Eylül 2015, Davet Mektebi
Siyonist işgal rejiminin sivilleri olarak bilinen yahudi yerleşimciler Batı Yaka'nın bir köyünde yine vahşet sergilediler. Normalde işgal rejiminin bölgedeki Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla şiddet uygulamaları için yerleştirdiği yani işgal rejiminin Şebbiha çeteleri sayılan yahudi yerleşimciler 31 Temmuz gecesi sabaha doğru Batı Yaka'nın Nablus iline bağlı Duma köyünde bir evi yakarak tüm aile efradının yanmasına neden oldular. Ailenin en küçük çocuğu bir buçuk yaşındaki Ali Sa'd Devabişe çıkan yangında hayatını kaybetti. Baba Sa'd Devabişe, anne Rihab ve büyük çocukları Ahmed ileri derecede yanıklı halde hastaneye kaldırıldı. Ancak baba hastanede öldü. Anne ile büyük çocuğun tedavisi ise yoğun bakımda sürdürülüyordu.
Yerleşimci çetenin kundaklama işlemi için gecenin sabaha yakın vaktini seçmekteki amacı evi içindeki tüm insanlarla birlikte yakmaktı. Çünkü bu vakit insanların uykuda olduğu vakitti ve gerek evdekilerin yangının tesiriyle uyanmaları halinde toparlanıp kendilerini kurtarmak istemeleri gerekse komşuların müdahalesi halinde hedef alınan evin içindeki insanlar alevler içinde kalmış olacaktı.
Başta işgal rejimi başbakanı Netanyahu olmak üzere siyonist rejimin bazı ileri gelenleri göstermelik tepkilerde bulundu ve bu tür vahşi saldırılar karşısındaki politikalarının sıfır tolerans olacağını iddia ettiler. Ancak bu açıklamalarında samimi olmadıklarını şimdiye kadar izledikleri politikaları ortaya koyuyor. Zaten o katilleri bu bölgeye yerleştirmekteki amaçları da onlara bu tür vahşi saldırılar düzenlemeleri için fırsat vermek yerine göre de teşviktir. Şimdiye kadar gerçekleştirilen vahşi saldırılara karşı işgal rejiminin politikası iddia edildiği gibi sıfır tolerans olsaydı yahudi yerleşimcilerin bu saldırıları gerçekleştirme cesareti göstermeleri mümkün olmazdı. Bugün böyle bir vahşet sergileme cesareti gösterebilmelerinin sebebi Batı Yaka'nın her tarafına adeta kanser hücresi gibi yayılan ve dediğimiz gibi işgal rejiminin Şebbiha çeteleri niteliği taşıyan yahudi yerleşimcilerin sergiledikleri vahşete yüzde yüz oranında tolerans gösterilmesidir.
Siyonist işgalin Filistin halkını yıldırmak için sürdürdüğü savaşta başvurduğu en önemli yöntemlerden biri onları tam anlamıyla işkence yuvaları niteliği taşıyan zindanlara doldurup insanlık dışı muamelelere tabi tutmaktır. Bu politikada Filistinliler hakkında açılacak davalarla işgal yargısını meşgul etmemek için dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir "idarî yargı" uygulaması var. Bu uygulamaya göre bir Filistinli, bir suçlamaya ve hakkında dava dosyası açmaya gerek görülmeksizin sadece savcı kararıyla altı ay süreyle hapse atılabiliyor. Süre dolunca yine herhangi bir suçlamaya ve dava açmaya gerek görülmeden sadece savcı kararıyla altı ay uzatılabiliyor ve bu uzatma işlemi on kez tekrar edilebiliyor.
Halen işgal zindanlarında tutulan Filistinlilerin önemli bir kısmı da idarî hapisle esir edilenlerdir.
İşgal zindanlarında aynı zamanda insanlık dışı bir muamele ve esirleri insan yerine bile koymayan insanlık adına utanç verici şartlar hâkim.
Filistinli tutsaklar bu kötü muamelelere, iğrenç şartlara ve idarî hapis uygulamasına karşı zaman zaman açlık grevleriyle dünyaya seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bazen bu mücadelelerini aylarca sürdürerek sağlık açısından tehlikeli durumlarla karşı karşıya kaldıkları oluyor.
