Doğu Türkistan Yaramız

Ağustos 2009, Ribat dergisi

Doğu Türkistan, Uluğ (Büyük) Türkistan olarak adlandırılan bölgenin doğu kesimini oluşturmaktadır. Bugün bu bölge Çin işgali altındadır. İstatistiklere göre dünya pamuk üretiminde ikinci sırada gelen Çin'in pamuk havzası Doğu Türkistan sınırları içinde kalan alanlardır. Bölge bunun dışında da çeşitli ekonomik zenginliklere ve doğal kaynaklara sahiptir.

Tarihten Günümüze Doğu Türkistan

Doğu Türkistan tarihte altı buçuk asır boyunca Büyük Hun İmparatorluğu'nun merkezi olmuştur. Sonraki dönemlerde de arka arkaya muhtelif Türk devletlerinin hâkimiyeti altında kalmıştır. Bölgenin Karahanlılar Devleti'nin hâkimiyetine girdiği dönemde bu bölgede ahali büyük çoğunlukla Müslüman oldu. Karahanlılardan sonra Karahıtaylılar ve Moğollar yönetimine giren Doğu Türkistan 1760'ta Çin - Mançur istilasına uğradı. Bu dönemde büyük zulme maruz kalan bölge halkı zaman zaman işgalcilere isyan etti. 1865'te de Yakup Bey'in öncülüğünde yürütülen mücadeleyle işgalciler çıkarılarak bölgede bağımsız bir devlet ilan edildi. Osmanlı hilafetine tabi olan bu devlet Doğu Türkistan'ın ilk bölgesel devleti olmuş, fakat sadece 12 yıl ayakta kalabilmiştir. Bağımsızlık hareketinin lideri Yakup Bey'in 1877'de ölümünden sonra bölge yeniden Çin işgaline uğradı.

Çinliler 1877 işgalinden sonra bölgede geniş çaplı bir zulüm ve asimilasyon hareketi başlattılar. Bölgenin adını Sinkiang olarak değiştirdi, bölgedeki yer isimlerini de Çince kelimelerle değiştirdiler.

Çin işgaline karşı bölgedeki Müslümanlar tarafından muhtelif isyanlar gerçekleştirildi. Bu isyanlar 1933'te şiddetlendi ve arka arkaya gelen birkaç ayaklanma sonuç vererek 12 Kasım 1933'te Şarki Türkistan İslâm Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devletin kuruluşu ilan edildi. Fakat Rusların devreye girmesiyle bu devlet yıkılmış ve toprakları Rusya - Çin işbirliğiyle işgal edilmiştir.

Doğu Türkistan Müslümanları Mao devriminden önceki Çin yönetimine karşı 1944'te bir ayaklanma gerçekleştirdi ve bağımsızlık ilan ettiler. Ancak kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyeti adlı bağımsız devlet sadece beş yıl ayakta kaldı ve Mao devriminden sonra resmen Çin Halk Cumhuriyeti adını alan Kızıl Çin 1949'da Doğu Türkistan'ı yeniden işgal etti.

Kızıl Çin, işgalden sonra bölgenin Müslüman halkını kendi dininden ve kültüründen uzaklaştırmak için çeşitli yollara ve baskı uygulamalarına başvurdu. Çünkü bölge üzerindeki hâkimiyet ve sultasını kuvvetlendirmeye karşı en büyük engel olarak halkın İslâmi kimliğini görüyordu. Bu amaçla okullarda dinsizlik propagandası yapan kitaplar zorla okutuldu. Ateist konferansçılar köy köy dolaştırılarak dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca bütün iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulması için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri ise tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslâmi kimliği yok edilemedi.

Kızıl Çin'in baskı ve zulüm uygulamalarına karşı Doğu Türkistan Müslümanları birçok başkaldırı hareketi gerçekleştirdiler. Bu başkaldırı hareketlerinin tamamı zulüm, şiddet ve vahşetle bastırıldı. Ne yazık ki dünya kamuoyu Doğu Türkistan Müslümanlarının bu başkaldırı hareketlerinden hep habersiz kalmış ve Kızıl Çin de istediği gibi katliam gerçekleştirmiştir.

