Şubat 2016, Ribat
Petra bugün Ürdün sınırları içinde yer alan antik bir kenttir. Pek çok kez ziyaret ettiğim Ürdün'de bir keresinde genç kardeşlerimiz beni bu antik kente götürdü ve tarihi hakkında bilgi verdiler. Bu bilgileri kentin kalıntıları arasında duymanız tabii canlanarak önünüze gelmenize vesile oluyor.
Bu bölge hakkında tarihi kaynaklardan ve günümüz şartlarında özellikle internetteki bilgi kaynaklarından çok şey öğrenmek mümkündür. Ben özellikle o zaman en çok dikkatimi çeken bir bilgiyi konumuzla ilgisinden dolayı değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Kent dağların arasında daracık bir vadiye kurulmuş ve evler, iş yerleri, resmî binalar hepsi bu vadiyi kuşatan dağların yamaçlarındaki kayalar oyularak inşa edilmiş. İçine girmek için o dağların arasındaki daracık yollardan geçmek zorundasınız.
Burası Nabati Arap Devleti'nin başkentiymiş. Romalılar burayı ele geçirmek ve tamamen kendi devletlerine ilhak etmek için önemli operasyonlar gerçekleştiriyorlar. Ama girmeleri mümkün olmuyor. Çünkü Nabatiler merkeze giden yolları sıkı kontrol altında tutuyorlar ve girmeye çalışan Romalılara ağır kayıplar verdiriyorlar.
Bunun üzerine Romalılar yolları dışarıdan kontrol ederek Nabatileri teslime zorluyorlar. Fakat onların gizli su kanalları varmış ve bu kanallar onların kuşatmalara direnmelerini sağlıyor. Uzun süren kuşatmalara rağmen Nabatilerin direndiğini gören Romalıların komutanı duruma şaşırıyor. Sonra onların bu kanallar vasıtasıyla hayatlarını sürdürdüklerini öğreniyor ve bütün bölgeyi taratarak kanalları keşfediyor. Böylece oraları da kapatarak kuşatmaya direnen halkı tamamen aç ve susuz bırakıyor. Sonunda M. S. 106 yılında Petra düşüyor ve tamamen Roma İmparatorluğu'nun hâkimiyetine geçiyor.
Bu olay, zalimlerin savaşta insanları aç ve susuz bırakma yöntemini bir silah olarak kullanmalarının tarihe geçmiş en önemli örneklerinden biridir. Aynı zamanda şeytanın askerlerinin, savaşta "aç ve susuz bırakma" uygulamasını bir silah olarak kullanmalarının yeni olmadığına işaret eder. Fakat vahşeti bir savaş yöntemi olarak kullanmakta sakınca görmeyen şeytanın askerlerinin dünden bugüne hiç değişmediklerini göstermesi açısından düşündürücüdür.
Şeytanın askerlerinin "aç bırakma" uygulamasını bir silah olarak kullanmalarının en bâriz örneklerinden biri de Resûlullah (s.a.s.)'ın ve ashabının Şi'bu Ebi Tâlib yani Ebu Tâlib Vadisi diğer adıyla Beni Haşim Vâdisi adlı vadiye kapatılmaları ve kendileriyle tüm ilişkilerin kesilmesi, hiçbir şeyin satılmaması ve hiçbir şeylerinin alınmaması uygulamasıdır. Siret kitaplarında geçtiği üzere bu olayda Mekke müşriklerinin liderleri aynı zamanda bir anlaşma metni hazırlayıp Kabe duvarına asmış, bağlı kalmayanların cezalandırılacağını ilan etmişlerdi. Bu uygulama ile ablukaya alınan mü'minler ağaç yapraklarını hatta yol kenarlarına atılan hayvan derilerini temizleyip pişirerek yemek zorunda kalmışlardı. Çünkü müşrikler anlaşma gereği yiyecek maddeleri dahi satmıyor, satsalar da astronomik fiyatlar istiyorlardı. Bazen astronomik fiyatlarla satmaları da onları iyice aç bırakma yöntemini aynı zamanda ceplerindeki paraları çalmak için bir gasp uygulaması olarak değerlendirme amaçlıydı. Bu uygulamaları da şeytanın askerlerinin dünden bugüne hiç değişmediklerini göstermesi açısından ibret vericidir.
