Eylül 2016, Ribat
Arap baharı olarak isimlendirilen halk hareketlerinin etrafında muhtelif komplo teorileri geliştirildi. Bazılarına göre bunları da ABD planlamıştı ve Arap dünyasında bir yumuşak geçiş yapmak yahut dikta rejimlerine karşı tepkileri soğutmak için böyle bir oyuna başvurmuştu. Oysa ABD ve küresel güçler bu ayaklanmalardan rahatsızdı. Bunu halkların zaferlerini geri almak için yönlendirdikleri fitne savaşlarıyla ortaya koydular.
Halk hareketlerinin en önemli eksiği ise planlı ve organize olmamasıydı. Bu yönü fitne savaşlarını planlayan güçlerin önlerini açtı ve dikta rejimlerinin devrildiği ülkelerdeki fitne savaşları o ülkelerde yeni bir yapı oluşturulmasını engelledi. Fitne savaşlarının başlatıldığı ülkelerden biri de yıllarca ülkeyi zulümle yönettikten sonra halk direnişi karşısında fazla tutunamayan Kaddafi'nin saltanatına son verilen Libya oldu.
Libya'daki fitnenin başını Kaddafi döneminde orduda görev yapan sonra ABD istihbaratıyla ilişkileri keşfedildiği için ordudaki görevini bırakmak zorunda kalan eski üst düzey subaylardan Halife Haftar çekiyordu. Bu kişi uluslararası mekanizmadan ve Arap dünyasındaki saltanatlarını sürdüren dikta rejimlerinden aldığı destekle Kaddafi döneminin ordu mensuplarını toparlayarak muhalif bir grup oluşturmaya çalıştı. Yeterli bir güce ulaştığına kanaat edince de geçici hükümeti ve onun parlamentosunu tamamen devreden çıkarıp aynen Abdülfettah Sisi'nin Mısır'da yaptığı şekilde yönetime el koymak için 11 Şubat 2014 tarihinde darbe girişiminde bulundu.
Libya'daki fitne hareketini destekleyen dikta rejimleri ve onların güdümündeki medya organları darbe planının kesin başarılı olacağına inanıyorlardı. O yüzden darbe girişimi daha sonuçlanmadan her şey olmuş bitmiş, Haftar'ın adamları yönetime el koymuş gibi yansıtmaya başladılar. Fakat plan başarılı olamadı ve Haftar'ın adamları başkent Trablus'tan kaçmak zorunda kaldılar.
Haftar'ın adamları darbe girişimlerinde başarılı olamadı ama yine de fitnenin peşini bırakmadılar. Başkenti ele geçirmek için etrafına pusu kurarak ikinci bir darbe teşebbüsünde daha bulundular. Ancak Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin hizmetindeki medya organları bu kez ihtiyatlı idiler ve öncekinde olduğu gibi yalancı çıkmak istemediklerinden olayı darbe değil de teşebbüs olarak lanse etmeyi tercih ettiler.
Trablus'taki yönetimi ele geçirme amaçlı bütün teşebbüslerinde başarısız olan Halife Haftar fitne hareketi daha sonra Mısır sınırına yakın bir yerde bulunan Tobruk şehrinde, cuntacı Sisi'nin de özel desteğiyle ayrı bir hükümet kurdu. Böylece Libya'da iki ayrı hükümet ortaya çıkmış oldu. Biri başkent Trablus diğeri ise Tobruk merkezliydi.
Tobruk'taki fitne hükümetinin halktan herhangi bir desteğinin olmamasına, Kaddafi diktatörlüğüne karşı gerçekleştirilen devrim hareketi sonrasında halkın desteğiyle oluşturulan geçici hükümetin Trablus'ta olmasına, resmî parlamentonun da bu hükümete destek vermesine rağmen küresel emperyalizm Libya'nın yasal hükümeti olarak Tobruk'taki fitne ve ihanet hükümetini tanıdı. Trablus'taki yönetimi resmi işlemlerde muhatap almadı. Hatta onu meşru yönetim olarak tanıyan ülkeleri hizaya sokmak için baskı uyguladı.
Küresel emperyalizmin ve onun hizmetindeki BM'nin bu tutumu ne derece iki yüzlü, sahtekâr ve mafyacı tip olduklarını göstermesi açısından son derece düşündürücüydü.
Sonrasında BM bir Libya Özel Temsilcisi tayin etti ve güya bu ülkedeki iç meseleyi halletmek için arabuluculuk çalışmaları başlattı. Fakat arabuluculuk oyununun amacı gerçekten meseleye kalıcı bir çözüm bulmak değil Tobruk'taki fitne hükümetini Trablus'a taşımak, Trablus'taki halkı temsil eden hükümeti de sahip olduğu bütün yetkilerden feragat ederek sahayı terk etmeye zorlamaktı.