Müslüman Soykırımı

Bütün bu katliamlar ve baskılar doğal olarak Doğu Türkistan'daki Müslüman sayısının azalmasına da yol açtı.

1936 sayımında Müslümanların ülke nüfusunun % 10.5'ini oluşturdukları belirlenmişti. Bugün bu orana göre ülkedeki Müslümanların 150 milyon civarında olması gerekir. Fakat bugünkü Müslüman nüfusun Çinli Hui Müslümanlar da dâhil olmak üzere yaklaşık 40 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Resmi kayıtlarda gösterilen rakam ise daha azdır.

Çin Müslümanlarının hepsi resmi yönetim tarafından Sinkiang (Sincan) olarak adlandırılan Doğu Türkistan'da yaşamıyor. Bu ülkedeki Müslümanların yarısı Uygur (Türk) kökenli, yarısı Hui'dir. Doğu Türkistan'da yaşayanlar ise genellikle Uygur kökenli Müslümanlardır.

Çin hükümeti Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türklerinin sayısını 10 milyon olarak gösteriyor. Gerçek rakamın ise 24 milyon civarında olduğu bildiriliyor. Çünkü Çin hükümetinin uyguladığı nüfus artışı engellemesi sebebiyle Uygur aileler çocuklarının bazılarını kayıtsız yaşatıyorlar. Çin hükümetinin şehir merkezlerinde bir, kırsal bölgede iki çocuk sınırlamasına rağmen Uygur ailelerde altı - yedi çocuk sahibi olanların bulunduğu tahmin ediliyor. Bu şekilde çocuk edinmede sınır aşanlara ağır para cezaları uygulandığından zorunlu olarak Uygurlar çocuklarını kayıtsız yaşatma ihtiyacı duyuyorlar. Dolayısıyla bölgedeki gerçek nüfusun kırk milyona yakın bunun da yüzde altmışının Uygur olabileceği yönünde tahminler var.

Çin yönetimi bu gelişmeden ve örtülü insan nüfusundan tabii ki habersiz değil. Ama kayıtsız nüfusu hasta tavukları imha eder gibi imha etmenin de kolay olmayacağını biliyor. Bu yüzden de bölgedeki Müslüman nüfus oranını azaltmak için bir yandan zulüm ve şiddet yoluyla tehcir uygulamasına başvuruyor bir yandan da Çinlileri getirip bu bölgeye yerleştiriyor. Hanlar olarak da isimlendirilen bu göçmen Çinlilere devletin bütün imkânlarını sunarken Uygur Müslümanlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyor.

İşgal Haksızlığın Kaynağıdır

Bugün İslâm coğrafyasında kanayan yaraların birçoğunun sebebi işgal olayıdır. İşgal başlı başına bir zulüm ve haksızlıktır. Dolayısıyla hakkı ve adaleti hâkim kılması beklenemez. Sorunun kaynağı işgal olduğundan çözüm de ancak bunun son bulmasıyla mümkün olabilecektir.

İşgalciler, işgal ettikleri toprakların insanlarına kendi insanları, kendi ülkelerinin vatandaşları olarak bakmazlar. Onları sırtlarında taşıdıkları ve atmaları gereken bir yük gibi görürler. Bu yüzden işgal yönetimi bu insanlara bir "devlet" hizmeti vermek istemez. Götürdüğü bir hizmet olursa onun kat kat fazlasını bölge halkından emek ve ürün olarak geri almaya çalışır.

Bütün bu sebeplerden dolayı işgal yönetimi kesinlikte işgal ettiği topraklar üzerinde meşru bir yönetim değildir. Bu yönetim işgal ettiği beldelerin asıl sahiplerine insan gözüyle bile bakmak istemez. Bunun tecrübesini Filistin'de, Afganistan'da, Irak'ta ve daha birçok İslâm beldesinde yaşadığımız gibi Doğu Türkistan'da da yaşadık.

