Çin Devlet Başkanının Ziyareti ve Doğu Türkistan Davası

18 Nisan 2000

Çin devlet başkanı Ziang Zemin, İsrail ziyaretinden sonra Türkiye'yi ziyaret ediyor. Biz de bu münasebetle bu haftaki yazımızda Çin'in Ortadoğu politikası, İsrail-Çin ilişkileri, Türkiye-Çin ilişkileri ve Doğu Türkistan davası konuları üzerinde durmak istiyoruz.

Çin ve İsrail

Bilindiği üzere Çin, komünist ideolojinin hemen hemen bütün dünyada çökmesine rağmen bu ideolojiye sahip çıkan ve onu resmi ideoloji olarak benimseyen bir ülkedir. Ancak komünizmi ideolojik kimliğiyle uygulayabildiğini söylemek mümkün değildir. Komünizme sahip çıkmakta ısrar eden ülkelerin bile onu ideolojik yapısıyla uygulamakta zorlanmaları bu ideolojinin hayatın realitesinden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir.

Normalde komünist veya sosyalist ülkeler "Ortadoğu meselesi"nde görünüş itibariyle "ezilen Filistin halkı"nın yanında yer aldıkları intibaı vermeye çalışıyorlardı. Ama perde arkasındaki gerçeklerin biraz aralanması bu tavırlarında samimi olmadıklarını ortaya çıkarmıştır.

Son dönemde ise diğer ülkeler gibi komünist veya sosyalist ülkeler de çoğunlukla pragmatist çizgiye ve makyavelist devlet felsefesine kaymışlardır. Bu felsefe ise "ezilen halk"ın yanında yer almak yerine devletin çıkarının olduğu yerde bulunmaya yöneltmektedir. Sosyalist ülkeler aslında perde arkasında bunu daha önce de yapıyorlardı. Ama son dönemlerde açıktan yapmayı tercih etmeye başladılar. Bu açıdan baktığımızda Çin'in de Ortadoğu politikasında reel olarak fazla bir değişiklik olmadığını, ama görünüşte bir değişikliğin olduğunu söyleyebiliriz.

İsrail Fitnesi

Çin'i İsrail'in yanına bu kadar çok sokulmaya iten en önemli etkenlerden biri ABD ve Hindistan'la arasındaki sorundur. ABD'yle global anlamda, Hindistan'la ise bir komşu ülke sıfatıyla problemleri bulunmaktadır. ABD'yle arasındaki problemler konusunda İsrail'e yanaşmasının sebebi bizim kanaatimize göre onu bir köprü olarak kullanma amacıdır. Çünkü Çin, Amerika'yla sürekli karşı karşıya olmayı değil bir uzlaşma zemini yakalamayı arzuluyor. Bu arzusunu daha önce de Amerika'ya yönelik ataklarında hissettirmişti. Ama bunu Amerika'yı "tek kutup" olarak tanımak ve onun sultasına boyun eğmek suretiyle değil de kendisinin önemli bir denge unsuru olduğunu kabul ettirmek suretiyle yapmak istiyor. Amerika ise "yeni dünya teorisi"yle birlikte gündeme getirdiği "tek kutuplu dünya" formülünde ısrar ediyor ve Çin'in de bunu kabul etmesini sağlamak istiyor. İşte bu anlaşmazlık noktasında İsrail'in bir köprü görevi görmesi isteniyor. Tabii ki İsrail işgal devleti de bu beklentiyi kendi çıkar hesapları için kullanmaktan geri kalmıyor. Dolayısıyla bu beklenti öncelikle onun işine yarıyor.

Hindistan konusuna gelince: Normalde İsrail işgal devleti Hindistan'la çok sıkı fıkıdır. Bu konudan iki hafta önceki yazımızda geniş bir şekilde söz etmiştik. Çin'in ise Hindistan'la ciddi problemleri bulunmaktadır. Bu yüzden Hindistan'ın İsrail ve onun vasıtasıyla ABD desteğini sonuna kadar kullanmasını kendi açısından olumsuz bir gelişme olarak değerlendiriyor. Bu yüzden İsrail'le kendisi de sıkı bir bağlantı kurarak ve işbirliği gerçekleştirerek bir denge politikası oluşturmaya çalışıyor.

