11 Şubat 2016 Perşembe, Yeni Akit
Suriye'de son günlerde özellikle Halep ve çevresinde yoğunlaşan savaş gerçekte insanlığın; günden güne hırçınlaşan, her gün daha da vahşileşen, çıkarlarını koruyabilmek ve hâkimiyetini sürdürebilmek için bir ülke halkını toptan sürgüne hatta imha etmeye bile cüret edebileceğini gösteren vahşetle karşı karşıya geldiği bir savaştır. Dolayısıyla bu savaşta canavarlar cephesinin galip gelmesi sadece Suriye direnişinin ve halkının, Halep ahalisinin değil bütün insanlığın kaybetmesi olacaktır.
Bölgedeki sömürgeci güçlerin küresel emperyalist güçlerle ittifak kurarak oluşturduğu saldırı cephesi Türkmen bölgesinden sonra Halep bölgesi üzerinde yoğunlaştı. Ancak burası bir merkez olarak hedefe yerleştirilmiş durumda. Saldırı ve operasyonlar ise geniş çaplı bir şekilde, insanî değerlerden, savaş hukukundan ve tamamen vahşet temelli korkunç stratejilerle çok yönlü yürütülüyor. O yüzden biz de Allah'ın izniyle bu haftaki yazılarımızda Suriye'de son günlerde iyice şiddetlenen vahşi saldırılar, arka planında duran ve küresel emperyalizmin perde arkasındaki ittifakına dayalı stratejiler üzerinde durmak istiyoruz.
İşgal güçlerinin Halep ve çevresini boşaltma amaçlı saldırıları yoğun bir şekilde sürüyor. 8 Şubat Salıyı Çarşambaya bağlayan gece Halep ve İdlib'in kırsal alanına yönelik saldırılarda, çoğu kadın ve çocuk 33 sivilin öldürüldüğü açıklandı. Çok sayıda da yaralının olduğu saldırılarda onlarca ev harabeye çevrilmişti.
Ölenler ve yaralananlar arasında kendi evlerini terk ederek, biraz daha güvende olduğunu düşündükleri köylere sığınan mülteciler de vardı. İşgalci canavarlar, evlerini terke zorlanan mültecileri tamamen Suriye'yi terke zorlamak amacıyla ülke içinde özellikle de kuşatmaya alınması planlanan yerleşim alanlarının çevresinde kurulan mülteci kamplarına kasten ve planlı bir şekilde saldırıyorlar.
Son dönemlerde Halep, İdlib ve Der'a gibi önemli şehirlerin etrafındaki kırsal alanların ve bu bölgelerdeki sivil halkın vurulmasının amacı bu halkı göçe, evlerini terke zorlamak ve böylece bölgelerde kontrolü sağlayan direniş güçlerini çevreden kuşatmaya almak için kara operasyonları düzenleyen güçlere yer açmaktır. İşgalci saldırganlar böylece buralara gıda yardımı dâhil tüm insanî yardımların ulaşmasının engelleneceğini ve şehir merkezlerinde kıskaca alınan ahalinin açlığa mahkûm edileceğini böylece onları himaye için direnişi sürdüren gerilla güçlerinin de teslim olmak zorunda kalacağını düşünüyorlar.
Bu yöntemi stratejik olarak direniş güçlerini teslim olmaya zorlamak için uyguluyorlar. Fakat onları teslim olmaya zorlama amaçlı vahşi yani "aç biilaç bırakma" stratejilerinde yüz binlerce hatta milyonlarca sivil kalabalığı kıskaca almaya çalışıyorlar.
Bu vahşi yöntemin Madaya'da ne derece korkunç manzaraların ortaya çıkmasına neden olduğunu bütün dünya gördü. Aslında bu şehir aylardan beri kuşatma altında tutuluyordu ve insanlar aç ve ilaçsız bırakılmışlardı. Fakat yine de onların karşı karşıya olduğu durumdan son döneme kadar dünyanın pek haberi olmuyordu. Çünkü vahşi canavarlar şehri çok sıkı kıskaca aldıklarından içeriye yardım desteğini engelledikleri gibi dışarıya bilgi akışına da büyük ölçüde engel olmuşlardı.
