Şubat 2016, Ribat
Küresel emperyalizmin çağımızda oynadığı en önemli oyunlardan biri de kavramlarla ilgilidir. Bazen kavramlara kendi istediği şekilde anlam vererek, bazen de belli kavramlar üzerinden tabular oluşturarak zihinleri işgal etmeye ve kendi siyasetlerini haklı ve meşru göstermeye çalışıyor.
Örneğin "demokrasi" kavramı üzerinden bir tabu oluşturarak toplumları sözde demokratik haklara kavuşturma iddiasıyla kendi yayılmacı politikalarının önünü açmaya çalışıyor. Bu politikalarında başarılı olmak, uygulamalarını haklı çıkarmak için de kendini demokrasinin bir bekçisi gibi kabul ettirmeye çalışıyor.
Onun bu politikalarına tepki gösterilmesi durumunda da tepki gösterenleri, karşı çıkanları insanların, seçme hakkına karşı çıkıyormuş gibi gösteriyor. Oysa küresel emperyalizmin demokrasi kavramını bir sömürü aracı olarak kullanmasına karşı çıkmakla insanların seçme haklarını kullanmasına karşı çıkmak birbirinden tamamen farklıdır.
Demokrasinin aleyhine işlemesi durumunda da sonuçlara razı olmuyor ve bu kez terör silahına sarılıyor. Kendisiyle işbirliği içinde olmak ve talimatlarına göre siyaset çizmek istemeyenleri terörle irtibatlı olarak gösteriyor. Gerçekte böyle bir irtibatlarının olup olmaması onun açısından fazla önem taşımıyor.
Yeri geldiğinde de kendinin ve uzaktan kumanda ettiği güçlerin silahlı saldırılarını meşrulaştırmak için "teröre karşı savaş" gerekçesini kullanması yeterli oluyor. Gerçekte ise çoğu zaman sivil ve silahlı ayrımı yapmadan saldırılar düzenleyip insanları topluca katlediyor. Dolayısıyla, "terör" olgusunun emperyalizmin stratejik planlarının ve silahlı saldırılarının gerekçesini oluşturduğu dönemlerde gerçekleştirilen katliamların ve cinayetlerin bir bilançosu çıkarılacak olsa dünyadaki tüm terör örgütlerinin bu süre zarfında öldürdüğü insan sayısının toplamının küresel emperyalizmin sadece bir kanadının herhangi bir ülkede öldürdüğü kadar olmadığı görülecektir. İşin bir ilginç yanı da şudur ki, terör gerçeğinin biraz derinine inildiğinde yine küresel emperyalizmin kirli ellerinin işe karıştığı ve çoğu zaman birçok saldırının gerekçesinin bu kirli ellerin karanlık oyunlarıyla hazırlandığı görülür.
Gerçekte zulüm her zaman zulümdür. Terör gerekçesine dayandırılması onun bu vasfını değiştirmez. Hatta mazlum olmak bile zulmün gerekçesi değildir. Mazlum olma durumunda zulme karşı direnmek ve zulmü ortadan kaldırmak için mücadele etmek meşru ama mazlumiyeti zulme gerekçe yapmak gayri meşrudur.
Zulüm kavramının zıt karşılığı adalettir. Hak ve adalet, tam eş anlamlı olmasa da örtüşen anlamlara sahip eş anlamlı denebilecek kadar birbirine yakın iki kavramdır. Dolayısıyla haktan yana olan bir kimsenin zulme destek vermesi, arka çıkması söz konusu olamaz. Zulmeden bir kimsenin de uygulamalarıyla aynı zamanda hakkın savunuculuğunu yaptığını ileri sürmesi tamamen yersiz ve anlamsızdır.
Küresel emperyalizm kendisinin zulüm uygulamalarını meşrulaştırmak ve haksız saldırılarına bir kılıf geçirebilmek için başkalarının haksızlıklarından yararlanıyor. Terör olayı da çağımızda en sık başvurduğu dayanaklar arasında yer alır. Bunda başarılı olması da kafaları bir bakıma teröre kilitlemesinden, onu şiddet ve zulmün her tarzını, tüm uygulamalarını haklı kılacak bir sebep olarak kabul ettirmesinden kaynaklanır.
