Mart 2016, Davet Mektebi
Suriye'de, benim bu yazıyı yazmaya başlamamdan bir süre önce ABD ile Rusya arasında bir ateşkes anlaşması sağlandığı açıklanmıştı. Gerçekte çatışan taraflar bu iki ülke değil. Fakat gerçekçi ve samimi olurlarsa ateşkesi uygulamaları mümkündür. Çünkü Rusya'nın hava operasyonu başlatması ikisi arasında ittifak sağlanmasından sonra oldu. Halep'e yönelik geniş çaplı operasyon da iki ülke Dış İşleri bakanlarının Moskova'da görüşüp anlaşmalarından sonra başlatıldı. O yüzden ateşkes gerçekte bir taktik ve oyundur. Asıl amaç Suriye halkını ve bu halkı temsil eden direniş güçlerini bir şeyleri kabule zorlamak amacıyla zemini oluşturmaktır. Bunun için Cenevre görüşmelerinde oynadıkları oyunla elde edemediklerini yeni taktiklerle elde etmeye çalışmaları muhtemeldir. Elde edememeleri durumunda da yine direniş tarafını suçlu çıkarmaları ve yeni baskı araçları oluşturmaları tehlikesinin olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
Küresel emperyalizmin, bu ayın ortasında beşinci yılını dolduracak Suriye direnişi karşısında kurduğu ittifakı bu ay Ribat dergisi için yazdığım yazıda ayrıntılı ele aldım. Cenevre'de oynanan oyunlar ve burada muhalefete karşı silah gücünü kullanarak dayatma yöntemine başvurulması stratejisi hakkında da Vuslat dergisinin Mart sayısı için yazdığım yazıda ayrıntılı bilgi verdim. Bu yazılarımıza kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) ulaşmanız mümkündür.
Yemen'de Sana darbesinin sadece Husi örgütünün çıkışıyla ve bu örgüte İran'ın dışarıdan verdiği destekle gerçekleşmediğini, birinci derecede rol oynayan etkin gücün eski diktatör Ali Abdullah Salih'in organize ettiği milisler olduğunu daha önce de muhtelif yazılarımızda dile getirmiştik. Fakat bu işbirliği ve ittifak tamamen çıkar temelliydi. Daha önce çıkarı gereği Suudi Arabistan'ın "şerre karşı şer" siyasetinin sopası olmaktan çekinmeyen eski Yemen diktatörünün Hüsni Mübarek gibi hareket etmesi ve Abdurabbih Mansur El-Hadi'nin Yemen Sisi'si konumuna getirilmesine yardımcı olması umuluyordu. Ama o İran'ın yanı sıra ABD'nin de Husilerin arkasında durduğunu görünce tavrını değiştirdi. Bu kez İran tehdidinin kendilerine çok yaklaştığını gören Suudi Arabistan'ın olaylara doğrudan müdahale ettiğini ve günden güne işlerin zorlaştığını görünce yeniden konumunu değiştirmeye başladı. Son haftalarda Salih'in adamlarından birçok kişinin Husi örgütünü terk ettiği, bazılarının sahadan çekilmeyi bazılarının da El-Hadi'nin silahlı kanadı durumundaki Halk Direnişi Birlikleri'nin saflarına katıldıkları haber veriliyor.
Salih'in adamlarının ayrılması Husi militanlarını bayağı zora soktu. O yüzden ciddi kayıp verdikleri haber veriliyor. Bu kayıplar kontrol alanlarının da daralmasına neden oluyor. Bazıları Sana'nın da yakında düşmesi ve Husi militanlarının yine dar bir alana kapatılmaları ihtimali olduğunu söylüyorlar.
Yemen olaylarını yakından izleyen ve kendileriyle şahsen görüştüğüm bazı yorumcular bunda ABD ve İran'ın tavrının da önemli rolü olduğunu söylüyorlardı. Onların görüşüne göre Yemen'i önemseyen ve İran tehlikesinin bu ülkeye yerleşmesine razı olmak istemeyen Suudi Arabistan'ın buna karşı savaşta ısrarlı olduğunu gören ABD, Suriye'ye karşılık Yemen'de anlaşmıştı. Salih'in Husilere desteğini kademeli bir şekilde çekmeye başlamasında da perdenin arkasında yapılan bu ittifakın rolü vardı. Muhtemelen ABD ve dolayısıyla Salih'in desteğinin son bulması durumunda kendi desteğinin fazla bir işe yaramayacağını anlayan İran da Husi militanlarını ortada bıraktı.