Çin Doğu Türkistan'ı işgal ettiğinde bölge ahalisi onu kabul etmek istemedi ama İslâm ümmetinin dağılmışlığı ve başsızlığı yüzünden de kendisini yalnız bulunca "birlikte yaşama" çözümünden başka bir çıkış yolu bulamadı. İşgal yönetimine, "hadi bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü elimizden aldınız, hiç olmazsa insanca yaşama hakkımızı elimizden almayın biz de ülkenin diğer vatandaşları gibi Pekin yönetimi altında en azından insanca yaşamımızı sürdürelim" dediler. Hani komünist ideolojinin de eşitlik ilkesi vardı ve bu ideolojiye göre şekillenen bir yönetimin vatandaşları arasında herhangi bir ayrım yapmaması gerekiyordu. Oysa bütün bu ilkeler sadece vitrin süsü olarak kullanılıyordu ve Komünist Kızıl Çin'in politikasını da çıkar hesapları ile hâkim unsurun ayrımcı anlayışı belirliyordu. Ezilen, horlanan ve sürgüne gönderilen Doğu Türkistan halkı zaman zaman haklarını almak için tepkisini ortaya koydu. Ama her keresinde ağır bir balyozun kafasına indiğini gördü ve etrafa baktığında çevresinde kimseyi bulamadı. Gelinen noktada yaşananlar bir kez daha gösterdi ki zulmün hâkimiyetinin devamı ondan kaynaklanan tehlikenin de devamı demektir. Ondan kaynaklanan tehlike ise en başta hayatı tehdit etmektedir.

Çin İşgali Doğu Türkistan'daki Yaramız

Çin işgali Doğu Türkistan'da her zaman acı ve ızdırabın kaynağı olmuştur. Bu yüzden de oranın özgürlüğe susamış halkı işgali hiç içine sindiremedi. Zaman zaman tepkisini ortaya koydu. Bazı tepkiler geniş çaplı ve sarsıcı oldu. Ama işgalci Çin her zaman şiddeti, devlet terörünü ölçüsüzce kullanarak, zulümde sınır tanımayarak kanlı bir şekilde tepkileri bastırdı, insanları susturdu.

Bölge 1997'de de Müslümanların bir başkaldırı hareketine şahit oldu. Olaylar 5 Şubat 1997 tarihinde bazı Müslüman gençlerin bir yürüyüş gerçekleştirmeleriyle başladı. Doğu Türkistan'ın bağımsızlık mücadelesine destek vermek amacıyla Çin dışında kurulmuş örgütlerin yaptığı açıklamalarda Uygur gençlerin yürüyüşünün 30 kadar Uygurun Çin yönetimi tarafından idam edilmesinden sonra başladığına dikkat çekildi. Çin yetkilileri yürüyüş gerçekleştiren gençlerin "Allah" ve "Özgürlük" diye slogan attıklarını bildirdiler. Çin yönetimi gençlerin yürüyüşlerini bastırmak için "Halkın Silahlı Polisi" adı verilen milis güçleriyle saldırıda bulundu. Çıkan çatışmalarda en az on kişi öldü, 140 kişi de yaralandı. Olaylar daha sonra yayıldı ve 7 Şubat'ta Doğu Türkistan'ın Yining kentinde meydana gelen çatışmalarda en az seksen Uygur Türkü hayatını kaybetti. Olaylarda 55 Çin polisinin de öldüğü bildirildi. Bu çatışmalardan sonra Çin hükümeti Yining kentini askeri kuşatmaya alarak belli saatler dışında sokağa çıkma yasağı ilan etti. Olaylardan sonra en az 30 Uygur Müslüman tutuklanarak Doğu Türkistan'ın başkenti Urumçi'de idam edildi. Çin yönetimi yetkilileri ayaklanmanın 7 Şubat'tan sonra da bir süre devam ettiğini ancak zamanla bölgede tamamen hâkimiyeti sağladıklarını ve ayaklanmaları bastırdıklarını bildirdiler. Dünya kamuoyu ve "insan hakları" denince mangalda kül bırakmayan uluslararası örgütler ise o zaman da Kızıl Çin yönetiminin yaptığı zulüm ve katliama seyirci kaldılar.