Şimdi Suriye'nin Şam'dan sonra en önemli merkezi olan Halep'i kuşatmaya alma operasyonu üzerine ortaya çıkan durum karşısında; "acaba Madaya'daki o korkunç manzaraların dışarı çıkmasına bilerek mi imkân tanıdılar?" sorusu akla geliyor. Çünkü o manzaralar gerçekten insanların gözlerini korkuttu ve aynı durumun kendi bölgelerinde de ortaya çıkabileceği korkusuyla evlerini terk ederek yollara döküldüler. Vahşette sınır tanımayan anlayışın bu tür yöntemlere başvurması ihtimal dışı değildir. Çünkü onun için önemli olan karşısındakini teslim olmaya ve şartsız bir şekilde başındaki diktayı kabule zorlamaktır. Bunu başarabilmek için sonuç vereceğini umduğu her araçtan yararlanır. Dolayısıyla Madaya'da kıskaca aldığı insanların maruz kaldığı korkunç manzaraları gösterip "teslim olmaz veya buraları terk etmezseniz sizin de başınıza gelecek olan budur?" mesajı verebileceği araçları kullanması mümkündür. Nazi saldırganlar ve 1948'de Filistin'i işgal eden Siyonist teröristler bunu açıktan yapıyorlardı. Putin - Esed - İran ittifakının da dolaylı yollarla yapması muhtemeldir.
12 Şubat 2016 Cuma, Yeni Akit
Suriye'de katil Baas'ın geleceğini sağlama almak amacıyla bu ülkeye askerî güçler gönderen işgal devletlerinin yeni stratejilerinin karada göğüs göğüse çarpışarak yıpranmak yerine direnişçilerin kontrol altında tuttuğu bölgeleri çevreden kuşatmaya alarak, insanî yardım kanallarını kesmek, böylece aç bırakmak suretiyle yıpratmak ve bu yolla teslim olmaya zorlamak olduğu bütün açıklığıyla ortadadır.
Kuşatma stratejisinde önce belli bölgeleri hedef alıyor, oraların kırsal alanlarını hava saldırılarıyla boşaltarak çevreden kara güçleri için yer açmaya çalışıyorlar. Bunu başarabilmeleri durumunda da kuşatmayı başlatıyor ve içerideki insanları ölüme mahkûm edercesine her türlü insanî yardımdan mahrum bırakıyorlar.
Kuşatma yoluyla kıskaca alma stratejilerinin son aşamadaki amacı tüm ülke sınırlarından bir kuşatma halkası oluşturmak olduğundan, içerideki kuşatma halkalarını oluştururken boşalttıkları bölgelerden saldırı yoluyla çıkarılan veya hedefe alınan yerleşim alanlarından kuşatma tehdidi sebebiyle kaçan kalabalıkları tamamen ülke dışına çıkarmaya çalışıyorlar.
Halep ve İdlib gibi şehirlerden kaçarak Türkiye sınırına dayanan yüz binlerce mülteciyi kaçarken vurmalarının; Suriye sınırları içinde kalmamaları, ülke topraklarını tamamen terk etmeleri için zorlamalarının sebebi budur. Küresel güçlerin, Türkiye'nin bu insanlar için Suriye sınırları içinde uçuşa kapalı bir güvenli bölge oluşturulması önerisine destek vermeyerek sınırlarını açması, Avrupa'ya geçmelerine fırsat vermemek için de çıkış kapılarını sıkı kontrol etmesi talebiyle baskı ve teşvik araçlarına başvurmaları da Baas diktasını kurtarmak amacıyla fiili işgali sürdüren Rusya ve İran'la birlikte hareket ettiklerinin açık göstergesidir.