Bu sebeple son dönemde İran'ın Suriye'ye yüklenirken Yemen'le ilgili tehditlerini artırırken fiiliyatta Husilere desteğini azaltması, Suudi Arabistan'ın da sürekli Suriye'ye yönelik kara operasyonundan söz ederken herhangi bir girişimde bulunmaması birer taktik savaşı görünümü veriyor. Bu taktik savaşları ise gerçekte her ikisinin de pragmatist yani çıkarcı felsefeye göre siyaset ve stratejisini belirlediğini gösteriyor.
Ezilen Kürt halkının özgürlüğü için savaştığını söyleyen PKK ve onun Suriye'deki uzantısı PYD gerçekte Kürt halkının hakları için savaşan bir örgüt değil küresel emperyalizmin bu halkı gerçek kimliğinden ve değerlerinden uzaklaştırmak amacıyla kullandığı maşası ve sopasıdır. Yine emperyalizmin dikte ettiği politikaların ve bu politikalara dayanan yanlış uygulamaların mağduru olan Kürt halkının içine düştüğü durumu istismar etmek isteyen küresel emperyalizm, bunun için ortaya çıkardığı maşasının eline iki farklı silah verdi. Bu silahların biriyle Kürt halkının maruz kaldığı durumdan sorumlu tuttuğu tarafa diğeriyle doğrudan Kürt halkına karşı savaşmasını sağladı.
Kürt halkına çevirdiği silahı diğerinden çok daha tehlikelidir. Çünkü Kürt halkının en çok önemsediği, en üstün gördüğü değeri Müslüman kimliğidir. O yüzden bütün geleneklerini ve yaşam tarzını bu kimliğine göre şekillendirmiştir. Söz konusu maşa örgütün en önemli amacı ise bu halkı kimliğinden, değerlerinden, İslâmî çerçevede şekil almış geleneklerinden ve yaşam tarzından uzaklaştırmak için savaşmaktır. Bu konuda sadece Türkiye'de değil Suriye'de, Irak'ta ve İran'da da yani etkili olduğu bütün her yerde izlediği siyaset budur.
Bu örgütün ortaya çıkarılmasının asıl amacı da Kürt ulusunu üstün kılan değerlerle ve onun gerçek kimliğiyle savaşmasıdır. Diğer savaşı asıl bu savaşının etkili olması ve arzulanan sonuçları vermesi içindir. Siyasi çözümde ciddi ilerlemeler sağlanmasına rağmen, İslâmî değerlerden uzak, perde arkasında yine küresel emperyalizmle işbirliği içinde ve aynı merkezden yönlendirilen IŞİD adlı karanlık örgütün kanlı eylemlerini gerekçe göstererek yeniden silaha sarılması da bu yüzdendir. Çünkü bu savaşını sonlandırması durumunda diğer savaşının da etkisini kaybedeceğini biliyordu. Suriye'de Kürt asıllıların çoğuna vatandaşlık vermeyen ve daha sonra bunu Kürtleri; zulümde, katliamda kendisini desteklemeye zorlamak için pazarlık aracı olarak kullanan Baas rejimini desteklemesinin sebebi de budur.
Tunus'ta, IŞİD tehdidini halkın oylarını çekmek için değerlendirmede başarılı olan Batıcı laik anlayıştaki Nida Partisi parlamentoda çoğunluğu elde edememesine rağmen en fazla sandalye kazanan parti olması sebebiyle cumhurbaşkanlığını alma ve hükümeti kurma imkânı elde etti. Onun seçimi kazanması, Arap Baharı'nın ilk kıvılcımının çakıldığı bu ülkede askerî darbeye gerek görülmeden siyasî iktidarın geri alınması anlamına geliyordu. Fakat Nida Partisi'nin iktidarı ülkenin ekonomik durumunu iyileştirme konusunda başarılı adımlar atamadığı gibi ümit verici bir süreç de başlatamadı. O yüzden ülkede yeniden kitlesel eylemler ve gösteriler düzenlenmeye başlandı.
Ortaya çıkan güvenlik boşluğundan yararlanan şiddet yanlısı bazı örgütler de yer yer devlet kurumlarına ve güvenlik organlarına yönelik saldırılar düzenlediler. Bu olaylar ve ülkeye dışarıdan mülteci akını sebebiyle devlet yönetimi olağanüstü hal uygulaması başlattı. Güvenlik ve istikrarın sağlanamaması, mülteci akınının da devam etmesi sebebiyle olağanüstü hal uygulaması sürekli uzatılıyor. Ülkede bir yandan ekonomik problemler ve özellikle işsizlik sorunu da devam ediyor.