Gazze halkının özgür iradesini kullanarak İslâmî hareketten yana tavır koymasını içine sindiremeyen işgalci siyonistler en etkili silah olarak insanları aç ve sağlık hizmetlerinden yoksun bırakma silahını kullandılar. Bu amaçla başlattıkları ablukayı kademeli bir şekilde şiddetlendirerek Gazze'yi adeta üstü açık hapishaneye çevirdiler. Bu yönüyle Şi'bu Ebi Tâlib kadar olmasa da ona benzeyen bir hâl aldı.
İşgalciler uyguladıkları ablukanın etkili olmasında hem Mısır ve Mahmud Abbas yönetimi başta olmak üzere Arap dünyasındaki ihanetçi yönetimlerden hem de küresel emperyalizmin farklı kanatlarından yararlandılar. Oysa çağdaş küresel sistem savaşta insanları aç bırakma yöntemini kullanmayı "savaş suçu" sayıyor. Dolayısıyla bu suçu işleyenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması ve suçlarının sabit olması durumunda mahkûm edilmeleri gerekiyor. Fakat bu mahkemeye gözlemci olan küresel güçlerin bizzat kendileri Gazze'nin ve orada siyonist işgali reddeden halkın toptan ablukaya alınması, kendilerine karşı aç bırakma silahının kullanılması suçuna ortak oldular.
Ağustos 2005'te bu bölgeden çıkmaya zorlandıktan sonra bölgeye kısmî, 2006 başlarında tamamlanan seçimlerden Hamas'ın büyük zaferle çıkmasına tepki için de çok yönlü abluka uygulayan işgal rejiminin bu ablukasının sonlandırılması ve etkisiz hale getirilmesi için çeşitli girişimlerde bulunuldu. Ancak küresel emperyalizmin bu zulümde işgalcinin yanında durması sebebiyle abluka yine devam etti ve on yılı doldurdu.
Gazze halkını işgale karşı durmasından ve siyasi tercihinden dolayı ablukaya alan kafa yapısının diğer yüzü Yermük mülteci kampında Filistinlilerin karşısına çıktı. Yermük mülteci kampı Şam'ın banliyösünde yer alan ve çoğunlukla Filistinli mültecilerden oluşan, yüz binden fazla insanın ikamet ettiği bir yerleşim alanıydı.
Baas rejimi iki sebepten dolayı bu mülteci kampını kuşatmaya aldı. Birincisi Suriye'de yaşayan Filistinlilerin, halk ayaklanmasına karşı rejimi açıktan destekleme taleplerine olumlu karşılık vermemeleriydi. İkinci sebep ise rejimin saldırılarından kaçıp Yermük mülteci kampına sığınan kişilerin yakalanıp rejim askerlerine teslim edilmesi isteklerinin yerine getirilmemesiydi.
Baas güçleri Yermük kampını kuşatmaya alıp havan toplarıyla ve roketlerle saldırılarda bulunurken içeriye yiyecek, ilaç ve diğer ihtiyaç maddelerinin sokulmasını da engelledi.
Daha sonra IŞİD adlı ihanet örgütü güya bu mülteci kampını kendi kontrolüne alma iddiasıyla bir başka yönden baskın düzenledi. Bu baskın gerçekte IŞİD ile Baas arasında bir danışıklı dövüştü ve her ikisinin de hedefinde Yermük mülteci kampı vardı. Bu ortak kuşatma, kumpas ve abluka kampın ahalisini salgın hastalıklardan ve açlıktan ölümlere itti.
Yermük mülteci kampını bu şekilde ablukaya alan ve korkunç manzaralar oluşmasına neden olan zihniyetin Gazze'yi ablukaya alanlarla ortak yönleri hepsinin de zalim olmaları, zulümde ve vahşette sınır tanımamalarıydı. Bu yönleriyle şeytanın ordusunu oluşturuyorlardı. Bir kesim bir tugayını, başka kesim başka tugayını oluşturuyordu ama hepsinin de başkomutanı İblis olduğu için aynı merkezden yönetiliyorlardı.
Aynı ordunun bir başka takımının da aylardan beri Şam'ın kuzey batısında ve merkezden 43 km. mesafede olan Madaya'yı kuşatma altında tuttuğu biliniyor. Normal nüfusunun üç katı kadar da çevre kasabalardan ve köylerden gelen mülteci barındırdığı dolayısıyla nüfusunun yaklaşık kırk bine çıktığı tahmin edilen Madaya, İran'ın yönlendirdiği Hizb'in militanları ve rejimin çeteleri tarafından kuşatma altında tutuluyor.