Zulüm Göz Açtırmıyor

Aradan 12 yıl geçtikten sonra yaşanan olaylar Doğu Türkistan'daki Müslüman halkın işgali onaylamadığını, asimilasyonu kabullenemediğini, kendi kimliğini ortadan kaldırma amaçlı kasıtlı uygulamalara onay vermediğini ve özgürlük arzusunu içinde barındırmaya devam ettiğini gözler önüne serdi.

Olayların sebeplerine ve gelişmesine baktığınızda ayrıntısına dair muhtelif bilgiler karşınıza çıkacaktır. Örneğin Han Çinlilerinin fabrikada Uygur işçilerle çatışmaları ve iki Uygur işçinin öldürülmesi, katillerin cezalandırılması için Uygurlar tarafından gösteri yapılması, Çin polislerinin bu gösterilere karşı şiddet kullanması ve Han Çinlilerinin de polislerin himayesi altında göstericilerle çatışmaya girmesi, sonra olayların büyümesi ve Çin yönetiminin aşırı şiddet kullanması sebebiyle çok sayıda Müslümanın öldürülmesi, binlercesinin yaralanması ve bir o kadarının da güvenlik güçleri tarafından tutuklanması gibi. Bu ayrıntılar elbette basite alınamayacak ve yaşanan olayların mahiyetini, zulmün boyutunu ortaya koyan önemli bilgilerdir. Fakat meselenin özüne indiğimizde bize gerek bu son olayların gerekse bundan önceki özgürlük hareketlerinde yaşananların izahını sağlayacak bazı genel tespitlerin ortak olduğunu görürüz.

Bunları da özetle şöyle sıralayabiliriz:

Her şeyden önce işgal bir zulümdür ve bölge üzerinde her ne şekilde olursa olsun hukuka dayalı meşru yönetimi ifade etmez. Bu yönetimin her ne kadar kendine göre bir yasal sistemi olsa ve güvenlik güçleri bu sisteme göre hareket ediyor olsalar da.

İşgal yönetimi işgal altında tuttuğu toprakların insanına değil servetine taliptir. Bu yüzden insanlarını kendi vatandaşlarıyla aynı düzeyde tutmaz, onları aynı haklardan yararlandırmaz.

İşgal yönetimi işgal altında tuttuğu toprakların insanlarını sırtında bir yük olarak gördüğünden tehcir yoluyla onları atmak ve yerlerini kendi göçmenleriyle doldurmak ister. Bu politikasının başarılı olması için haksızlık da etseler göçmenlerine sahip çıkar, onların cinayetlerine, şiddet uygulamalarına, terör estirme faaliyetlerine sadece sessiz kalmaz aynı zamanda destek verir.

İşgalin güçlü olması sebebiyle hâkimiyeti elinde bulundurması meşru olduğunu göstermez.

Yurtları işgal edilen ve özgürlükleri ellerinden alınan insanlar asimile edilmedikleri sürece yeniden bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşma ideallerini kaybetmezler. Bu yüzden işgalci tehcir edemediklerini asimile etmeye asimile edemediklerini de imha etmeye çalışır.

Bağımsızlık ve özgürlük idealini kaybetmeyen halkın direniş azminin yok edilmesi de kolay değildir. Aradan ne kadar zaman geçse de bu idealini bir şekilde gerçekleştirmenin mücadelesini vermeye devam eder.

Doğu Türkistan'da yaşananlara baktığımızda karşımıza çıkan bu gerçeklerin Filistin'de yaşananları incelediğimizde de aynen karşımıza çıktığını görüyoruz.

İrtibatlı Yazılar:

  • Çin Yine Gaddar Çin
  • n Yine Gaddar Çin