Siyonist işgal rejiminin herhangi bir hukuki temeli olmayan "idarî hapis" uygulaması Filistinlilerin, haklarında herhangi bir dava dosyası açılmadan yani herhangi bir suç işlemekle itham edilmeden de hapse atılmalarına imkân veriyor. Bu uygulama aslında Filistinli tutukluların gerçekte herhangi bir yargı gerekçesiyle değil savaş esiri olarak hapiste tutuldukları gerçeğini gözler önüne seriyor.
Filistinli gazeteci Muhammed El-Kıyk de böyle bir uygulamayla hapse atıldı. O da dünyanın bu zulmü görmesi ve kendisinin özgürlüğüne kavuşturulması için açlık grevi başlattı.
Siyonist zulme karşı bedeniyle mücadele eden Muhammed El-Kıyk açlık grevinde üç ayını doldurmasına ve sağlık durumunun iyice kötüleşmesine rağmen siyonist işgal rejimi inatçı tutumunu değiştirmedi. İşgalcinin tamamen savaş mantığıyla yürüttüğü bu zulme karşı verilen mücadelede Muhammed El-Kıyk'in sembolleşen bir isim olmasına rağmen görünüşte insan haklarıyla ilgilendiklerini ileri süren uluslararası kuruluşlardan da ciddi anlamda bir ses çıkmaması dikkat çekiyor.
Geçtiğimiz ay içinde Mısır'da biri İslâmî kesimin, diğer ikisi de dikta rejiminin karizmatik isimlerinden olan üç önemli şahsiyet hayatını kaybetti.
İslâmî kesimin ileri gelenlerinden olan zât Müslüman Kardeşler'in kurucusu Hasan El-Benna'nın oğlu ve bu hareketin ileri gelenlerinden olan Av. Ahmed Seyfulislam El-Benna'ydı. 1934 doğumlu olan Seyfulislam El-Benna 12 yaşından itibaren babasının liderliğindeki Müslüman Kardeşler'in çalışmalarına katılmaya başladı. Hukuk Fakültesi'nin yanı sıra Daru'l-Ulum'de İslâmî ilimler tahsil etti. 15 yaşına geldiğinde babası şehit edilen Seyfulislam El-Benna zulüm rejiminin hakkında açtığı birçok siyasi davadan dolayı yargılandı ve bazılarında hapis cezalarına mahkûm edildi. Devletin Avukatlar Sendikası'nda serbestçe oy kullanımına fırsat verdiği ilk seçimler olan 1992 seçimlerinde üyelerin tamamına yakınının desteğiyle başkan seçildi. Fakat Hüsni Mübarek'in bu seçimi iptal etmesi sebebiyle başkanlığı engellendi.
Babasının tek erkek çocuğu olan Seyfulislam El-Benna, Türkiye'den evliydi. 5 Şubat'ta 82 yaşında vefat etti. Yüce Allah'tan kendisine rahmet ve mağfiret etmesini ve babasıyla cennette buluşturmasını diliyoruz.
Mısır'daki diktanın fikir babası olarak bilinen ve çağdaş Firavunlarının, özellikle de Seyyid Kutub gibi dava önderlerini idam eden diktatör Cemal Abdünnasır'ın konuşma metinlerini hazırladığı tahmin edilen ünlü gazeteci ve yazar Muhammed Hasaneyn Heykel de 17 Şubat'ta 93 yaşında hayatını kaybetti. Abdünnasır'a çok yakın biriydi. Sonraki zalimlerle de ilişkileri hep düz gitti. Müslüman Kardeşler'e ise katı düşmanlığıyla ve sürekli kin kusmasıyla tanınıyordu.
Vefat eden diğer ünlü isim Butrus Gali'ydi. 16 Şubat'ta 92 yaşında hayatını kaybeden Gali daha çok diplomatik alanda öne çıkmıştı ve 1992-96 arasında dört yıl süreyle BM genel sekreterliği yaptı.
