Şeytanın Ordusuna "Dur" Denilmeli

Mart 2016, Ribat

Olayların Başından Beri Söylediğimiz ve İstediğimiz

Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin art arda dökülmesinden cesaret alan Suriye halkının başındaki Baas zulmünün de son bulması talebiyle meydanlara çıkması üzerine bu ülkedeki diktayı az çok tanıyan herkes endişelenmişti. Çünkü bu ülkede vahşette sınır tanımayan bir zulüm rejimi vardı ve gerek bölgesel gerekse küresel emperyalist güçler orada siyasi mekanizmanın tamamen halkın özgür iradesine teslimini kolay kolay kabullenmeyecekti. O yüzden İslâm âleminin, Müslüman halkların Suriye'deki Baas gerçeğine karşı uyarılması, onun önlenmesi için alarm durumuna geçirilmesi gerekiyordu. Zira olay planlı bir ayaklanma değil toplumsal gerçeklerin neden olduğu ve kendiliğinden tahakkuk eden bir patlama yani bir emrivakiydi.

Ama ne yazık ki Suriye'yi arka bahçesi olarak gören İran emperyalizmi herkesten hızlı hareket etti ve Baas vahşetinin önünün açık tutulmasını sağlamak için bu ülke halkının hak ve özgürlük talebini ABD'nin bir oyunu, Baas zulmüne engel olma çabalarını da olaylara dışarıdan müdahale olarak lanse etmeyi başardı. Olaylara dıştan müdahale denince de ilk akla gelen ABD öncülüğünde küresel güçlerin müdahalesiydi.

Oysa ABD müdahalesinin sonuçlarını daha yakın zamanda Afganistan ve Irak'ta gören ve Müslümanların maslahatını önemseyen hiç kimse böyle bir müdahaleyi onaylamazdı. Bunu belki, Afganistan ve Irak'a dönük müdahalede ABD'yle perde arkasında işbirliği yapan ve bu sayede Irak'ta siyasi kontrolü ele geçiren İran arzulayabilirdi. Fakat belli ki Suriye'de olayların başlangıcında kimsenin fiili bir müdahalede bulunmamasını, insafsızlıkta babası Hafız Esed'den geri kalmayacağını tahmin ettiği Beşşar Esed'in önünün açık tutulmasını istiyordu. Kendi bu aşamada hizmetindeki medya organları ve elemanlarıyla, Suriye halkının hak ve özgürlük mücadelesini karalamak, Esed'in katliamlarını haklı çıkarmak amacıyla çok yönlü medya savaşı verecekti. Bu savaşta Esed'in askerleri halkın özgürlük mücadelesini bastırmak için insanların kafalarına ve göğüslerine kurşun mermileri sıkarken İran'ın seferber ettiği medya askerleri de arkalarından yalan ve iftira mermileri sıkacaklardı. Böylece Suriye halkının zulme karşı başlattığı özgürlük mücadelesi iki ateş arasında kalacaktı.

Bizim de olayların başlangıcından beri vurgulamaya çalıştığımız ve istediğimiz bu gerçeğin görülmesi, Suriye halkının karşı karşıya olduğu tehlike konusunda Müslüman halkların uyarılması ve bu halkların tüm sivil toplum kuruluşlarını, siyasi mekanizmalarını ve diğer etkin organlarını aktif bir şekilde devreye sokmak amacıyla harekete geçirilmesidir.