Son dönemde de yine idarî hapisle esir edilen Filistinli avukat Muhammed Allan altmış günden fazla açlık grevi yaptı. Sağlığının kötüleşmesi ve komaya girmesi üzerine hastaneye kaldırıldı. Çünkü Filistinli esirlerin direnişi için sembol bir isim haline gelen Muhammed Allan'ın hayatını kaybetmesinin Filistin'in her tarafında geniş çaplı tepkilere neden olması ve işgal rejimi açısından pahalıya mal olması ihtimali vardı.
Yoğun bakımda özenle sürdürülen tedaviden sonra kendine gelen Allan'a işgalciler Batı Yaka'dan başka bir yere gitmesi şartıyla özgürlük önerdiler. Ama o bunca sıkıntı çekmesine rağmen bu teklifi kabul etmedi ve doğduğu yere dönmekte ısrarlı olduğunu söyledi. Bu kez işgal mahkemesi yaklaşık iki ay sonra serbest bırakılmasına karar verdi. Filistin Esirler Kulübü bu kararın oyalama amacı taşıyan kaçamak bir karar olduğunu dile getirerek Allan'ın derhal serbest bırakılmasını istedi.
Allan'ın bu mücadelesine destek için Filistinli esirlerden açlık grevi başlatan başka kişiler de oldu. Biri de kadın esirlerden Şirin el-İsavi'ydi.
Yukarıda sözünü ettiğimiz işgal rejimi Şebbiha çeteleri olan yahudi yerleşimciler özellikle Doğu Kudüs'te ve Batı Yaka'da sık sık Filistinlilere arabalarıyla kasten çarpıp kaçıyorlar. Bazen bir yolun bir tarafından diğer tarafına geçmek için bekleyen bir Filistinli çocuğu görürlerse kasten çarparak ya bacağını kırıp veya bir tarafını ezip kaçıyorlar. Bu şekilde arabalı saldırıya maruz kalan birçok Filistinli çocuk oldu.
Geçtiğimiz ay bir Filistinli genç kendi yöntemleriyle kendilerine cevap vermek ve bir süre önce Kudüs'te bir yahudi yerleşimcinin çarptığı Filistinli çocuğun intikamını almak amacıyla Ramallah'ta bir kontrol noktasında bekleyen işgalci askerlere kasten çarptı. Olayda ikisi ağır üç işgalci asker yaralandı. Ancak olay yerindeki diğer askerler hemen müdahale ederek çarpan genci şehit ettiler.
Bu olay işgalcilerin arabalı saldırılarına aynı yöntemle karşılık verilebileceğini gösterdi. Ancak işgal rejiminin Şebbiha çeteleri arabalı saldırılarında özellikle on - on beş yaş arası çocukları hedef alıyorlardı. Filistinli eylemci ise onların işgalci askerlerini hedef almıştı.
Bu olaylar ve arabalı saldırılar Filistin topraklarında siyonist işgalcilerle birlikte yaşanamayacağını bir kez daha gösterdi. Çünkü işgalci siyonist Filistinlileri göçe zorlamak için kin ve intikam ruhlu katilleri onların arasına adeta kanser hücresi gibi yerleştiriyordu. Filistinliler ise buna rağmen vatanlarına sahip çıkmakta kararlı olduklarını, orayı terk etmeyeceklerini ne pahasına olursa olsun işgale karşı mücadele edeceklerini ortaya koyuyorlardı.
Daha önce Irak'ta ve Suriye'de işgale ve zulüm rejimlerine karşı başlatılan özgürlük mücadelelerine içten darbe vurmak amacıyla oluşturulan ihanet çetesi niteliğindeki IŞİD'den son dönemde Türkiye'de de yararlanıldı. Örgütün Suruç'ta gerçekleştirdiği çirkin eylem Türkiye'yi yeniden büyük sıkıntılara sokmak amacıyla planlanan savaşın fitilini çekti.
Aynı örgüt 13 Ağustos 2015'te de Bağdat'ta Şiilerin çoğunlukta olduğu Sadr mahallesinde bomba yüklü kamyonla büyük bir katliama imza attı ve 76 kişinin ölmesine 200 kişinin de yaralanmasına neden olan bir eylem gerçekleştirdi. Irak'ta bundan önce de birçok fitne oyununun fitilini çektiği bilinen bu ihanet çetesi güya Şii militanları hedef aldığını iddia etti. Oysa hedef aldığı yer silahsız vatandaşların bulunduğu bir mahalleydi.