BM'nin Libya Özel Temsilcisi Berdardino Leon, Trablus hükümetini temsil eden heyete "bütün dünyanın Tobruk'taki hükümeti desteklediğini, kendilerinin yalnız olduklarını, pazarlıklardan bir şey elde etmelerinin mümkün olmadığını" hatırlatarak onu sahayı bırakmaya ikna etmeye çalışıyordu. Fakat bu yöndeki girişimlerinden istediği sonucu alamadı ve Trablus'taki hükümeti temsil edenler Haftar'ın silahları tamamen bırakması şartıyla onunla anlaşabileceklerini, geçici yönetimi paylaşabileceklerini sonrasında da yöneticilerin halkın seçimine göre belirlenmesi gerektiğini bildiriyorlardı.
Daha sonra BM Libya üzerinde bir taktik yaparak Libya Özel Temsilcisi Berdardino Leon'u görevden alıp yerine "tecrübeli diplomat" diye piyasaya sürdüğü Martin Kobler'i atadı. Onun Libya'da dengeleri koruyacağına inandığını vurguladı. Arka plandan piyasaya sürdüğü kulis yorumlarıyla da Leon'un Haftar'ın tarafını tuttuğu Kobler'in tarafsız bir tutum sergileyeceği imajı oluşturmaya çalıştı. Oysa asıl amaç yine küresel güçlerin "meşru" tanıdığı ama Libya halkının reddettiği Haftar'ı bu halka da kabul ettirmekti.
Kobler gerçekten tecrübeli bir diplomattı. Fakat tecrübesi saman altında su yürütme konusundaydı. Libya'da siyasilerin en azından bir kesimini Haftar'sız bu işin olmayacağına ikna ederek sonra da sadece bu kesimi muhatap alıp diğerlerini yok sayarak 17 Aralık 2015 tarihinde Fas'ın Suheyrat kentinde bir anlaşma imzaladı.
Anlaşmaya göre bir ortak geçiş hükûmeti, biri Trablus'ta diğeri Tobruk'ta iki tane de siyasi meclis oluşturulacaktı. Trablus'ta yani başkentte oluşturulacak meclis Genel Ulusal Kongre (GUK) adıyla esas meclis niteliği taşıyacaktı. Tobruk'ta da on kişilik Temsilciler Meclisi adında bir yan meclis oluşturulacaktı. Fakat Trablus'takinin ortak, Tobruk'takinin ise fitnecilerin denetleme meclisi rolü oynayacağını tahmin etmek zor değildi.
Anlaşma iki yıllık geçiş sürecinden sonra seçime gidilmesini, böylece halkın seçeceği bir parlamentoyla normal döneme geçilmesini öngörüyordu.
Geçiş dönemi hükûmetini kurma ve başbakanlığını yapma görevi Fayiz es-Serrac'a verildi. Ali el-Katerani ile Abdüsselam Kacman da onun yardımcıları olarak görevlendirildi. Fayiz es-Serrac'ın bir ay içinde geçiş hükûmetini oluşturmak için harekete geçmesi istendi.
Anlaşma dediğimiz gibi Libya'daki siyasi çevrelerin sadece bir kısmıyla imzalanmıştı. Trablus'taki parlamentoda temsil edilen tüm oluşumların üzerinde ittifakı yoktu. Fakat bir emri vaki oluşturulması suretiyle anlaşmanın uygulamaya geçirilmesi, muhalefet edenlerin de zamanla etkisiz hale getirilmesi sonra da devre dışı bırakılmaları bekleniyordu.
Anlaşma gereğince Halife Haftar ve onun bazı etkili elemanları Trablus'a taşındı. Böylece fitne hareketinin başı başkente kazığını çakmış oldu.
Fakat anlaşma üzerinde bir ittifak sağlanamadığından ve muhtelif siyasi çevreler muhalefet etmeye devam ettiklerinden anlaşma ülkeye bir sükûnet ve istikrar getiremedi.
Bu arada bazı silahlı gruplar güven ve istikrar boşluğundan yararlanarak askerî yapılanmalarını güçlendirdiler.