Vahşette Sınır Tanımayan Bir Ordu

Ne yazık ki Suriye direnişine karşı uluslar arası alanda özellikle de İslâm coğrafyasında İran'ın seferber ettiği ve zihinleri bulandırma, kafaları karıştırma amacıyla üretilen yalan ve iftiralarla beslenen medya savaşı etkisini gösterdi. Bu yüzden Müslüman halklar hatta bilinçli İslâmi oluşumların mensupları bile Suriye'de yıllardır süren zulüm gerçeğini, bu zulmün toplumsal patlamaya neden olması vakıasını görmeyip direnişe şüpheyle yaklaştılar. Ben şahsen, sadece Türkiye'de değil birçok farklı ülkede Suriye halkının haklı ve meşru direnişine şüpheyle yaklaşan birçok kişiyle tartıştım. Çünkü bu haklı mücadeleye atılan iftiralar onuruma dokunuyor, bu iftiraların katilleri temize çıkarması zoruma gidiyordu. Tartıştığım kişilerin birçoğu İran'la doğrudan bağlantılı kimseler değildi. Zira açıkça ifade edeyim ki Baas vahşetini haklı çıkarmak için medya savaşı veren İran'ın bu alanda askerliğini yapanlarla ilişkilerimi kesmiştim. O yüzden onlarla değil onların yalanlarından ve iftiralarından ciddi anlamda etkilenen başkalarıyla tartışmak zorunda kalıyordum.

Medya savaşının zihinleri bulandırması Esed'i iyice cüretlendirdi ve onun diktasını ayakta tutmak için savaşan ordu artık vahşette hiç sınır tanımaz oldu. Fakat bu vahşetin ordudaki insaflıların ayrılmasına ve birçoklarının karşı tarafa geçmesine neden olması sebebiyle Baas diktasının direniş karşısında zorlanmaya başlaması üzerine, olayların başlangıcında "dışarıdan müdahale olmasın" diyen İran, Hz. Zeyneb türbesinin tehlikede olduğu yalanıyla silahlı milisler göndermeye başladı.

Küresel Emperyalizmin İşbirliği

Baas diktasını insanları vahşice, hunharca katletme, evlerini ve yurtlarını terke zorlama ve zulümde sınır tanımama konusunda böylesine cüretkâr yapan elbette sadece İran'ın seferber ettiği medya ordusunun iftira ve yalan savaşı, sonrasında da İran rejiminin gönderdiği milis güçlerinin yanlarında omuz omuza savaşmaları değildi. Küresel emperyalizmin verdiği destekten de büyük cesaret alıyordu.

Küresel emperyalizmin doğu kanadı yani Rusya, desteğini aleni olarak ortaya koydu. Çünkü Baas rejimi vasıtasıyla bu ülkede önemli stratejik kazanımlar elde etmişti. Dolayısıyla onu kaybetmek istemiyordu. Onun ne pahasına olursa olsun devam etmesi için bir yandan İran'ın medya askerlerinin yalan ve iftiralarının dünya kamuoyuna yayılmasını sağlamak için medya gücünü kullanarak, bir yandan tecrübeleriyle lojistik yönden, bir yandan da silah ve malzeme takviyesi yaparak teknolojik yönden yardımda bulundu. Bütün bunların yetersiz kaldığını, İran'ın gönderdiği milis güçlerin de ciddi kan kaybetmeye başladığını görmesi üzerine de doğrudan hava müdahalesi yaparak Afganistan'daki gibi fiili işgal gerçekleştirdi.

Baas rejimi ve ona destek için İran'ın gönderdiği milis güçler kimyasal bombalarla, varil bombalarıyla ve sürekli sivil hedeflere saldırmalarıyla vahşette Rus işgal güçlerinin önlerini açtıkları için silahsız, sivil kalabalıkların üzerine bombalar yağdırarak büyük katliamlar yapmakta zorluk çekmediler. Bununla da yetinmeyip Baas kontrolünden çıkan bölgelerdeki ahalilere insanî yardım ulaştırılmasını engellemek amacıyla buralara yardım götüren konvoyları, ekmek dağıtan gezgin fırınları, sağlık hizmeti veren ambulansları ve hastaneleri hedef alan vahşi saldırılar gerçekleştirdiler.

ABD ve İsrail Kimin Yanında Duruyor?

Olayların başlangıcında, Baas zulmü hesabına medya savaşı verenlere göre ayaklanmayı pompalayan, tahrik ve teşvik eden ABD idi. Oysa bu ayaklanmanın ABD'nin ve özellikle de onun himayesi altındaki siyonist işgalcinin hiç de lehine olmadığını hadiseleri yakından takip eden herkes çok iyi biliyordu.