Siyonist işgal yönetiminin ise her konuda olduğu gibi bu konuda da fitne politikasını devreye soktuğunu görüyoruz. Tıpkı Eritre-Etyopya kavgasında olduğu gibi sürtüşmeli tarafların her ikisiyle birlikte irtibat kurarak sürtüşmeyi son raddesine kadar lehine kullanmaya çalışıyor. Geçen haftaki yazımızda da dile getirdiğimiz üzere İsrail, birbiriyle sürtüşme halinde olan ve zaman zaman da savaşa tutuşan Etyopya ile Eritre'nin her ikisiyle de sıkı münasebet kurarak aralarındaki ikili problemi her ikisine birden silah satmak için değerlendiriyor. Tabii bu ülkelerin ulusal servetlerini silaha yatırmalarının ülkelerinde yüzbinlerce insanın açlık felaketiyle karşı karşıya gelmesine sebep olması ise onu ilgilendirmiyor.

İsrail'in aynı fitneyi Çin ve Hindistan karşısında da kullandığını görüyoruz. Gerçi burada, Eritre - Etyopya fitnesinde olduğu gibi yönlendirici konumunda değildir. Ancak var olan problemden istifade etmek için yine fitne politikasını sonuna kadar devreye sokmaktadır.

Bu durum "İsrail dostluğu"nun ne kadar güven verici olduğu konusunda da yeterince fikir vermektedir. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz iki örnek İsrail işgal devletinin gerçekte kimsenin dostu olmadığını, sadece kendi çıkar hesaplarının, emellerinin ve geleceğe dönük planlarının dostu olduğunu, bu konuda hiçbir ölçü ve değer tanımadığını ortaya koyuyor. Bundan dolayıdır ki o, ikili problemlerden daha çok yararlanabilmek için her zaman ateşin üzerine körükle gider. Dolayısıyla "İsrail dostluğu"nun Türkiye - Suriye, Türkiye - Yunanistan problemlerinde ve daha başka ikili problemlerde fayda sağlayacağı sanılıyorsa hata ediliyor.

Amerika'nın İsrail Tenkidi

Bilindiği üzere İsrail'in Çin devlet başkanının ziyaretine ilgisi ve Çin'e modern radar sistemleri imal etmesi ABD Savunma bakanı Williame Cohen tarafından tenkit edildi. Öncelikle ABD Savunma bakanı Cohen'in bir yahudi olduğunu, Amerika'daki yahudi lobisinin desteğiyle bulunduğu noktaya geldiğini hatırlatalım. Amerika'daki yahudi lobisi açısından ise İsrail'in çıkarları Amerika'nın çıkarlarından önceliklidir. Bu açıdan Cohen'in tenkitleri protokol icabı yapılmış tenkitlerdir ve samimiyetten son derece uzaktır. Amerika'nın bu tenkitle birinci derecede hedeflediği İsrail değil Çin'dir. Bu tenkitle Çin'in önemli bir tehdit unsuru olduğu imajını zihinlere yerleştirmeyi ve yukarıda üzerinde durduğumuz "tek kutuplu dünya" planına Çin'i de razı etme amacına yönelik baskı politikasında bu imajdan istifade etmeyi hedeflemiştir. ABD eğer ki İsrail'e yönelik tenkitlerinde samimi olsaydı bunu İsrail'le arasındaki ikili ilişkilere de bir şekilde yansıtırdı.