Saldırının tam da ABD'nin o dönemdeki Kara Kuvvetleri Komutanı ve daha önce Irak'ta işgal güçlerinin baş komutanlığını yapmış Org. Raymond T. Odierno'nun Irak'ta Şiilerle Sünnilerin bir arada yaşayamayacaklarını, dolayısıyla bu ülke için en uygun çözümün ülkeyi bölmek olduğunu ileri sürmesinin hemen ardından gerçekleşmesi ise bir tesadüf değildi. Çünkü benzer bir oyunun 2006'da yine Sadr mahallesinde oynanmış olması ve senaryonun tamamen aynı olması söz konusu açıklamayla örgütün insanlık dışı eylemi arasında irtibat olduğunun işaretlerini taşıyordu.
Afganistan'da işgal güçlerinin büyük bir kısmının çekilmesine rağmen küresel emperyalizm bu ülkeden elini çekmediği ve ülkenin siyasi iktidarı ülke halkının özgür iradesine teslim edilmediği için henüz istikrar sağlanamadı ve silahlı eylemler, zaman zaman da çatışmalar devam ediyor.
6 Ağustos 2015'te Logar'da bir polis merkezini hedef alan eylemde 6 kişi öldü. Bu eylemi Taliban üstlendi. Eylem aynı zamanda Taliban'ın yeni lideri Molla Ahter Mansur'un örgütün başına geçmesinden sonraki ilk eylemiydi ve örgütün yeni liderinin de bu tür eylemleri sürdürmeye niyetli olduğu mesajı taşıyordu.
Ertesi günün sabahı da başkent Kabil'de bomba yüklü kamyonetle gerçekleştirilen ve on kişinin ölümüne yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açan eylem oldu. Sabahın erken saatlerinde gerçekleştirilen bu eylemde ordunun istihbarat dairesine ait bir merkezin hedef alındığı ileri sürüldü. Ama şiddetli patlayıcıların kullanılması sebebiyle çevrede oturan sivil halk zarar gördü. Çünkü patlama geniş bir alanda sarsıntıya neden oldu. Yaralananlar arasında 27 kadın ve çocuk olduğu ifade edildi.
Kabil'deki eylemi Taliban üstlenmedi ancak hükûmet onu suçladı.
Afganistan'da Taliban'ın lideri Molla Ömer'in ölümünün de suikasttan kaynaklandığı iddiaları var.
Bütün bu eylemler ve çatışmalar sebebiyle Afganistan'da henüz savaş havasının devam ettiği görülüyor. BM tarafından hazırlanan raporlar da bunu ortaya koyuyor. BM raporuna göre 2015'in ilk altı ayında çatışmalar veya eylemler yüzünden hayatlarını kaybedenlerin sayısı beş bini buldu.
Küresel emperyalizmin ve bölgesel güçlerin desteğiyle Mısır'da meşru yönetime karşı darbe gerçekleştiren Sisi'nin cunta yönetimini reddeden ve meşru yönetimin geri gelmesini isteyen halka karşı 14 Ağustos 2013'te korkunç katliam gerçekleştirildi. Bu vahşetin ve zulme direnenlerin onur mücadelelerinin unutulmaması için bazı sivil toplum kuruluşları tarafından 14 Ağustos tarihi Dünya Rabia Günü ilan edildi.
Dünya Rabia Günü'nde geçen yıl olduğu gibi bu yıl yani Rabia Meydanı katliamının ikinci yıldönümünde de Türkiye'de, Mısır'da ve dünyanın değişik ülkelerinde muhtelif etkinlikler ve anma programları düzenlendi.
2013 yılında Rabia katliamından bir hafta sonra yani 21 Ağustos 2013 tarihinde de Suriye'deki Baas zulmü ve onun hakimiyetini sağlama almak amacıyla askerî güç gönderenler tarafından, başkent Şam'ın banliyösünde yer alan Doğu Guta'yı hedef alan korkunç bir saldırı gerçekleştirildi. Kimyasal bombaların kullanıldığı bu vahşi saldırıda çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu 1300 kişi hayatını kaybetti.
Doğu Guta saldırısında kimyasal bombaların kullanılması can kaybının çok olmasına yol açtı. Çünkü bu bombalar sığınaklara girenlerin de nefes yetersizliğinden hayatlarını kaybetmelerine neden oluyordu.
