan etmek amacıyla Sana'daki diplomatik temsilciliklerini Aden'e taşıdılar.
Ülkedeki aşiretlerin birçoğunun Husi güçlerinin yayılmasından, onlarla işbirliği yapan eski diktatörün geri dönmesinden ve özellikle de onlar vasıtasıyla İran'ın Yemen'i dördüncü arka bahçesi haline getirmeye kalkışmasından rahatsız oldukları birçok yerde Husi militanlarıyla çatışmaya girmelerinden anlaşılıyordu. Bu rahatsızlık Kararlılık Fırtınası'nı planlayanların işlerini kolaylaştırdı. Çünkü kendileri havadan saldırırken karada işbirliği yaptıkları siyasi otoritenin Husilere direnen aşiretlerle yardımlaşması mümkündü.
ABD ve BM'nin Yemen'de İran uzantıları tarafına yonttuğu gerek BM temsilcisi Cemal bin Ömer'in ataklarında gerekse ABD hava saldırılarında kendini gösteriyordu. Böyle bir tavır sergilemeleri ise Ortadoğu dedikleri bölgede siyasi iktidarların yörüngeden çıkmasını engellemek amacıyla İran'dan bir denge unsuru olarak yararlanma stratejilerinden kaynaklanıyordu. Bu stratejiyi devreye sokmaları ise yeni değildir. İran'ın Saddam yönetimiyle savaştığı yıllarda yani eski başkan Reagan döneminde yaşanan Irangate skandalında kendini göstermişti. Afganistan ve Irak işgalindeki işbirliğinde ise iyice belirginleşti.
Yemen'de de tıpkı Irak ve Suriye'deki IŞİD oyununda oynandığı gibi Husilere direnen aşiretlere ait hedeflerin el-Kaide'yle savaş iddiasıyla vurulması da perde arkasındaki kirli işbirliğini belli ediyordu.
BM'nin de ülke bütünlüğünü korumaktan ziyade, ABD'nin güç dengesi planına uygun bir siyasi yapı oluşturulması için şartları uygun hale getirme çabası üzerine yoğunlaştığı dikkatten kaçmıyordu. Bu güç dengesi politikası da İran etkinliğinin korunması temeline dayanıyordu.
ABD'nin İran'la dansı Arap ülkelerini rahatsız ettiğinden, normalde Kararlılık Fırtınası operasyonlarında ondan bağımsız hareket etmişlerdir. Operasyon öncesinde Türkiye ve Pakistan'a el uzatırken Sisi cuntasına bir ayar vermelerinin sebebi de biraz buydu. Bu ülkelerin ABD onayı olmadan böyle bir operasyona karar veremeyecekleri iddiası ise onun çok fazla abartılmasından kaynaklanıyor. Onu hâlâ bir yeryüzü tabusu olarak görmekten vazgeçmeyenler ise özellikle son yıllarda tek merkezli küresel hâkimiyet anlayışına dayalı "yeni dünya düzeni" teorisinin tutmadığını, aksine bu teoriye dayalı operasyonlarında aynı zamanda şişirilen gücünün boy ölçüsünün de görülmesi karşısında uluslararası alanda politikalarına yeniden çeki düzen verme ihtiyacı duyduğunu görmek istemiyorlar.
Ayrıca ABD'nin denge politikası gereği İran'ı karşılarına koyduğunu gören Arap ülkeleri kendilerinin de ona karşı kullanabilecekleri kartlarının olduğunu gözden uzak tutmadılar.
Bu durum karşısında hem ABD hem de şimdilik onun uluslararası politikalarına hizmet eden BM, denge politikalarını da biraz ortaya çekme ihtiyacı duydu. ABD'nin Kararlılık Fırtınası'nı haklı görme ve destekleme ihtiyacı bu yüzdendi. Irak ve Suriye'de görünüşte IŞİD'e karşı oluşturulan "koalisyon"un sürmesi için de buna ihtiyacı vardı. Ayrıca Irak ve Afganistan'da kullandığı gerekçelerini tamamen geçersiz kılmamak için de bu açıklamaları yapmaya ihtiyacı vardı.
BM Güvenlik Konseyi'nin önce Yemen'de siyasi çözümü engelleyenlere cezayı uzatma gerekçesiyle eski diktatör Ali Abdullah Salih ve Husi liderleri Abdülhalık el-Husi ile Abdullah Yahya el-Hakim'e siyasi engellemeleri bir yıl uzatması ardından Kararlılık Fırtınası'nı yönetenlerin isteğiyle Ürdün'ün sunduğu "Husilere silah satışı yasağı kararı"nı kabul etmesi de aynı siyasetten kaynaklanıyordu.