Eğer ki ABD gerçekten bu direnişe olumlu baksa ve lehine sonuç vereceğini düşünseydi, hiçbir tereddüt yaşamadan ve kimsenin eleştirisine aldırmadan silah desteğinde bulunurdu. Bugün Türkiye ile ilişkilerine olumsuz yansıdığını gördüğü halde IŞİD'i bahane ederek PYD'yi silahlandırmakta hiç tereddüt yaşamaması ABD'nin bu konudaki tavrını tahmin etmemiz için yeterlidir. Baas zulmüne karşı verilen direnişin dünya kamuoyu nezdinde ve uluslararası siyasette haklı gösterileceği çok daha fazla gerekçe vardı.

ABD kendisi silah desteğinde bulunmadığı gibi başka ülkelerden özellikle de Türkiye'den herhangi bir silah desteğinde bulunulmasını engellemek için de bütün uluslararası organları devreye soktu.

Eğer ki direniş güçlerine silah desteği yapılsaydı Baas diktasının tüm dış desteklere rağmen hızla çökeceği ve kontrolü kaybedeceği kesindi. Çünkü direnişçileri zorda bırakan en önemli etken silah yönünden rejim ve ona destek veren dış güçler karşısında çok zayıf ve yetersiz kalmalarıdır. Her şeyden önce rejim tarafına üstünlük kazandıran en önemli silah gücü hava araçlarıdır. Direnişçilerin eline uçaksavarlar verilseydi rejim tarafı bu üstünlüğünü kaybedecek ve Libya'daki Kaddafi rejimi gibi hızla çökecekti.

ABD sonraki dönemlerde bu konuda kendini, direniş gruplarına verilen silahların IŞİD ve Nusra Cephesi adlı örgütlerin eline geçmesinden korktuğu iddiasıyla savundu. Oysa bu iki örgütün sahnede görünmeleri Baas'a karşı fiili direnişin başlamasından sonradır. ABD'nin silah takviyesini engellemesi ise silahlı çatışmaların başlamasından itibarendir. Ayrıca böyle bir savunma tamamen saçmadır. Çünkü direniş gruplarının kendilerinin birinci derecede ihtiyaç duydukları aracı kendileriyle ihtilaf içinde olan ve verdiklerinde aleyhlerine kullanmayacaklarından emin olmadıkları birilerine vermeleri ihtimal dışıdır.

Öte yandan, BM 70. Genel Kurulu münasebetiyle ABD Başkanı Obama ile Rusya Cumhurbaşkanı Putin'in bir araya gelip ana gündem maddesi Suriye olduğu belirtilen görüşme yapmalarının ardından Rusya'nın Suriye'ye hava operasyonu başlatma cesareti göstermesi görüşmede bir ittifak sağlandığına işaret ediyordu. Aynı şekilde iki ülke Dış İşleri bakanlarının güya Suriye'de bir ateşkes sağlanması gerekçesiyle Moskova'da bir araya gelmelerinden sonra Baas güçlerinin ve İran'ın gönderdiği işgal güçlerinin Rus uçakları desteğiyle Halep bölgesini kuşatmaya alma amacıyla geniş çaplı operasyon başlatmaları da sağ gösterip sol vurma oyununun bir başka sahnesini oluşturuyordu.

ABD'nin Suriye politikasını belirleyen zihniyetin gerçekte Rus operasyonuna nasıl baktığını siyonist işgal rejimi cumhurbaşkanı Reuven Rivlin'in açıklaması ortaya koydu. Rivlin, Rusya'nın Suriye'de teröre karşı savaştığı iddiasında bulunarak bu savaşın kendi açılarından da önemli olduğunu ve gerektiğinde Rusya'yla yan yana savaşabileceklerini söyledi.