Madaya'da şeytanın askerleri tarafından kuşatmaya alınan mazlumlar arasında çok sayıda çocuk ve kadın var. O mazlumlara karşı "aç bırakma" silahını sınır tanımadan uygulamaktan çekinmeyen militanların sergilediği vahşetin korkunç manzaralar ortaya çıkmasına neden olduğu artık bütün dünya tarafından biliniyor
Fakat Suriye'de şeytanın askerlerinin aç bırakma silahıyla mağdur ettiği mazlumlar sadece Madaya'da ablukaya alınanlar değil. Buranın öne çıkmasında bu kasabada oluşan görüntülerden bazılarının dünya kamuoyuna yansıtılmasının ve buranın tıpkı Muğla sahillerine vuran Aylan isimli bebek gibi sembol isim haline gelmesinin önemli payı var. Fakat Suriye'de, bu kasabanın insanlarına karşı vahşeti sınırsızca icra eden kafa yapısının kuşatma altına aldığı daha birçok kasaba ve yerleşim merkezi var. "Aç bırakma" silahının etkili bir silah olduğunu düşünen zihniyetin sahipleri kuşatma altında tuttukları diğer bölgelerde de aynı uygulamalara başvuruyorlar.
Şeytanın askerlerinin arsızlığı sadece kuşatma altına aldığı insanlara karşı "aç bırakma" silahını vahşice uygulamaktan ibaret değil. Aynı zamanda tıpkı Mekke'de zulüm ittifakı düzenleyen cahiliye gürûhunun uygulamalarına benzer uygulamalara başvurarak insanların mali varlıklarını gasp etme yöntemlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Bu amaçla kontrollü bir şekilde çok az miktarda insani yardım sokulmasına imkân tanırken bir yandan da söylenenlerin doğru olmadığını, pazarların çalıştığını ileri sürerek para yardımı da sokulmasını istiyorlar. Fakat kendisinin yönlendirdiği karaborsacıların içeri sokulan az miktarda gıda maddesini çok yüksek fiyatlarla satmalarına imkân sağlayarak insanî amaçlı para yardımlarını dolaylı yoldan ele geçiriyorlar.
Bütün bu uygulamaları ve bu uygulamalara başvurma konusunda son derece arsızca hareket etmeleri de şeytanın askerleri olduğunu gözler önüne seriyor. Çünkü bu tür yöntemlere başvurmayı ancak İblis'in adamları düşünebilirdi ve bu derece arsızca uygulamaları ancak onlar becerebilirlerdi.
Şeytanın Filistin'i işgal altında tutan askerleri de Gazze'ye yönelik abluka ve ambargolarında buna benzer uygulama ve yöntemlere başvurmak istediler. Filistinliler onların bu uygulamalarını başarısız kılmak için Mısır üzerinden dünyayla bağlantı kurmak amacıyla tüneller kazdılar. Fakat ne yazık ki bu ülkede darbe yoluyla iktidarı ele geçiren cunta yönetimi tünellerin tamamına yakınını kapattı ve yıktı. En son kalanların da kendiliğinden yıkılmasına sağlamak için bölgeye deniz suyu sıkmak amacıyla kanallar açtı. Bu kanallar vasıtasıyla verilen suların Rafah'ın Filistin tarafındaki evleri de yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı uluslararası kuruluşlara hatırlatıldığı halde hiçbir girişimde bulunulmadı. Rafah'ın Mısır tarafında kalan evler ise tabanlarında tünel bağlantıları bulunduğu iddiasıyla cunta yönetimi tarafından zaten yıkılmış ve sakinleri, sembolik istimlak paraları verilerek evsiz barksız bir şekilde ortada bırakılmışlardı.
Şeytanın askerleri hakimiyet savaşlarında galip gelebilmek için vahşette sınır tanımadıklarından çeşitli silahlardan yararlanıyorlar. Bunların içinde teknolojinin son geliştirdiği muhtelif toplu imha silahları da var.