Diğer yandan haklı ve meşru mücadelenin, onun mantığına ve amacına aykırı uygulamalarla kirletilmesi de mücadeleyi yıpratmak isteyenlerin işlerini kolaylaştırıyor.
Ondan dolayı küresel emperyalizm yerine göre, kendisini zorlayan haklı mücadelenin prestijini sarsma, imajını yıpratma ve ona karşı sürdürülen zulüm savaşına kılıf bulma amacı taşıyan ve bu mücadelenin davasına yakışmayan karanlık eylemleri de organize ediyor. O yüzden bu tür eylemlerin, zulme karşı haklı ve meşru mücadele veren, olumlu çizgideki direniş hareketlerine nispet edilmesi durumunda şüpheyle yaklaşmak, bu hareketlerin kesin ve net tavrı ortaya çıkıncaya kadar çıkarım yapmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü birçok önemli direniş hareketi bu tür stratejik oyunlarla yıpratılmış ve zayıf düşürülmüştür.
Doğrudan bu tür hareketler adına yıpratma etkinlikleri ve eylemleri yapılması mümkün olmuyor veya yapılsa da hızlı bir şekilde üzerine gidilmesi mümkün oluyorsa o zaman onunla aynı paralelde hareket eden ve aynı sahada faaliyet yürüten başka oluşumlar vasıtasıyla amaca ulaşılmasına çalışılıyor. Bu kez hedef alınan direniş hareketinin kendisi değil onun sahiplendiği mücadelenin, savunduğu davanın ve vermeye çalıştığı mesajın imajının yıpratılmasına çalışılıyor.
Bilindiği üzere emperyalist güçlerin Irak'ı işgal etmesinden sonra işgale son verilmesi için başlatılan mücadelenin ve Suriye'de Baas zulmüne karşı başlatılan direnişin yıpratılmasında en çok kullanılan malzemelerden biri küresel emperyalizmin hizmetindeki medya organlarına dağıtılan ve kafa kesme işlemlerini gösteren videolardı. Bu işlemlerin gerek Irak'taki işgale ve gerekse Suriye'deki zulüm rejimine karşı sürdürülen mücadeleye yarayacak bir yönünün olmadığını tahmin etmek zor değildi. Fakat bu görüntüler şu veya bu örgüt adına değil Irak'ta ve Suriye'de fiilen sürdürülen direniş adına çekilip dünya medyasına servis edilmişti. Arkasından çıkan örgütün ismini ve kimliğini de, servis edilen medya organlarının hitap ettiği kitle merak etmiyordu. Onları ilgilendiren bu görüntülerin sunduğu mesajdı.
Öte yandan, küresel emperyalizmin ve onun hizmetindeki işbirlikçi güçlerin Irak ve Suriye'deki haklı ve meşru direnişi yıpratmak için kendilerine gerekçe aradığının, bu tür görüntülerin de sadece onların işlerini kolaylaştıracağının bilinmesine rağmen bu tür görüntülerin onların hizmetindeki medya organlarına servis edilmesi acaba ne gibi niyetlere ve amaçlara işaret ediyor olabilir? Dolayısıyla bu tür manzaraları oluşturanların yaptıkları temelde yanlış ve dayandıkları iddia tutarsız olmakla birlikte, bunu strateji hatasına bağlasak bile böylesine çirkin manzaraların küresel emperyalizmin medya araçlarına servis edilmesini asla strateji hatasıyla izah etmemiz mümkün değildir. Bu uygulama kesinlikle bir art niyete delalet etmektedir.
13 Kasım 2015'te Paris'te gerçekleştirilen bombalama ve rehin alma eylemlerine Fransa'nın Suriye'deki olaylara küresel güçler bünyesinde müdahalesi gerekçe gösterilmişti. Kullanılan gerekçelerin bu nitelikte eylemleri haklı kılmayacağının ve eylemlerden Suriye halkının ve direnişinin lehine değil tamamen aleyhine sonuçlar çıkacağının bilinmesine rağmen bu yönteme başvurulması izahı mümkün olmayan bir uygulamaydı. Fakat devamında vuku bulan gelişmeler eylemlerin Avrupa'da İslâm karşıtı politikaların, Suriyeli mültecileri istemeyenlerin oyunlarının ve buna benzer stratejik hesapların önünü açması açısından düşündürücü oldu. Öne sürülen gerekçeyle bağlantılı çevrelerin ve organların ise sadece aleyhine sonuç doğurdu. Üstelik sonucun böyle olacağı önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan bir şey de değildi. Avrupa'daki şartları ve hassas konuları az çok bilen herkesin kolayca tahmin edebileceği bir gerçekti.
