Temmuz 2015, Ribat
Bugün İslâm coğrafyasının karşı karşıya olduğu zorlukların en önemli sebeplerinden biri ümmet bütünlüğünü, birliğini ve dayanışmasını kaybetmiş olmasıdır.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." (Mu'minun, 23/52) Bir başka âyeti kerimede de şöyle buyurur: "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92) Resulullah (s.a.s.) de bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır."
Burada Müslümanların ümmet olarak bütünlüğüne, birliğine dikkat çekilmekte, her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Zaten sömürgeci güçlerin Müslümanlar üzerinde dünyevi üstünlük sağlamaları ve onları siyasi yönden hâkimiyet altına almaları da bu şuurun yani ümmet şuurunun zayıflatılmasından sonra olmuştur. Bu konuda en etkili akımın da kavmiyetçilik olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenip yazıldığından fazla söz sarf etmeye gerek görmüyorum. Fakat, "yiğit düştüğü yerden kalkar" atasözünde vurgulanan gerçeği dile getirerek Müslümanların yeniden üstünlük sağlamalarının, siyasi otoritelerini oluşturmalarının ancak yeniden ümmet şuuruna, dayanışma ve güç birliği anlayışına kavuşmalarıyla mümkün olabileceğine dikkat çekmek istiyorum.
Çağımızda güç birliği ve ittifak geçmiş asırlara nispetle belki daha çok önem kazanmıştır. Bunun çeşitli sebepleri var. Belki en önemli sebep de tehlikelerin büyümüş olmasıdır. Bu derece büyüyen tehlikelerin, küçük ve zayıf bırakılmış devletlerin dirençleriyle bertaraf edilmesi mümkün olmuyor. Dünyanın en güçlü devletlerinin bile riskli bir operasyon planladıkları zaman birçok önemli dünya devletini yanlarına çekmeye çalışmaları ve hatta "bizim yanımızda değilseniz terörün yanındasınız" diye mesaj vererek siyasi ve psikolojik baskıya başvurma ihtiyacı duymaları günümüzde tehlikelerin ne derece büyüdüğüne, buna binaen güç birliğinin de ne kadar önem kazandığına işaret ediyor.
Bunun farkında olan küresel güçler Müslüman toplumların karşılarında durabilecek bir güç olmalarını istemediklerinden kendi aralarında ittifak ve güç birliği oluşturmalarını da istemiyorlar. Bunu engelleyebilmek için sürekli yeni sorunlar ve fitne malzemeleri üretmeye çalışıyorlar.
Bağlı bulundukları merkezlerin kendilerine dikte ettiği çarpıtmaları kullanarak oturdukları yerden komplo teorileri üretenler, Müslüman halkların zulüm rejimlerine başkaldırmalarını da birtakım komplo teorileriyle izah etmeye kalkışıp "Arap baharı" diye adlandırılan halk hareketlerinin arkasında emperyalizmin oyunları olduğunu ileri sürdüler. Oysa hadiselerin gelişme süreci ve bu süreç içinde emperyalist güçlerin izlediği politikalar onların söz konusu komplo teorilerinin ne derece tutarsız olduğunu başından itibaren ortaya koymuştu. Ondan dolayı biz olayların başlangıcından itibaren halk devrimlerinin iddia edildiği gibi birilerinin komplosu değil halkların haklı ve meşru mücadelesi olduğunu, küresel güçlerin kendilerine hizmet eden diktatörlerin devrilmesinden memnun olmalarının mümkün olmadığını tam aksine bundan rahatsız olduklarını dile getirdik. Gelişmeler de bu gerçeği teyit etti.
Halkların meydanlara çıkması bir komplo değil toplumsal vakıa, realiteydi. Ama komplo ve fitne oyunlarını planlayan güçler başlangıçta hazırlıksız yakalandıysa da ne yazık ki sonrasında devreye girdiler. Bunda da Rusya ve İran'ın açıktan, Batılı güçlerinin ve bölgesel dikta rejimlerinin de perde arkasından destek vermesiyle Suriye'deki Baas rejiminin sırtının sağlamlaştırılması sebebiyle oradaki halk devriminin önünün tıkanmasının büyük payı oldu.
Komplolar ise tabii ki halkların özgürlük mücadelelerine destek ve kurmak istedikleri yeni yapının oturmasında kendilerine yardımcı olma tarzında değil zaferlerini ve kazanımlarını geri alarak zulüm rejimlerinin dönmesini sağlama amacına yönelikti. Bu noktada özellikle komplo teorilerini üretenlere akıl veren bir merkez rolü oynayan İran'ın hesaplarıyla küresel güçlerin hesaplarının örtüşmesi de son derece dikkat çekici bir realite olarak karşımıza çıktı.
İslâm coğrafyası uzun yıllar bugün Türkiye sınırları içinde kalan topraklardan yönetildi. Ama bunun sebebi bu toprakların cazibesinden veya büyülü yapısından değil geniş bir alana yayılmış Müslüman halkların tümünü aynı zeminde birleştiren ortak kimliği temsil etmesinden kaynaklanıyordu. İslam coğrafyasının ulusal kimliklere göre küçük parçalara bölünmesine neden olan dağılma sürecinden sonra Türkiye'ye hükmeden zihniyetin de söz konusu temsil rolünü reddetmesi bir tür reddi miras dolayısıyla büyük bir servetten vazgeçme anlamına geliyordu.