Heykel, Müslüman bir aileden, Gali ise Kıpti hıristiyan bir aileden geliyordu. Fakat her ikisi de laik, Batıcı ve İslam karşıtı zeminde buluşmuşlardı. O yüzden her ikisi de rejimin karizmatik şahısları olmuş ve rejim tarafından kendilerine sunulan imkânların ve refahın keyfini çıkarmışlardı.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
"Kaf. Şerefli Kur'an'a andolsun. Hayır, kendilerine içlerinden bir uyarıcı gelmesine hayret ettiler de o inkâr edenler; "bu şaşılacak bir şeydir" dediler. "Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı? Bu, uzak bir dönüştür." Biz yerin onlardan ne eksilttiğini kesin biliriz. Katımızda da (her şeyi) saklayan bir kitap var." (Kaf, 50/1-4)
"Doğrusu o suç işleyenler iman edenlere gülerlerdi.Yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı. Ailelerine döndüklerinde de zevk içinde dönerlerdi. Onları gördüklerinde: "Bunlar hiç şüphesiz sapıklardır" derlerdi. Oysa kendileri, onların üzerine gözcü olarak gönderilmemişlerdi. Bugün artık iman edenler inkârcılara gülerler. Koltukların üzerinde bakarlar. "İnkârcılar yapmakta olduklarının mükâfatını aldılar mı?" (Mutaffifin, 83/29-36)
"IŞİD bağlantısı" artık her işe yarıyor. Bir yere saldırı düzenleme ihtiyacı duyulduğu zaman oranın IŞİD'le bağlantısı olduğunun ileri sürülmesi yeterli oluyor. Bir ülkeyi işgal etmek gerektiğinde IŞİD'e karşı savaş gerekçesi yeterli oluyor. İddia edilenlerin ne kadar doğru olduğunun, öldürülenlerin IŞİD'le ne kadar bağlantıları bulunduğunun araştırılmasına hiç gerek olmuyor.
19 Şubat 2016'da da ABD uçakları Libya'nın Sabrata şehrinde bir binayı hedef alarak 41 kişinin ölümüne yol açan saldırı gerçekleştirdiler. Saldırıyla ilgili haberlerde çelişkili bilgiler vardı. ABD'nin açıklamalarında hedef alınan yerin IŞİD'in bir eğitim kampı olduğu ileri sürüldü. Ancak görgü tanıkları bir binanın hedef alındığını ve binanın tamamen tahrip edildiğini, içindekilerin tümünün öldürüldüğünü dile getirdiler.
ABD daha önce Kenya ve Tanzanya büyükelçiliklerinin El-Kaide tarafından bombalanmasının intikamı diyerek 20 Ağustos 1998'de Sudan'ın bir ilaç fabrikasını vurmuştu. Gerekçesi ise Sudan'ın El-Kaide'ye destek verdiği iddiasıydı ve vurduğu fabrikada da silah üretildiğini söylüyordu. Oysa vurulan yer Şifa İlaç Fabrikası'ydı ve çalışan yüzlerce elemanından ne üretildiğine dair bilgi alınması mümkündü. Sudan hükümeti daha sonra buranın bir ilaç fabrikası olduğunu uluslararası kurumlar yoluyla ispat etti ve ABD de kabul etmek zorunda kaldı. Ama Sudan, ABD'yi sorguya çekemedi.
Libya'da gerçekleştirilen katliamda öldürülenlerin gerçekten IŞİD mensubu oldukları belgelenmiş değil. Muhtemelen bir istihbarat bilgisine dayanıldı. Bu örgüte mensup oldukları belgelense bile hemen hepsi idamla cezalandırılmayı mı hak etmiş oluyor? Bunu kimsenin sormaya hakkı yok.
Mısır'daki cunta da Sina'da IŞİD bağlantılı bir örgütle savaştığı gerekçesiyle sürekli saldırılar düzenliyor. Hedef alınanların birçoğu herhangi bir örgütsel bağlantısı olmayan sivil vatandaşlar.
Fakat ilginç olan bütün dünyanın IŞİD'e karşı savaşmasına rağmen bu örgütün her gün ayrı bir bölgede yeni bir şube açması.
Rusya ve İran'ın askerî alandaki işbirliği, yeni silah edinme yöntemleri ve saldırı tehditleri eski Varşova Paktı'na benzer bir askerî pakt kurmaya gittiklerini gösteriyor. Fakat bu ittifaklarını NATO'ya karşı değil de İslâm âlemini işgal, Müslüman halkları imha, onları yurtlarından çıkarıp ülkelerinin demografik yapısını değiştirme amacıyla gerçekleştirdikleri katliamlarından, tehcir politikalarından, boşalttıkları bölgelerdeki Şiileştirme faaliyetlerinden ve İslam ülkelerine yönelik tehditlerinden anlaşılıyor.