Temmuz 2015, Davet Mektebi
İslâm âlemi bu yılın Ramazan ayını yine çeşitli zorluklarla ve sıkıntılarla geçiriyor. Bunun temelinde de ümmet bütünlüğünü kaybetmiş olması sebebiyle güç birliğini de kaybetmiş olması sorunu yer alıyor. Ümmet bütünlüğüne gidilmesi ve güç birliğinin yeniden oluşturulması konusunda da Ramazan özel bir anlam taşıyor. Ramazan sadece oruç tutma değil aynı zamanda orucun sunduğu mana ve mesajı hayata taşıma dönemidir. Bunun için uluslararası emperyalizmin Müslümanları birbirinden koparmak, bütünlüklerini bozmak ve güçlerini dağıtmak amacıyla çizdiği sınırları bu mübarek ayda aşmanın yollarını araştırmak gerekir. Bunların başında da dayanışmayı güçlendirme amacıyla yapılan çalışmalara destek vermek gelir. Bu açıdan da Ramazan ayı bir fırsattır.
Almanya'nın Mısır cuntasının lideri Sisi'ye kapıları açması ve onu kırmızı halı üzerinde karşılaması demokrasi ile ilgili söylemlerinde ne kadar iki yüzlü ve sahtekâr olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Aslında Sisi'nin Almanya ziyareti sadece bu ülkenin değil genel anlamda küresel emperyalizmin Mısır cuntasına dönük siyasetini yansıtıyordu. Cunta liderinin bu ziyaretinin üzerinden fazla zaman geçmeden İngiltere'ye davet edilmesi de bunu gösteriyordu.
Almanya'nın sürekli dile getirdiği ilkeleri ayaklar altına alması ve Merkel'in Mısır bir genel seçim gerçekleştirmeden Sisi'yle görüşmeyeceğine dair söyledikleri konusunda tükürdüğünü yalama ihtiyacı duyması birçoklarının yorumuna göre ekonomik ilişkileri güçlendirme özellikle de Siemens'in sekiz milyar euroluk yatırım planıyla ilgili çıkar hesaplarına dayanıyordu. Fakat bizim gördüğümüz kadarıyla işin içinde bütün bu çıkar hesapları olmakla birlikte asıl amaç gayri meşru cuntayı meşrulaştırma sürecini hızlandırma amacına yönelikti. Bu hesaplar da sadece Almanya'yı değil tüm küresel emperyalist güçleri ilgilendiriyordu.
Sisi ziyaretinden hemen sonra El-Cezire kanalının tanınmış sunucularından Ahmed Mansur'u Almanya'nın Mısır'ın talimatıyla gözaltına alması cunta jandarmalığına soyunduğunu gösteriyordu. Yargı kurumlarında hukuk ve adalet ilkelerini tamamen ayaklar altına alan bir zulüm rejiminin jandarmalığını yapmak ise ondan daha aşağılık ve daha çirkin bir konumda yer alma anlamına gelir.
Mısır'daki cunta yönetiminin göstermelik mahkemeleri, halkın oylarıyla cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler'in İrşad Konseyi başkanı Muhammed Bedii başta olmak üzere İslâmî Hareket'in ileri gelenlerinden 107 insanı idama 25 kişiyi de müebbet hapse mahkûm etti. Mursi iki ayrı davadan yargılanarak hem müebbet hapse hem de idama mahkûm edildi. Kararlar güya müftüye gönderilecek ve ondan da fetva alınarak nihaî karar Haziran başında verilecekti. Ancak Sisi'nin Almanya ziyaretinin önünün açılması amacıyla nihaî kararlar 16 Haziran'a ertelendi. Nihaî kararlarda ise idam cezalarının çoğu onaylandı. Bu da cunta liderinin Almanya yönetiminden ve bu arada küresel emperyalizmden onay aldığını gösteriyordu.
Müftünün verdiği fetva ise Allah'ın şeriatına iftira atmaktan başka bir anlam taşımıyordu. Zaten cunta liderinin ona başvurması zulüm uygulamalarına bir de "şeriat" boyası çekme oyunundan başka bir amaç taşımıyordu. Onun asıl küresel emperyalizmin onayına ihtiyacı vardı ve bunu da Almanya ziyareti esnasında aldığı anlaşılıyordu.