Bunun yanı sıra cezalandırıldığı iddia edilen kesimle hedefe yerleştirilen kesimin birbirinden tamamen farklı olması da eyleme onay verenlerin bayraklaştırdıklarını söyledikleri ilkelerden ne kadar uzakta durduklarını gözler önüne sermesi açısından düşündürücüdür. Hedef alınanların belki de büyük çoğunluğu Fransa'daki yönetimin Suriye'yle ve bu ülkeden çıkarılıp Avrupa ülkelerine sığınan mültecilerle ilgili politikalarına hiçbir şekilde destek vermiyordu. Dolayısıyla bu şekilde hedef saptırılması Suriye halkının davasına her yönden olumsuz yansımıştır.
Fransa'daki rejimin haksız uygulamalarını kendi çarpık eylemlerine gerekçe edinenlerin stratejisinin tersini de yönetim, önceden hazırlandığı ve paket halinde bekletildiği belli olan bir sinsi zulüm projesini devreye sokmak için değerlendirdi.
Normalde camilerin ve oralara devam eden cemaatlerin eylemlerle ve baskınlarla bir ilgisinin olmadığını hakim sistem de onu tahrik eden belli merkezler de çok iyi bilir. Fakat bu tür paket projelerin devreye sokulması için zaten böyle olaylar dayanak olarak değerlendirilir. Sistemin bu tür projelerini devreye sokmak için eylemleri kendisinin planlandığı ya da yönlendirdiği yönünde bazı komplo teorileri üretmeye de gerek yoktur. Eylemler sistemin kontrolü dışında, onun onaylamadığı amaçlar ve hesaplar için başkaları tarafından organize edilmiş olsa da sistem kendi stratejik hesapları için de bazı sonuçlar alma fırsatını kaçırmak istemez.
Caminin olaylarla hiçbir ilgisinin olamayacağının ve cemaatlerinin eylemleri onaylamadığının bilinmesine rağmen camilerin hedefe yerleştirilmesinin iki önemli amacı var: Birincisi: Camileri olaylarla aynı daire içine koyarak imajını yıpratmak, müphem yani şüpheli durumuna sokmak suretiyle psikolojik savaş yürütmek ve böylece buralara temayülün önünü kesmek. İkincisi: Ortaya çıkan toplumsal olgudan ve oluşan tepkiden istenmeyen kurumların önemli bir kısmını izale etmede yararlanmak.
Batı emperyalizminin İslâm karşıtı savaşının en önemli boyutlarından biri de İslâmofobi oyunudur. Gerçekte bu da bir kavram oyunudur ve İslâmofobi kavramı sistemli bir şekilde İslâm düşmanlığına dönüştürülmüş daha doğrusu kafalarına ve kalplerine Müslümanlara karşı kin ve nefret duyguları zerk edilen çetenin gerçekleştirdiği insanlık dışı saldırıların alelade gösterilmesi için değerlendirilmiştir.
Bu şekilde bir İslâmofobi tuzağı oluşturanlar yerine göre kendilerinin yönlendirdiği ve insanların kanını donduran hunharlıkları gayet normal gösterebilmek amacıyla terörden ellerine geçen her şeyi bir köşeye çivilemeye çalışıyorlar. Oysa gerçekte kendilerinin terör gerekçesine dayandırarak normal ve hatta haklı gibi göstermeye çalıştıkları İslâmofobi tanımlı taşkınlıklar bizzat terörün kendisi, hatta tamamen vicdanlardan arınmış tam vahşicesidir.
Suriye ve Irak topraklarında oluşturulan bir hâkimiyet alanında devlet ilan edilmesi, olayın stratejik boyutunu çok fazla değerlendirme ihtiyacı duymaksızın daha çok heyecanına kapılan genç kesimin bir yere toplanmasının sağlanmasında işe yaradı.