Suriye muhalefetinin, Cenevre görüşmelerine katılmak için insanî yardım kanallarının kesilmemesini ve sivil hedeflere yönelik saldırılara son verilmesini şart koşması da bu yüzdendir. Çünkü burada stratejik bir savaş veriliyor ve işgal güçleri direniş güçlerinin kontrol ettiği alanları sıkı kıskaca almak için kara güçlerine yer açmak amacıyla sivil hedefleri vuruyor, kuşatmaya alınan bölgelerdeki kitleleri aç bırakma yoluyla teslim olmaya zorlamak için de buralara insanî yardım ulaştırılmasını engelliyor. Fakat küresel emperyalizmin tüm kolları bu stratejik savaşın içinde yer aldığından, zikrettiğimiz uygulamaların savaş suçu olmasına ve uluslararası kurumların bu suçların işlenmesini engelleme yükümlülüğü olmasına rağmen BM, Suriye muhalefetinin bu konudaki taleplerine destek vermiyor, katil işgalcilere engel olmak için hiçbir girişimde bulunmuyor ve "bu taleplerinizi yerine getirme işi bizim gücümüzü aşıyor" mazeretine sığınıyor. Oysa bu mazeret geçerli değildir ve uluslararası mekanizma istese bu suçların işlenmesini önleyebilir. Önlememesi dolaylı olarak savaşın içinde yer almasından ve ortak stratejiye sahip olmasından kaynaklanıyor.
Avrupa Birliği'nin sergilediği tutumu biliyoruz. İşgalci katillerin evlerinden çıkardığı muhacirlere kapıları açması ve kendi sınırları içinde bir mülteci kampı kurması için Türkiye'ye karşı baskı ve teşvik politikalarına başvuruyor. AB'nin bu politikaya başvurmasının amacı işgalci katillere, direnişçilerin kontrolü altındaki bölgeleri kuşatmaya alma ve son aşamada tüm ülkenin sınırlarını çevirerek direnişçileri ve onlarla birlikte hareket eden, zulüm rejiminden kurtulmak isteyen halkı teslim olmaya zorlama stratejisinde başarılı olması için fırsat vermektir. Bu tutumu AB'nin işgalci katillerle birlikte hareket ettiğini gözler önüne seriyor.
Türkiye'nin istediği ise muhacirler için Suriye sınırları içinde bir mülteci kampı kurulması, buranın uçuşa kapalı güvenli bölge ilan edilmesi ve mültecilere bu kampta insani yardım ulaştırılmasıdır. Türkiye'nin bu önerisine destek vermeyen AB, sınırlarını açması için baskı yaparken onların Avrupa tarafına geçmelerine de fırsat vermemesini istiyor. Bu tür politika işgalcilerin planlarına gizli ve dolaylı bir destek değil midir?
İşgalcilerin direnişi kıskaca alma stratejilerine destek politikası ABD'nin tutumunda da gayet belirgin bir şekilde kendini gösteriyor. Fakat ABD'nin politikasını biraz daha ayrıntılı ele almak için müteakip yazımızda ele almaya çalışacağız inşallah.
13 Şubat 2016 Cumartesi, Yeni Akit
Cumhurbaşkanı R. Tayyib Erdoğan bir konuşmasında ABD yönetimine seslenerek yerini belirlemesini, kimin yanında durduğunu açıkça ortaya koymasını istedi. İşin gerçeğinde ABD yerini çoktan belirlemiştir. Çünkü kişi, örgüt veya ülkenin yerini, tavrını, çizgisini söylediklerine göre değil yaptıklarına göre tespit edersiniz. Örneğin kumarhane işleten birinin kumarı eleştiren konuşma yapması bir anlam ifade eder mi? ABD'nin Suriye'de izlediği tutum işte böyle bir şeydir ve olayların başlangıcından beri de bundan pek farklı olmadı. Dolayısıyla Baas diktasının hâkimiyetini korumak amacıyla savaşanların, ABD karşıtlığını veya ABD emperyalizminden kaynaklanan tehdidi kendilerine gerekçe olarak kullanmalarına inananlar kendilerini kandırdılar. ABD tehdidini gerekçe olarak kullanıp korkunç katliamlar yapanlar dün Irak'ta olduğu gibi bugün de Suriye'de ve Yemen'de ABD ile aynı safta duruyorlar.