Şimdi kendi ülkelerindeki zulüm rejimlerinin sultasından ve küresel emperyalizmin de tasallutundan kurtulmak, yeniden kendi özlerine, özgür ve bağımsız kimliklerine dönmek isteyen halklar bu konuda kendilerine cesaret verecek bir güç oluşması arzularını ortaya koyarken Türkiye'nin tarihteki rolüne dönmesine ümit bağladılar. Çünkü daha o "reddi miras" konusunda ısrarlı davranan, o yüzden de Müslüman halkların sorunlarıyla ilgilenme gibi bir duyarlılık göstermekten çekinen siyasi anlayış sahiplerinin yönetimi ellerinde tuttukları dönemlerde bile tarihi ve güncel konumundan dolayı böyle bir öncülüğe en müsait ülkenin Türkiye olduğu kanaati İslam dünyasında oldukça yaygındı. İslâm âleminde güç birliğinin sağlanması için Türkiye'nin son derece önem arz eden tarihi fonksiyonuna geri dönmesi gerektiği görüşünü benimseyenlerin siyaset sahnesinde etkili olmasından sonra bu ümit doğal olarak daha da arttı ve yeşerdi. Özellikle tüm küresel güçlerin, İslam dünyasındaki bütün dikta rejimlerinin ve ihanet merkezlerinin hedefe yerleştirdiği özgürlük mücadelelerine Türkiye'deki siyasi mekanizmanın sahip çıkması bu ümidi güçlendirdi.
Gerek Türkiye'deki siyasi yönetimin İslam âlemini eli güçlü kılacak ve küresel emperyalizmin dikte edeceği politikalara mahkum olmadan rahatça karar verebilme özgürlüğünü elde etmesini sağlayacak güç birliğine öncülük etme girişimleri, gerekse zulüm rejimlerinden artık tamamen kurtulmak isteyen halkların bu duruş ve tavır sebebiyle ümitlenmeleri tabii ki küresel güçlerin ve onların uzaktan kumanda ettiği işbirlikçi rejimlerin yahut bu rejimlere hizmet eden ihanet merkezlerinin dikkatlerinden kaçmadı. Türkiye'nin böyle bir güç birliğine öncülük etmesi ve tarihi rolüne geri dönme teşebbüsleri ise onları rahatsız etti. O yüzden bu konudaki siyasi girişimlerinin önüne geçmek, diplomatik ve ekonomik alanda bileğini güçlendirecek yeni ataklar gerçekleştirmesini zorlaştırmak amacıyla çok yönlü bir savaş başlattılar. Bu savaş tabii ki askeri güçleri harekete geçirme yoluyla olmadı. Ama yalancı, iftiracı medyasından, siyasi nüfuz oluşturarak kapıları tutmaya çalışan paralel çetesine kadar bütün etkin mekanizmaları harekete geçirme yoluyla oldu.
Ayrıca toplum psikolojisini çok iyi değerlendirerek kitleleri belli bir yöne yönlendirmede işe yarayacak araçları yaygın bir şekilde devreye soktular. Yönetim, ülke halkının yıllardan beri başını ağrıtan, ekonomik kaynaklarını çürüttüğü gibi geniş bir alan üzerinde can güvenliğinin de tamamen ortadan kalkmasına yol açan önemli bir sorunu köklü bir şekilde ortadan kaldırmak amacıyla "çözüm süreci" formülü üretirken, arka planda bu formülün tamamen çarpıtılarak siyasi istismar aracı yapılması için psikolojik zemin oluşturuldu.
Son on yıl öncesinde, İslam dünyasında her ne kadar Türkiye'nin tarihi fonksiyonuna geri dönmesi arzusu çeşitli vesilelerle dile getiriliyor idiyse de gelişmeler o kadar yakından takip ediliyor değildi. Fakat son on yıllık dönemde bu ülkedeki gelişmelerin çok yakından izlendiğini İslâm dünyası medyasını takip imkânı olanların bariz bir şekilde gözlemlediklerini sanıyoruz. Özellikle son yıllarda bu ilgi ve takip daha belirgin bir şekilde arttı. Öyle ki bazen Arap dünyasındaki radyo veya televizyonlardan birinden arayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın veya Başbakan Davutoğlu'nun o gün yaptığı bir açıklama hakkında haber programında yorum yapmak için müsait olup olmadığımı soruyorlar. Şaşırıp kalıyorum; "benim henüz o açıklamadan haberim olmadı" diyemiyor ve eğer vakit az kalmışsa hızla bilgisayarın başına geçip internette çıkan haberleri taramaya başlıyorum.