Bundan birkaç yıl önce küresel emperyalizmin, kendi stratejik hesapları açısından tehlikeli olarak gördüğü bir potansiyeli etkisiz hâle getirmenin hesaplarını yapmasıyla ilgili tartışmaları da göz önünde bulundurunca IŞİD saflarında 22 bin gencin öldürüldüğüne dair açıklamaların medyaya yansıtılmasının ardından "yoksa bu örgüt belli bir potansiyeli imha amacıyla kullanılan öğütücü bir değirmen mi yapıldı?" sorusunu sormadan edemiyoruz. Bu durum karşısında "örgütün her ne kadar aleyhinde yayınlar yapılması, kötülenmesi yoluyla da olsa gereğinden fazla şişirilmesi, emperyalist güçlerin hizmetindeki medyanın onu heyecan dolu ama olayın stratejik boyutunu tahlil edemeyecek, arka planını göremeyecek bazı gençler açısından cazibe haline getirilmesi de gerçekte bu değirmene su taşıma taktiği midir?" sorusunu sorma ihtiyacı duyuyoruz.
Örgütün Suriye'de Baas zulmüne karşı direnişi zor durumda bırakması, sürekli aleyhinde sonuçlar veren bir politika izlemesi ve aynı zamanda emperyalist güçlerin direnişi hedefe yerleştiren müdahalelerine de gerekçe olarak kullanılması bu yöndeki şüpheleri daha da artırıyor.
Buna belki "tüm savaşların böyle bir öğütücü yanı var; nitekim Suriye'de beş yıla yakın süredir devam eden savaş daha fazla insan öğüttü" şeklinde cevap verilmesi mümkün olabilir. Ama IŞİD'in arıların bir yere toplanmasını sağlayıp topluca imha edilmesinde kullanılan bir cazibe merkezi haline getirilmesinde başvurulan taktikleri iyi tahlil ettiğimizde aradaki farkı görürüz.
Hakkı hâkim kılma davası önemli bir davadır. Fakat böyle bir davada iddialı olabilmek için en başta haklının yanında, zulme ve zâlime karşı olmak gerekir. İhanet perdesi arkasından zulüm güçleriyle işbirliği yaparak haksızlığa uğratılanların daha fazla mağdur edilmesine yardımcı olan bir yapının hakkı hakim kılma davasında inandırıcı ve güven verici olması mümkün değildir.
Bir taraftan küresel emperyalizmin bölgesel ve küresel oyunlarına kapı açarken, onların müdahalelerinin gerekçelerini oluştururken diğer taraftan onların himaye etmeye çalıştığı zulüm güçleriyle karanlık işbirliği içine girilmesinin Suriye'de zulme karşı sürdürülen haklı mücadeleye herhangi bir olumlu katkısının olması beklenemez. Çünkü bu karanlık ilişkilerin ve oyunların arasında sıkışanlar, bütün bu zulüm güçlerinin hedefinde bulunan mazlum halk ve onun haklarını savunmaya çalışan haklı ve meşru direniştir.
Baas zulmü, vahşeti ve katliamları karşısında kılları kıpırdamayan hatta zulmedenlerin önlerini açmak için oyunlar oynayan küresel güçlerin, bu rejimin ve ona destek için gönderilen ihanetçilerin gazının bitmeye başladığını gördükçe doğrudan müdahalede bulunmaya güya "terör"ü gerekçe olarak kullanmalarının da sadece bir taktik ve strateji olduğu artık bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Zulme son vermek ve mazlumların haklarını almak için sürdürülen mücadele, Yüce Allah'ın belirlediği adalet ve hukuk dairesinin dışına çıkmadığı sürece her zaman meşrudur. Etrafında bazı kirli oyunlar oynanması, karanlık hesaplar dönmesi onun meşruiyetini ortadan kaldırmaz.
Suriye'deki zulme karşı verilen mücadele haklı ve meşru bir mücadeledir. Bu mücadeleye karşı Baas zulmünün ayakta kalmasını isteyenler, ona karşı duranların haklı mücadelelerini yıpratmak için her dönemde farklı bir yalana ve iftiraya sarıldılar. Bu yalanlar ve iftiralar karşısında da dikkatli olunması gerekir.