Küresel emperyalizmin başını çeken iki zulüm rejiminin iki kafadarı ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry ile Rusya Dış İşleri Bakanı Sergey Lavrov güya Suriye meselesini görüşmek üzere Moskova'da bir araya geldiğinde Rus işgal güçleri Türkmen bölgelerine ateş yağmuru yağdırıyordu. Muhtemelen görüşmede Halep'in kuşatmaya alınması için operasyon düzenlenmesinin önünün açılması konusunda da anlaşma sağladılar ki bu görüşmenin hemen ardından Rus işgal güçleri, büyük ölçüde direnişçilerin kontrolünde olan bu şehri aynen Madaya'daki gibi aç bırakma kuşatmasına almak amacıyla operasyon başlattılar. Öncekilere benzer şekilde ABD'nin, Rusya'nın Halep'i merkeze alan geniş çaplı operasyonuna tepki göstermesi, eleştiride bulunması tamamen göstermeliktir.
Rusya'nın Suriye'ye hava operasyonunun, iki ülkenin devlet başkanları Obama ile Putin'in BM 70. Genel Kurulu münasebetiyle New York'ta bir araya gelmelerinin hemen ardından başlatılması da tesadüf değildi. Haberlerde küresel emperyalizmin iki kanadının devlet başkanlarının görüşmelerinde Suriye meselesinin ağırlıklı yer tuttuğu vurgulanmıştı. Putin'in böyle bir görüşmenin hemen ardından operasyonu başlatması Obama ile perde arkasında anlaştığını gösteriyordu. Fakat ABD resmî açıklamalarında o zaman da operasyona güya tepki göstermiş, eleştiride bulunmuştu.
Bugün IŞİD'e karşı savaştığı mesnedine dayanarak PKK'nın Suriye kanadı PYD'yi sürekli silahla besleyen ABD, Baas'a karşı mücadele eden direniş güçlerine silah verilmesini direnişin başlangıcından bu yana hep engelliyor.
ABD yönetimi bu tutumunu açıklarken direniş gruplarına verilecek silahların IŞİD ve Nusra Cephesi gibi örgütlere gitmesinden endişe ettiklerini ileri sürüyor. Oysa bu iki örgüt olayların başlangıcında sahnede yoktu. ABD'nin engellemesi ise o zaman da vardı. Ayrıca çok iyi biliyor ki PYD'nin eline verilen silahların birçoğu Türkiye'ye sokularak PKK militanlarının terör eylemlerinde kullanılıyor. Öte yandan rejim ve işgal güçlerinin direnişçileri sıkıştırabilmesinin, kıskaca alabilmesinin tek sebebi hava üstünlüğüdür. Eğer ki direnişçilerin elinde uçak savarlar olsaydı rejim ve işgal gücü tarafı Cenevre görüşmeleri öncesi muhalefet tarafının ön şartlarını kabul etmek zorunda kalacaktı. İşgalci saldırganların Türkmen bölgesinde, Halep'te, İdlib'de, Hama'da, Humus'ta ve daha birçok şehre yönelik saldırılarda bu derece cüretkâr olmaları mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla zulüm rejimine karşı direnenlere silah desteğini engellemek için civar ülkelere yoğun baskı uygulayan, bu amaçla bütün uluslararası organları devreye sokan ABD'nin sergilediği siyaset işgal güçlerinin kontrolü sağlamaları amacıyla uygulanan bir taşları bağlama köpekleri salma siyasetidir. Bu da ABD'nin Suriye'de işgalci İran ve Rusya ile birlikte hareket ettiğinin belgesidir. Direnişçilere silah verilmesinin engellenmesi Rusya ve İran'ın fiili müdahalesi kadar hatta daha fazla tehlikelidir.
ABD, direnişçilerin kıskaca alınmasını sağlama amaçlı politikasında da kendine IŞİD'i gerekçe gösteriyor. Oysa diğer konularda olduğu gibi bu konuda da IŞİD sadece işin maskesidir. Asıl amaç direnişin silahlanmasını önlemektir.
ABD, Suriye içinde güvenli bölge oluşturulması önerisine de hiçbir zaman destek vermedi. Bu konuda Esed'in ve İran'ın dediğinin gerçekleşmesine yardımcı oldu.