Suriye'de Baas zulmü ve ona destek veren işgalci güçler zulme baş kaldıran kitleleri teslim olmaya zorlamak için uluslararası anlaşmalarda yasaklanan kimyasal ve biyolojik silahlar da dâhil toplu imha silahlarının bütün çeşitlerinden yararlandılar. Başta Doğu Guta ahalisini ve Ahraru'ş-Şam komutanlarını hedef alan katliamlar olmak üzere bu tür silahlarla yaptıkları pek çok katliam kayıtlara geçti.
Fakat bu şekilde toplu imha silahlarıyla bile teslim olmaya mecbur edemedikleri halka karşı bu kez en etkili silah olarak gördükleri "aç bırakma" silahını kullandılar.
Baas zulmü ve ona destek amacıyla Suriye'ye giren işgal güçlerinin "aç bırakma" silahını kullanma uygulamaları Madaya'da başlamadı. Yermük mülteci kampında da başlamadı. Buralardan önce birçok bölgede aç bırakma silahına başvurarak yüzlerce insanı açlıktan ölüme mahkûm etiler.
Ben de şahsen onların bu silaha başvurmalarından muhtelif yazılarımda söz etmiştim. Bunlardan biri de 18 Ekim 2013 tarihinde Yeni Akit gazetesinde yayınlanan "Kimyasalın yerine aç bırakma silahı" başlıklı yazımdır. O yazıda da aç bırakma silahının ne kadar korkunç ve tehlikeli olduğu hatta kimyasal silahlardan daha tehlikeli bir katliam yöntemi olduğu üzerinde durmuştum.
Çağımızda vahşetin önünü açan en önemli olgulardan biri de çok rutinleşmesi, insanların gözlerinin ve kulaklarının iyice alışmasıdır. Günümüzde vahşetin bu derece rutinleşebilmesinin sebebi ise aşırılıkların sayısının çok artmasıdır. Bu da yaşadığımız çağın uygarlık çağı olarak adlandırılmasının hiç de gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. Belki de uygarlık çağı olarak nitelendirilen son yirminci ve yirmi birinci yüz yılda vuku bulan savaşlarda, savaşla hiçbir ilgileri olmadan öldürülenlerin sayısı insanlık çağının başlangıcından yirminci yüz yıla kadar geçen süre içinde bu şekilde öldürülenlerin sayısından fazladır.
Uygarlık çağı diye nitelenen dönemde çok korkunç katliamlar gerçekleştirildiğinden bazen vahşet vahşetle savunuluyor. Örneğin "filanca canavar falanca pazar yerine bomba atmış, yüz kişiyi katletmiş" dendiğinde "o ne ki, falancanın filanca meydana saldırısında bin kişi katledilmişti" diye savunma yapılabiliyor.
Bu tarz savunma yöntemine Suriye'deki Baas vahşetinin sözcülüğünü yapanlarda çok rastladık. Bunların en ilginç olanlarından birine de "aç bırakma" silahını kullanma uygulamasını gözler önüne seren bazı gerçeklerin gün yüzüne çıkması karşısında başvurmuşlardı.
Bundan yaklaşık bir yıl önce Baas'ın Yermük'ü ablukaya almasının yol açtığı korkunç manzaraları gözler önüne seren 55 bin fotoğrafın yayınlanması üzerine; bu fotoğrafların ikinci Cenevre görüşmelerinde Baas rejimini zayıf düşürmek amacıyla tam bu görüşmelerin öncesinde kasten yayınlandığını söylemişlerdi. 55 bin fotoğrafın gözler önüne serdiği korkunç manzaralara neden olan vahşeti değil de bu fotoğrafların yayınlanmasındaki zamanlamayı hedeflerine yerleştirmişlerdi ve onu suçlu çıkarıyorlardı.
Meselenin Cenevre görüşmeleriyle olan irtibatını kendilerine kalkan edinerek gerçeği çarpıtmaya çalışanlar aslında vahşete ortak olmalarının yüklediği sorumluluktan sıyrılmak istiyorlardı. Fotoğrafların ikinci Cenevre görüşmeleri öncesinde yayınlanmasının Esed'in köşeye sıkıştırılması amacına yönelik olduğu gerekçesini böylesine korkunç bir vahşetin üstünü örtmekte kullanabilir misiniz? Böyle bir cambazlıktan yararlanmak isteyenlerin asıl amaçları kendilerinin bu vahşete destek vermelerinin, böyle bir suça ortak olmalarının yüklediği sorumluluğun üstünü örtmekti.