Bu yakın takip alelade bir medya ilgisinden kaynaklanmıyor. Türkiye'nin tarihi rolünü yeniden üstlenmesi konusundaki beklentileri, arzuları ve ümitleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Aynı ilgi ve takip gerek İslam dünyasındaki zulüm rejimlerinin devamı için onlara ve gerekse küresel emperyalizme hizmet eden medya organları için de söz konusu. Ama tabii ki onların amaçları farklı. Onlar da tereyağından kıl çeker gibi işlerine yarayacak bir şey tespit etmek, zihinleri bulandırmak, kamuoyunda kötü bir imaj oluşturmak amacıyla Türkiye aleyhine yürütülen medya savaşında kendilerine yüklenen görevi yerine getirme amacıyla böyle yakın takip yapıyorlar.
İşte böylesine yakın bir takip ve gözlemenin devam ettiği, Türkiye'nin tarihi fonksiyonuna geri dönmesinin önlenmeye çalışıldığı ortamda Türkiye'de önemli bir seçim gerçekleştirildi. O yüzden diyebiliriz ki bu seçimlerde dışarıdan takip edenlerin ilgi ve merak düzeyi ülke içinde bilfiil gelişmelerin içinde olanlarınkinden daha yüksekteydi. Fakat küresel güçlerin hizmetindeki mekanizmalarınki sadece ilgi ve meraktan ibaret değildi. Aynı zamanda zihinlerin bir şeylere kilitlenmesi için çok yönlü bir yönlendirme yapılıyordu. Küresel emperyalizmin hizmetindeki medya organlarının yorumlarında sürekli "Türkiye'yi yeni dönemde bir koalisyon bekliyor" fikrinin işlenmesi bu açıdan son derece dikkat çekiciydi. Fakat gündeme getirilen koalisyon formüllerinde de özellikle iktidar partisine yer verilmemesi, normal şartlarda bir araya gelmeleri mümkün görünmeyen iki zıt partinin ortak olduğu ve "reddi miras" fikrinin bayraktarı durumundaki sol partinin de katalizör yapıldığı formül üzerinde ısrarla duruluyordu.
Bundan dolayı Türkiye'deki son seçimler belki tarihinin en kritik seçimi olmuştur. Çünkü bu seçimde aslında ülkenin dünyada etkin bir konuma gelmesini hedefleyen projelerin ve geleceğe dönük planların başında duranların iktidardan öte bir amaçları vardı: İstikrar. Bütün bu projelerin ve planların hayata geçirilmesi, toplumun özümseyeceği Yeni Türkiye'nin inşa edilmesi, bu yeni yapının İslâm âleminin güç birliğine öncülük edebileceği konuma gelmesi için henüz zamana ihtiyaç vardı. Bu konuda başarılı adımlar atılabilmesi için de iktidarı alacak partinin kimliği değil bütün bu projelere, fikirlere ve planlara sahip çıkacak bir kadronun iş başında olması önem taşıyordu. Çünkü Türkiye'nin istikrarı ümmetin yeniden toparlanmasında büyük rol oynayacak.
Bütün bu sebeplerden dolayı İslâm dünyasının güçlenmesini ve küresel emperyalizme karşı dayanışma içinde bir blok oluşturmasını isteyen hiç kimse Türkiye'nin istikrar içinde ilerlemesinden, ekonomisini geliştirmesinden, diplomatik alanda etkisini artırmasından rahatsız değildir. Bundan rahatsız olanlar dünyevi saltanatlarını kaybetmek istemeyen güçler, onların yerli işbirlikçileri ve bütün bunların hesabına çalışan fitne odaklarıdır.
Ancak Müslüman halkların bütün bu güçler ve fitne odakları karşısında güçlenebilmeleri için güçlerini birleştirmeleri gerekir. Bunun için de birilerinin öne geçmesi gerekir. Türkiye'ye düşen görev de öne geçmektir. Bundaki amacı, İslam dünyası üzerinde saltanat kurmak, Müslüman halklar veya onların yaşadığı ülkeler üstünde tahakküm oluşturmak değil onların güçlerini ve imkânlarını birleştirmelerine, ortak güç oluşturmalarına, haklarını hep birlikte savunmalarına ve haksızlıklara birlikte karşı koymalarına önderlik etmek olmalıdır. Müslüman halkların yeniden birlik ve bütünlük oluşturmaları, güçlerini birleştirmeleri ve küresel güçler karşısında haklarını birlikte savunmaları için Türkiye'nin öne geçmesini arzulayanların, bu fikri savunanların istediği de budur.
Fakat özellikle son dönemde zikrettiğimiz sebeplerden dolayı Türkiye'nin tarihi fonksiyonunu yeniden üstlenmesi görüşüne ilgi ve meylin tüm İslam âleminde arttığı dikkatlerden kaçmıyor. Türkiye'ye karşı yürütülen politik ve medyatik savaşın arka planında da bunun önüne geçme hesapları var.
Bu savaşta, karşıt cephelerde durdukları sanılanların Türkiye karşısında aynı safta yer almaları, aynı davulu çalmaları ve ortak tavır sergilemeleri dikkat çekicidir. Çünkü bazı yerlerde senaryo gereği bazı yerlerde de hesapların karışmasından dolayı karşıt cephelerde yer alsalar da Türkiye'ye karşı, özellikle Müslüman halkların güç birliğine öncülük etme girişimleri karşısında politik hesapları ve planları buluşuyor.