Vahşi Baas rejimi ve destekçileri Doğu Guta katliamının ikinci yıldönümüne beş gün kala yani 16 Ağustos 2015'te Şam'ın Duma ilçesinin pazar yerine yine kimyasal içerikli varil bombalarıyla düzenledikleri saldırıyla 100 kişinin öldüğü 300 kişinin de yaralandığı yeni bir katliam gerçekleştirdiler.
Normalde BM, Doğu Guta katliamından sonra Baas rejimiyle kimyasal bombaların imha edilmesi üzere bir anlaşma imzaladı. Fakat katil Baas rejimi anlaşmadan sonra varil bombalarıyla ve kimyasal bombalarla daha yüzlerce saldırı gerçekleştirdiği gibi Doğu Guta katliamının ikinci yıldönümünü de yine kimyasal bombalarla gerçekleştirdiği bir katliamla karşıladı.
Bütün bu saldırılar BM'nin harekete geçmesini bile sağlamadı. Bu tutumu BM'nin söz konusu anlaşmayı sadece katil Baas rejiminin kanlı yüzünü kamufle etmek amacıyla ve tamamen göstermelik olarak imzaladığını gözler önüne seriyordu.
Geçtiğimiz ayın başlarında Türkiye ile ABD arasında Suriye'nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması konusunda ittifak sağlandığına dair haberler yayınlandı. Anlaşmaya göre Türkiye'yle sınır yerlerde 110 km uzunluğunda 32 km eninde bir güvenli bölge oluşturulması kararlaştırılmıştı.
Hatta bunun için şartların oluşturulması amacıyla direniş güçlerinin komutanları Haleb'in kuzeyinde bir toplantı yapmış ve Nusra ile Ahraru'ş-Şam'ın "güvenli bölge" olarak düşünülen alandan çekilmesini kararlaştırmışlardı. İttifaka binaen bu iki örgüt kendilerinden isteneni yerine getirerek güvenli bölge olarak düşünülen alanda kontrol altında tuttukları yerleri diğer direniş örgütlerine teslim ettiler. Çünkü ABD onların bu bölgede yer almasına karşı çıkıyordu.
Fakat ne yazık ki güvenli bölge ve katil Baas ile onu ayakta tutmaya çalışan İran işgal güçlerinin saldırılarını engelleyecek bir mekanizma oluşturulması yönünde bir ilerleme olmadı. Çünkü işgalci İran Suriye topraklarında güvenli bölge oluşturulmasına karşıydı. Küresel emperyalizmin başını çeken ABD de İran'la arasındaki, artık perde önüne taşıdığı ilişkilere ve sıcak muhabbete toz kondurmak istemiyordu.
İran'ın ruhani lideri Ali Hamaney'in uluslararası ilişkiler danışmanı Ali Ekber Velayeti de el-Cezire'nin Likau'l-Yevm adlı programında yaptığı açıklamada Baas yönetiminin kırmızı çizgileri olduğunu özellikle vurgulamıştı.
Zaten bugün Suriye'de Baas'ın askerî gücü büyük ölçüde tükenmiştir. Şebbiha çetelerinin de son dönemde çok fazla seslerinin çıkmadığı dikkatlerden kaçmıyor. Dolayısıyla artık savaşı sürdürenler İran'ın gönderdiği işgal güçleridir.
Baas hava kuvvetlerinde görevli pilotlardan bazılarının emirlerine verilen uçaklarla komşu ülkelere kaçmaları bazılarının da rejime ait hedefleri vurmaları sebebiyle Esed'in kendi pilotlarına güvenmediği ve yerlerine İran'ın gönderdiği pilotları geçirdiği haber kaynaklarında yer aldı. O yüzden Duma'daki pazar yerini hedef alan ve korkunç katliama neden olan saldırıları da İranlı pilotların gerçekleştirmiş olması hiç de ihtimal dışı değildir.
Diğer yandan IŞİD bahanesiyle Suriye'deki olaylara müdahale etmek için uluslararası koalisyon oluşturan ABD'nin vurduğu hedeflerle İran işgal güçlerinin hedefleri aynıdır. Uluslararası koalisyon IŞİD'i gerekçe olarak kullansa da gerçekte katil Baas'ı sıkıştıran direniş güçlerine ait hedefleri ve sivil hedefleri vuruyor. Biz amaçlarının bu olduğunu küresel emperyalizmin uluslararası koalisyon oluşturduğu tarihte dile getirmiştik. Son zamanlarda gerçekleştirilen saldırılar bu gerçeği iyice gün yüzüne çıkardı.