Güven ve istikrar boşluğu Libya'da bir hâkimiyet kargaşası oluşturdu. Merkezi bir idare oluşturulamadı. Herkes silahını konuşturarak kendine bir hâkimiyet alanı oluşturmaya çalıştı. Bu durumdan dolayı siyasi alanda varlık gösterme ihtiyacı duyan herkes bir tarafta da askerî kanat oluşturma yoluna gitti. Bunlar birbirleriyle çatışmaya ve hakimiyet alanlarını genişletmek için savaşmaya başladılar. O yüzden ülkeye dışarıdan bakıldığı zaman kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlamak zor oluyor. Biz de burada öne çıkan bazı oluşumlar ve irtibatları hakkında özet bilgiler vermek istiyoruz.
Suheyrat Anlaşması doğrultusunda başkent Trablus'ta kurulan uzlaşma hükümetine bağlı olarak oluşturulan askerî milis güç kendini El-Bunyanu'l-Mersus olarak adlandırdı. Bu ismi Kur'an-ı Kerim'in Saff suresinin dördüncü âyetinde geçen "Bunyanun Mersus (kurşun gibi yapışmış, kenetlenmiş bina)" ibaresinden alıyor.
Bu örgüt silahlı faaliyetlerini Mayıs 2016'dan sonra yaygınlaştırdı. Trablus'ta kontrolü büyük ölçüde bu örgütün elinde tuttuğunu söyleyebiliriz. Fakat örgütün etkin olarak savaşını sürdürdüğü yer Arapçada Surt adı verilen ancak Türkçede yaygın olarak Sirte adıyla bilinen şehirde ve IŞİD'in Libya kanadı olarak bilinen örgüte karşıdır. Bu şehirde de son dönemde başarılı ataklar yaparak kontrol alanını büyük ölçüde genişletti.
Bingazi, Libya'nın Trablus'tan sonra ikinci büyük şehri sayılabilir. Sirte Körfezi'nin doğu tarafında bu körfezin sahillerinin başladığı yerde bulunur. Tarihî ve stratejik önemine rağmen eski diktatör Kaddafi döneminde kabileci bir anlayışa binaen ihmal edilmiş, altyapı hizmetlerinden büyük ölçüde yoksun bırakılmıştır.
Bingazi ahalisi geçmişteki ihmale karşılık halk devrimi sonrasında kendilerine ayrıcalık verilmesini ve Trablus'la aralarındaki açığı kapatacak bir hizmet farkı sağlanmasını istedi. Bu talep birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi. O yüzden bazıları Bingazi'nin özerk bir bölge olmasını istedi. Sonrasında bu şehrin eksiklerinin giderilmesini takip amacıyla çalışmaya öncelik veren ayrı bir hareket oluşturdular. Bingazi Devrimcileri Meclisi de buna binaen kuruldu.
Bu meclisin ayrıca askerî bir kanadı bulunuyor. Askerî faaliyetlerini Bingazi ve çevresinde yoğunlaştıran örgüt zaman zaman bölgede hâkimiyet alanı çatışmalarına giriyor.
Fitne hareketinin lideri Halife Haftar her ne kadar Suheyrat Anlaşması'na binaen Trablus'a kazığı çaktıysa da ileride ne olacağını tahmin edemediği için askerî kanadını dağıtmış veya uzlaşma hükümetinin askerî kanadına tümüyle ilhak etmiş değil. Haftar'ın askerî kuvvetleri varlığını koruyor ve alan kapma savaşında onların da bir cepheleri var. Son dönemde hâkimiyet alanı savaşları daha çok Bingazi'de Bingazi Devrimcileri Meclisi'nin askeri kanadıyla sürüyor. Bingazi'nin fitne hareketinin merkezi kabul edilen Tobruk'a da diğerlerine (Trablus ve Sirte'ye) nispetle daha yakın olduğunu hatırlatalım. Fitne hareketinin askerî kanadının Suheyrat Anlaşması öncesinde de zaman zaman bu şehre ve yakınındaki Beyda'ya yoğun saldırıları oluyordu.
Libya'daki çatışmaların merkezinde yer alan etkin silahlı gruplardan biri de IŞİD'in Libya kanadıdır. IŞİD tabii Suriye'deki sultasını "İslam Devleti" olarak tanımladığından onu Libya'da temsil eden silahlı milis güçler de kontrol altına aldıkları bölgeleri "İslâm Devleti"ne bağladıklarını söylüyorlar.
Libya'daki bazı küçük çaplı radikal grupların bu örgütün saflarında toplanarak basite alınamayacak bir askerî güç oluşturduklarını söylemek gerekir. Kaddafi döneminde İslâmî eğitimin tamamen engellenmesi sebebiyle radikal söylemli gruplar Libya'da hızlı bir şekilde etkilerini göstermiş ve birtakım heyecanlı gençleri saflarında toplamayı başarmışlardır. O yüzden IŞİD'in Suriye ve Irak'tan sonra en etkili olduğu ülkenin Libya olduğunu söyleyebiliriz.