Ülkedeki İslâmî harekete karşı aynen Mısır cuntasının yaptığı gibi harami çetelerinden oluşturulan yargı organları vasıtasıyla Cemaati İslâmî'ye karşı fiilen savaş yürüten Bangladeş diktası son dönemde de yine Mısır cuntasının oluşturduğu sisli havadan yararlanarak ileri gelen dava liderlerinden biri hakkındaki idam cezasını kesinleştirdi. Güya "Yüksek Mahkeme" olarak adlandırılan zulüm kurumu Cemaati İslâmî'nin 67 yaşındaki genel sekreteri Ali İhsan Mücahid hakkında verilen idam kararının iptali için yapılan başvuruyu reddederek cezayı kesinleştirdi. Dikta yargısı bu insanları 1971'de Bangladeş'in Pakistan'dan ayrılması amacıyla çıkarılan savaşa itiraz etmelerinden dolayı çeşitli yalan ve iftiralarla suçladı. Aynı suçlamalarla daha önce de Cemaati İslâmî'nin ileri gelenlerinden Abdülkadir Molla idam edilmişti. Bütün bu idamların asıl amacı ise İslâmî harekete karşı savaş ve halkın bu harekete desteğinin önünü tıkamaktır.
IŞİD örgütünün Suriye'de dağılma sürecine girdiği dönemde birden Irak topraklarında ilerlemesinin ve o dönemde Bağdat'ta siyasi iktidarı elinde bulunduran Nuri el-Maliki'nin askerlerinin hiçbir direniş göstermeden sahayı IŞİD militanlarına terk etmelerinin bir taktik olduğunu gerek yazılı ve gerekse sözlü muhtelif yorumlarımızda dile getirmiştik. Son dönemde oynanan oyunlar IŞİD'in aslında kendisine terk edilen bazı bölgelerde emanetçi rolü oynadığını açığa çıkardı. Diğer bölgelerle ilgili konumu hakkındaki şüpheler de artmış durumda. Bu örgütün özellikle ABD ile işbirliği içindeki ihanet güçlerinin Irak ve Suriye'nin haritasını yeniden çizme amaçlı planlarının hayata geçirilmesi için bazı alanları terk etmesinden sonra silahlarını bilhassa katil Baas rejimiyle mücadele içindeki direniş hareketlerine çevirmesi ve onların kontrol altına aldığı alanları ele geçirmeye çalışması bu şüpheleri güçlendiriyor.
Emperyalizmin, Müslüman halklar arasında dayanışma ve güç birliğini engellemek amacıyla geçmişte yaptığı gibi günümüzde de kavmiyetçi temele dayalı yeni ayrımcı planları hayata geçirmek için başvurduğu tehlikeli taktikler ve oyunlar üzerinde de ciddi şekilde düşünmek, etnik ayrımcılığa dayalı kantonlaştırma ve etnik tasfiye uygulamalarının bölgedeki halkların hiçbirinin lehine olmadığını şimdiden görmek gerekir.
Suriye'den gelen haberler direnişin kararlı mücadelesi karşısında Baas rejiminin kontrol alanının sürekli daraldığını gösteriyor. Bunda İran'ın üç farklı cephede yani Suriye, Irak ve Yemen'de bilfiil yer alma ihtiyacı duymasından dolayı Suriye'de artık ciddi şekilde zorlanmaya başlamasının büyük payı var. Çünkü Suriye'de Baas rejimi büyük ölçüde tükenişe geçmiş durumdaydı. Özellikle son dönemde direniş güçleri tarafından ele geçirilen esirler arasında Şebbiha çeteleri militanlarından ziyade İran ve Lübnan'daki Hizip hareketi tarafından gönderilen militanların yer alması bu gerçeği teyit ediyordu. Hatta son dönemde Şebbiha çetelerinin adının büyük ölçüde unutulmuş olması bu açıdan dikkat çekicidir.
Ancak zulüm güçleri siyasi kontrolü kaybettikleri alanlarda yaşayan insanlara karşı havadan intikam saldırıları gerçekleştiriyorlar. Bu intikam saldırılarında da kundaktaki bebekten bastona mahkûm yaşlılara kadar hepsini hedefe yerleştirmekte sorun görmüyorlar. Çünkü hepsini kendilerinden intikam alınacak kesime dâhil ediyorlar. O yüzden ciddi can kaybına ve kalıcı sakatlanmalara neden olan kimyasal bombalar özellikle de varil bombaları atmakta sakınca görmüyorlar. Bu saldırılarda uçakları kullanan pilotların da İran'ın gönderdiği pilotlar olduğu Baas ordusundan kaçmayı başaran subaylar tarafından dile getirildi.