Çin ve Türkiye

İki hafta önceki yazımızda "İsrail - Türkiye - Hindistan Üçgeni" konusu üzerinde durmuştuk. Çin'in bu üçgenin köşelerinden birini teşkil eden Hindistan'la problemli olduğunu yukarıda dile getirdik. Onun karşısındaki konumunu sağlamlaştırmak için de diğer iki köşesiyle ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bir de Çin'in uzun süreden beridir başını ağrıtan bir Doğu Türkistan meselesi var. Doğu Türkistan halkının en büyük siyasi destek görebileceği ülke ise Türkiye'dir. Bizim gördüğümüz kadarıyla Çin'in Türkiye'ye ilgi göstermesinde bu iki sebebin önemli rolü var.

Daha önce İçişleri bakanı Saadettin Tantan, Çin'i ziyaret ederek Suçlara Karşı Mücadele Anlaşması imzalamıştı. Basına yansıdığı kadarıyla Çin bu anlaşmaya Doğu Türkistanlıların Türkiye'de faaliyet göstermelerinin engellenmesine dair bir madde eklenmesini de önermişti.

Çin devlet başkanı Zemin'e Türkiye'de devlet liyakat nişanı verilecek. (Bu yazı yayınlandığında verilmiş olacak). Birçok siyasetçimizin de dile getirdiği üzere Zemin'e böyle bir ödülün verilmesi Doğu Türkistan halkının haklı davasına büyük bir haksızlıktır. Diplomasi gereği ve Çin'in günümüz dünyasında önemli denge unsurlarından biri olması sebebiyle devlet başkanının ziyaretine ilgi gösterilmesi normal karşılanabilir. Ama illa da devlet liyakat nişanıyla ödüllendirilmesi gerekmez. Bu hareket Doğu Türkistan'da haklı ve meşru bir özgürlük mücadelesi veren bir halkın üzülmesine ve Türkiye'ye darılmasına sebep olacaktır.

Türkiye'deki mevcut yönetim ne yazık ki şimdiye kadar izlediği politikayla Türkiye'yi İslam dünyasında yalnızlığa sürükledi. Şimdiki politikalarıyla da Türk dünyasında yalnızlığa sürüklemekte ve her bakımdan Batı'ya, Amerika'ya ve İsrail'e eli mahkum hale getirmektedir. Bu ise hiç de Türkiye'nin lehine olmayan bir gidişattır. İsrail'le sıkı münasebet içine girerek Ortadoğu meselesinde denge politikası sergilemekten uzak kaldı. Rusya'yla çeşitli anlaşmalar imzalayarak Çeçenistan konusunda hatalı bir tutum sergiledi ve Orta Asya'daki Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerin olumsuz yönde etkilenmesine sebep oldu. Şimdi de benzer bir hatayı Doğu Türkistan davası karşısında işlemektedir.

Doğu Türkistan Davası

Doğu Türkistan, Uluğ (Büyük) Türkistan olarak adlandırılan bölgenin doğu kesimini oluşturmaktadır. Bugün bu bölge Kızıl Çin'in işgali altındadır. İstatistiklere göre dünya pamuk üretiminde ikinci sırada gelen Çin'in pamuk havzası Doğu Türkistan sınırları içinde kalan alanlardır. Bölge bunun dışında da çeşitli ekonomik zenginliklere ve doğal kaynaklara sahiptir.

Doğu Türkistan Müslümanları Mao devriminden önceki Çin yönetimine karşı 1944'te bir ayaklanma gerçekleştirmiş ve bağımsızlık ilan etmişlerdi. Ancak kurulan bağımsız devlet sadece beş yıl ayakta kaldı ve Mao devriminden sonra resmen Çin Halk Cumhuriyeti adını alan Kızıl Çin 1949'da Doğu Türkistan'ı yeniden işgal etti. Kızıl Çin, işgalden sonra bölgenin Müslüman halkını kendi dininden ve kültüründen uzaklaştırmak için çeşitli yollara ve baskı uygulamalarına başvurdu. Çünkü bölge üzerindeki hâkimiyet ve sultasını kuvvetlendirmeye karşı en büyük engel olarak halkın İslâmi kimliğini görüyordu. Bu amaçla okullarda dinsizlik propagandası yapan kitaplar zorla okutuldu. Ateist konferansçılar köy köy dolaştırılarak dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca bütün iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulması için yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri ise tamamen yasaklandı. Buna rağmen halkın İslâmi kimliği yok edilemedi.