Rivlin'in Suriye'de "terör" derken kastettiği diktaya son verilmesini isteyen direnişti. Çünkü Rus işgal güçlerinin iddia edildiği gibi IŞİD'le değil Baas zulmüne karşı duran direnişle savaştığını tüm dünya görüyor. İşgalci siyonistleri endişelendiren ise bu direnişin İslâmi bir kimlik ve duyarlılık taşımasıdır. İslâmî direnişin Suriye'de siyasi iktidarı ele geçirmesinin Filistin'deki İslâmî direnişin bileğini güçlendireceği tahmin edildiği için her ne pahasına olursa olsun onun bu ülkede zafer elde etmesine fırsat verilmesi istenmiyor.

Normalde Rusya ve İran'ın Suriye'de bu kadar etkin konuma gelmesi ABD ve İsrail'in işine gelmez. Ama Baas'ın devrilmesi durumunda ülkedeki İslâmî direnişin siyasi mekanizmayı ele geçirmesini siyonist işgalin geleceği açısından çok daha tehlikeli gördüklerinden Baas sultasının devamını istiyorlar. Rusya'nın doğrudan müdahalesi aşamasına gelinceye kadar bütün araçlara başvurulmasına rağmen yine de Baas'ın hâkimiyet alanının sürekli daraldığını görmeleri üzerine de Putin'in hava gücüyle saldırmasının önünü açtılar.

ABD'nin ara sıra yaptığı eleştiri ve tepkiler samimi ve gerçekçi değildir. Çünkü bunların fiiliyatta hiçbir karşılığı olmadığı, Rus uçaklarıyla desteklenen Baas ve Hizip güçlerinin "aç bırakma" uygulamalarına son verilmesi için uluslararası organları devreye sokma konusunda hiçbir girişimde bulunmadığı apaçık ortadadır.

Ortakların Her Birinin Ayrı Hesabı Var

Suriye halkının özgürlük mücadelesinin önünün kesilmesi ve Baas'ın geleceğinin sağlama alınması için bölgesel ve küresel emperyalizmin tüm kanatlarının ittifak halinde olduğunu görüyoruz. Bu ittifak birbirlerini sevmelerinden, hesaplarının hep aynı olmasından kaynaklanmıyor. Her birinin kendine göre ayrı hesabı var. Halkının Şii kimliğini, hâkimiyet alanını genişletmek için bir sömürü aracı olarak kullanan ama tamamen çıkarcı temele dayalı siyasetle hareket eden İran, Akdeniz'e çıkan bir yol haline getirdiği Irak - Suriye - Lübnan koridorundan herhangi biri üzerindeki etkisini kaybetmek istemiyor. Çünkü bu koridoru çok önemsiyor. Rusya, Suriye'yi Ortadoğu'daki stratejik üssü olarak görüyor ve bu ülke üzerindeki etkisini kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapmaktan çekinmeyeceğini ortaya koyuyor. Siyonist işgalci, Baas rejiminin devrilmesi durumunda siyasî kontrolün İslâmi harekete geçmesinin kendi geleceği açısından tehlikeli olacağını, çünkü Suriye'deki İslâmî hareketin hem Filistin'deki İslâmî direnişe destek vereceğini hem de siyonist işgali kesinlikle meşru kabul etmeme konusunda ilkeli bir tavır sergileyeceğini biliyor. Siyonist işgalin geleceğiyle ilgili endişeler ABD ve AB gibi küresel emperyalist güçleri ve onların çıkarlarının bekçiliğini yapan BM gibi uluslararası kurumları da yakından ilgilendiriyor.