Direnişi zorlayan önemli gelişme de IŞİD ihanetinden ve arkadan vurmasından kaynaklanıyor. Bu örgüt Baas güçlerine karşı savaşmak yerine direniş güçlerinin kurtardığı bölgeleri onlardan almak amacıyla saldırılar düzenliyor. Buraları ele geçirmekteki amacının aynen Tel Abyad ve çevresinde yaptığı gibi emanetçilik amacı taşıyor olması ihtimali de ciddi şekilde endişelere neden oluyor. Zaten bu örgütün başlangıçta bir süre Baas'a karşı savaştıktan sonra silahlarını direniş gruplarına çevirmesi, ardından da oldukça şişirilmesi ve arka kapıdan silahlandırılması hakkında ciddi tereddütler oluşmasına neden olmuştu.
Husi militanların Müslüman Kardeşler'in Yemen'deki siyasi kanadı durumundaki Toplumsal Islah Partisi'nin ileri gelenlerinden Emin er-Recavi'yi, kendilerine yönelik saldırıları önlemek amacıyla insan kalkanı olarak kullanmaları ve bu yüzden ölümüne neden olmaları vahşette aynı safta durdukları Baas rejiminden hiçbir farkları olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Emin er-Recavi'nin Yemen'in İb şehrinde düzenlenen cenaze merasimine büyük bir kalabalık katıldı ve kendilerini "Ensarullah" olarak isimlendiren Husi örgütüne tepkilerini dile getirdiler.
Başlangıçta ülke halkının dikta rejimine karşı kazandığı zaferi geri almak amacıyla Husi örgütüyle işbirliği yapan Suudi Arabistan'ın ve Körfez ülkelerinin oluşturduğu koalisyonun bu örgütle aralarında hakimiyet alanı kavgasının çıkmasından kaynaklanan çatışmalar ise devam ediyor.
Arap diktatörlerin oluşturduğu koalisyonun Husi örgütüne karşı savaşında kısa sürede başarılı olacağı ve onu kısa sürede etkisiz hale getireceği bekleniyordu. Ama bu konuda umduğunu elde edemedi. Birçoklarının tahminine göre başarılı olamamasının sebebi İran'ın Husi örgütüne verdiği askerî destek. Bunun da elbette etkisi var. Ama küresel güçlerin ve bunların başında ABD'nin sağladığı desteğin de önemli bir payı olduğunu dikkatten uzak tutmamak gerekir. ABD'nin Yemen'deki gelişmeler hakkında yaptığı açıklamalar yanıltıcı olmamalı. Çünkü pratikte sergilediği tavır ve el-Kaide'ye karşı savaştığı iddiasıyla Husi militanlarının önünü kesen aşiretlere karşı saldırılar düzenlemesi, diplomatik alanda da Husi örgütünün aynen Libya'daki Hafter örgütü gibi muhatap alınması için BM vasıtasıyla yaptığı baskılar dil ucuyla yapılan göstermelik açıklamaları tamamen yalanlıyor. Son dönemdeki Cenevre görüşmeleri de bu oyunun bir parçası.
Küresel emperyalizm başlangıç aşamasında aynen bugün Yemen'deki Husi örgütü lehine yaptığı şekilde Hafter'in de muhatap alınması için Trablus'taki yönetime baskı yapmıştı. Şimdi ise onu uluslararası platformda resmen tanınmayan bir yönetim konumunda görürken, fitneci Hafter'in ülkenin doğusunda Mısır sınırına yakın Tobruk kentinde kurmuş olduğu haramiler hükümetini ülkenin diplomatik alanda resmen tanınan hükümeti kabul ediyor. Hatta bu konudaki tutumunu esas alarak Trablus'taki yönetimle ilişki içine giren ülkeleri uluslararası diplomatik prosedürlere uymadıkları suçlamasıyla hesaba çekiyor.
Bu oyunu oynayan BM, başlangıçta Trablus'taki yönetime fitneci haramilerle masaya oturması için baskı yapıyordu. Şimdi ona karşı tavrında da bir kademe ileri geçerek Trablus'taki yönetimi fitne hareketi lideri Halife Hafter'in hükümetini resmen tanımaya ve kendini ilga etmeye zorlama oyunları oynamaya başladı.