Kızıl Çin'in baskı ve zulüm uygulamalarına karşı Doğu Türkistan Müslümanları birçok başkaldırı hareketi gerçekleştirdiler. Bu başkaldırı hareketlerinin tamamı zulüm, şiddet ve vahşetle bastırıldı. Ne yazık ki dünya kamuoyu Doğu Türkistan Müslümanlarının bu başkaldırı hareketlerinden hep habersiz kalmış ve Kızıl Çin de istediği gibi katliam gerçekleştirmiştir. Bütün bu katliamlar ve baskılar doğal olarak Doğu Türkistan'daki Müslüman sayısının azalmasına da yol açtı. Verilen bilgilere göre Çin'de 30 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve ülke nüfusunun % 2.3'ünü oluşturmaktadırlar. Ancak gerçek rakamın bundan fazla olduğu sanılıyor. Bununla birlikte 1936 sayımında Müslümanların ülke nüfusunun % 10.5'ini oluşturdukları belirlenmişti. Bugün bu orana göre ülkedeki Müslümanların 130 milyon civarında olması gerekir.

Çin Müslümanlarının hepsi resmi yönetim tarafından Sinkiang (Sincan) olarak adlandırılan Doğu Türkistan'da yaşamıyor. Bu ülkedeki Müslümanların yarısı Uygur (Türk) kökenli, yarısı Hui'dir. Doğu Türkistan'da yaşayanlar ise genellikle Uygur kökenli Müslümanlardır. Çin hükümeti Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türklerinin sayısını 8.5 milyon olarak gösteriyor. Gerçek rakamın ise 22 milyon civarında olduğu bildiriliyor.

Doğu Türkistan 1997'de de Müslümanların bir başkaldırı hareketine şahit oldu. Olaylar 5 Şubat 1997 tarihinde bazı Müslüman gençlerin bir yürüyüş gerçekleştirmeleriyle başladı. Doğu Türkistan'ın bağımsızlık mücadelesine destek vermek amacıyla Çin dışında kurulmuş örgütlerin yaptığı açıklamalarda Uygur gençlerinin yürüyüşünün 30 kadar Uygur'un Çin yönetimi tarafından idam edilmesinden sonra başladığına dikkat çekildi. Çin yetkilileri yürüyüş gerçekleştiren gençlerin "Allah" ve "Özgürlük" diye slogan attıklarını bildirdiler. Çin yönetimi gençlerin yürüyüşlerini bastırmak için "Halkın Silahlı Polisi" adı verilen milis güçleriyle saldırıda bulundu. Çıkan çatışmalarda en az on kişi öldü, 140 kişi de yaralandı. Olaylar daha sonra yayıldı ve 7 Şubat'ta Doğu Türkistan'ın Yining kentinde meydana gelen çatışmalarda en az seksen Uygur Türkü hayatını kaybetti. Olaylarda 55 Çin polisinin de öldüğü bildirildi. Bu çatışmalardan sonra Çin hükümeti Yining kentini askeri kuşatmaya alarak belli saatler dışında sokağa çıkma yasağı ilan etti. Olaylardan sonra en az 30 Uygur Müslüman tutuklanarak Doğu Türkistan'ın (resmi adıyla Sinkiang Özerk Bölgesi'nin) başkenti Urumçi'de idam edildi. Çin yönetimi yetkilileri ayaklanmanın 7 Şubat'tan sonra da bir süre devam ettiğini ancak zamanla bölgede tamamen hâkimiyeti sağladıklarını ve ayaklanmaları bastırdıklarını bildirdiler. Dünya kamuoyu ve "insan hakları" denince mangalda kül bırakmayan uluslararası örgütler ise bu kez de Kızıl Çin yönetiminin yaptığı zulüm ve katliama seyirci kaldılar.