Ayrıntıya girildiğinde her birinin kendine özel farklı hesabı olsa da bu hesapların bir kesişme yeri var. O da ülkedeki dikta rejiminden kurtulmak isteyen halkı temsil eden, onu özgürlüğüne kavuşturmak isteyen direnişin önünün kesilmesidir. Çünkü söz konusu bölgesel ve küresel emperyalist güçlerin hepsi, bu direnişin zaferini, kendilerinin sadece Suriye'yle değil "Ortadoğu" dedikleri tüm bölgeyle ilgili çıkarları açısından riskli görüyor. Endişeleri de direnişin İslâm âleminin yeniden gerçek İslâmî kimliğine dönmesini amaçlayan bir siyasi anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor. Bundan dolayı emperyalizmin bütün kanatlarının hesapları ve planları direnişin önünü tıkama, zafere ulaşmasını engelleme amacında birleşiyor. O yüzden ara sıra imaj kurtarma amaçlı göstermelik eleştiri açıklamaları yapıldığı olsa da kesinlikle birbirlerinin ayaklarına basmıyor, vahşetin icra edilmesinin önüne geçmek için bir adım dahi atmaya yanaşmıyorlar. İşgalcilerin vahşette bu derece cüretkâr olabilmelerinin ve Cenevre'de siyasî çözüme yanaşmayarak bir taraftan masaya oturduklarını söylerken diğer taraftan hunharca katletmeye devam edebilmelerinin sebebi de budur.

Bundan dolayı Suriye'de sürdürülen savaş, sadece hâkimiyetini sürdürmeye çalışan Baas rejiminin yahut onun arkasında duran İran ve Rusya'nın değil tüm emperyalizmin ortak savaşıdır. Ayrıca sadece Suriye halkına değil tüm İslâm âlemine karşı sürdürülen bir savaştır. Dolayısıyla eğer Suriye direnişi kaybederse sadece Suriye halkı değil başta Türkiye ve Filistin olmak üzere tüm İslâm âlemi kaybetmiş olacaktır.

Mazlumlara Kaçmanın Yolunu Göstermek mi Zalimlere Dur Demek mi?

Bu savaşta küresel güçlerin gündemini oluşturan önemli konulardan biri de mülteciler meselesidir. Her birinin meseleye farklı bir pencereden yaklaştığı ve çözüm formülü üretmeye çalışıyormuş göründüğü gözleniyor. Fakat katliamların ve tehcir uygulamalarının sona erdirilmesi, işgal güçlerinin sergilediği vahşetin önüne geçilmesi için hiçbir girişimde bulunulmuyor.

Oysa mülteciler meselesini kökünden çözecek formül katliamlara ve tehcir uygulamalarına son verilmesidir. Mülteciler açısından düşünülmesi gereken çözüm uygulaması da onlara alternatif vatanlar bulunması değil kendi öz vatanlarına geri dönmelerine imkân sağlayacak bir formül bulunması olmalıdır.

Bu konuda Filistin ve Irak, İslâm âlemi için ibret verici bir tecrübe olmalı ve aynısının Suriye'de de tekrar edilmesine fırsat verilmemelidir. Filistin'de siyonist işgalcilerin, Irak'ta da İran'ın küresel emperyalizmle işbirliği sonucu, tehcire zorlanan insanların evlerine ve yurtlarına başka ülkelerden ve bölgelerden getirilen göçmenler yerleştirilerek demografik yapı değiştirildi. Bu oyunu İran'ın Suriye'de de oynamaya niyetli olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

İrtibatlı Yazılar:

  • Cenevre'de üçüncü aşama
  • Takiyye ateşkesiyle kurulan komplo
  • Müttefiklerin ateşkesi
  • Bölgesel ve küresel vahşetin ortak savaşı
  • Şeytanın Ordusunun "Aç Bırakma" Silahı
  • Vahşetin Madaya'ya yansıması
  • Suriye direnişinin Riyad toplantısı
  • Suriye'de Bombalar Viyana'da Ninniler
  • Suriye'de insanî hizmetlere karşı savaş
  • Rusya'nın Baas'ı Kurtarma Çıkartması
  • Viyana'da "siyasi çözüm" toplantısı
  • Direnişe dört cihetten kıskaç
  • Suriye boşaltılıyor mu?
  • Şeytanın ordusu Suriye'de
  • Suriye'de ortak oyun
  • Yürekleri yakan fotoğraf