Bu tavır aynı zamanda fitneci harekete lojistik veya askerî destekte bulunmanın da önünü açmış oldu. Şimdilik bazı tepkilerden dolayı askerî destekleri belli bir düzeyin altında tutmaya mecbur kalıyorlarsa da ekonomik alanda bileğini güçlendirmek için bazı araçlardan yararlanılmasının önü açılmış durumda.
Küresel emperyalizmin Libya'da oynadığı bu oyun Yemen konusunda yetkililerin gözlerini açmalı ve küresel emperyalizmin Husi fitnesinin kazıklarını çakma amacıyla yaptığı girişimlerin başarılı olmasına fırsat verilmemeli.
Siyonist işgal rejiminin Gazze'ye ambargo ve abluka uygulamasının bekçiliğini Mısır'daki Sisi cuntası yapıyor. Bu konuda sergilediği çabalar da zaten halkın dikta rejimine karşı kazandığı zaferi geri alma amacıyla gerçekleştirilen darbede Sisi'ye verilen desteğin boşuna olmadığını gösteriyor. Cunta yönetimi mübarek Ramazan'da Gazze etrafındaki kuşatmayı daha da katılaştırırken siyonist işgal rejimiyle diplomatik ilişkileri geliştirmek amacıyla yeni adımlar attı.
Cuntanın, idam cezalarıyla ilgili nihaî kararları açıklamadan önce Rafah sınır kapısını geçici olarak dört günlüğüne açmasının da göz boyamaktan başka bir amaç taşımadığı söz konusu kararların açıklanmasının hemen ardından kapının yeniden kapatılmasıyla açıklık kazandı. Kapının açık tutulduğu günlerde de her zaman olduğu gibi geçişlerde resmî işlemlerin yavaş yürütülmesi ve geçiş sayısının düşük tutulması işgalcilerin izlediği stratejinin aynısına başvurduğunu gösteriyordu.
Siyonist işgal rejimi Filistin halkına karşı savaşını bir yandan da onları esaret zulmüne maruz tutmak suretiyle yürütüyor. Bundan dolayı Siyonist işgal veya kuşatma altında tutulan topraklarda yaşayan Filistinlilerden her dört kişiden biri en az bir kere siyonist güçler tarafından esir edilmiştir.
İşgal rejimi bu esir alma savaşının hızlı yürümesi, mahkemelerin fazla meşgul edilmemesi için Filistinlilere özel bir uygulamaya başvuruyor. İşgal mahkemelerinde görevli bir savcı herhangi bir Filistinlinin, hakkında suçlamada bulunma, dava dosyası açma ihtiyacı duymadan tutuklanmasına hükmedebiliyor. Bu tutuklama uygulamasına da "idarî tutuklama" adı veriliyor.
İşgal savcısı bir Filistinli hakkında bir kerede altı aylık süreyle idarî tutuklama kararı verebiliyor ve süresi dolunca da yine hiçbir suçlamada bulunma ihtiyacı duymaksızın on kereye kadar uzatma kararı alabiliyor. Böylece bir tutuklama ile altı yıl süreyle onu özgürlüğünden tamamen yoksun bırakabiliyor.
İşgal yönetiminin Filistinlileri esir alma savaşı sadece onları özgürlüklerinden yoksun bırakmaktan ibaret de kalmıyor. İşgal yasaları Filistinlilere aynı zamanda sorgulama esnasında işkence yapılmasına izin veriyor. Üstelik işkenceye sınırlama da getirmiyor. İdarî tutuklama sorgulama süresi kabul edildiğinden bu süre içince insanlık dışı işkence uygulamalarına başvuruluyor.
Siyonist işgal yönetiminin idarî hapis uygulamasına dayalı olarak hâlen yüzlerce Filistinli esaret altında tutuluyor. Filistin'deki İslâmî Cihad Hareketi'nin ileri gelenlerinden olan ve idarî hapis uygulamasıyla esaret altında tutulan Hıdır Adnan bu yılın Ramazan ayına İdarî hapis zulmünün son bulması talebiyle başlattığı açlık greviyle girmişti ve bu amaçla yürüttüğü grev kırk güne yaklaşmıştı. İşgal rejimi Filistinli esirlerin özgürlük mücadelesinde sembol bir isim haline gelen Hıdır Adnan'ı bu direnişinden vazgeçmeye zorlamak için çeşitli yöntemlere başvurdu ama başarılı olamadı. Sonunda işgal parlamentosu açlık grevi yürüten Filistinli esirlere zorla yemek yedirilmesine izin veren bir yasa çıkardı.