Bu örgüt daha çok uzlaşma hükümetine bağlı El-Bunyanu'l-Mersus adlı milis güçle savaşıyor ve savaşları da ağırlıklı olarak Sirte'de yoğunlaşıyor. Fakat son dönemde El-Bunyanu'l-Mersus'a bağlı milis güçlerin atakları karşısında önemli kayıplar verdiği ve önemli stratejik noktalardan çekilmek zorunda kaldığı olaylarla ilgili haberlerde dile getiriliyor.
IŞİD'in Sirte dışında da muhtelif bölgelerde askerî varlığının bulunduğunu ve zaman zaman diğer gruplarla da çatışmalara girdiğini belirtelim.
IŞİD'in Libya'daki varlığı ve güçlü bir etkiye sahip olması Suriye, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi Libya'da da yabancı güçlerin dışarıdan müdahalesine ve saldırılar düzenlemelerine gerekçe oluşturuyor. Fakat tüm diğer ülkelerde olduğu gibi Libya'da da yabancı güçler askerî müdahalede bulunmak ve insafsız saldırılar düzenlemek için IŞİD'i sadece gerekçe olarak kullanıyorlar. Asıl amaçları etkili olmasını istedikleri Haftar hareketinin önünü açmak ve bu hareketin önündeki engelleri kaldırmak için dışarıdan müdahalede bulunmanın gerekçesini oluşturmaktır. O yüzden saldırılarında çoğu zaman IŞİD'le herhangi bir bağlantıları olmayan sivilleri de vuruyorlar.
Yabancı güçlerin dıştan müdahalelerinde IŞİD'i sadece bir bahane olarak kullanmalarının en açık göstergelerinden biri Bingazi'deki Kanfuda'da onlarca ailenin kuşatmaya alınmasıdır. Kuşatmaya alınan ailelerin söz konusu örgütle herhangi bir ilgileri olmadığı gibi örgütün bölgeye konuşlandığını söylemek de mümkün değildir. Fakat bölge Haftar'ın askerleri tarafından kuşatmaya alındığı için zaman zaman dıştan müdahalede bulunan hava güçlerinin saldırılarına da hedef olabiliyor. Kuşatma aynı zamanda onlarca ailenin çok zor şartlara maruz kalmasına neden oldu. Dış güçlerin geçtiğimiz ay içinde gerçekleştirdikleri saldırılarından birinde de Bingazi'deki bir cezaevi hedef alındı. Bingazi Devrimcileri Meclisi tarafından yapılan açıklamada saldırıda en az yirmi mahkûmun hayatını kaybettiği otuz mahkûmun da yaralandığı ifade edildi.
Dış güçlerin müdahalelerinde çoğu zaman insansız hava araçları kullanılıyor. Bu araçlarla yapılan saldırılarda çoğu zaman sivil hedefler vuruluyor ve ardından yapılan açıklamalarda saldırının hedef şaşırdığı gerekçesine sığınılıyor. Aynı gerekçe Pakistan ve Afganistan'daki saldırılarda sivillerin öldürülmesi durumunda da sıkça kullanılıyordu.
Bu araçlar eğer gerçekten hedef şaşırıyor ve söz konusu katliamlar bu yüzden yapılıyorsa bu araçlar çok sık hedef şaşırıyor ve sebepsiz ölümlere hatta katliamlara neden oluyorlar demektir. O durumda bu araçların savaş aracı olarak kullanımının yasaklanması gerekir. Eğer sivil hedefler kasten vuruluyor da "hedef şaşırma" gerekçesi kullanılıyorsa o zaman da bu tam anlamıyla vahşet demektir. Biz ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu ve böyle bir vahşetin çağdaş emperyalizmin bir vasfı olduğunu düşünüyoruz.
Libya'daki savaşta küresel emperyalizmin favorisi yine fitneci lider Halife Haftar ve onun liderliğini yaptığı fitne hareketidir. Dışarıdan askeri müdahalelerde bulunmasının amacı da bu örgütü korumaktır. Onun amacı Libya halkını iç savaşla yıpratıp yorgun bir hale getirdikten sonra fitne hareketine tamamen teslim olmaya zorlamaktır.
Küresel emperyalizmin Libya'daki bu tavrını iyi tahlil edersek Türkiye'deki paralel devlet yapılanmasının diğer adıyla FETÖ'nün arkasında ısrarla durmasının sebebini de kolayca keşfedebiliriz.