25 Aralık 2015 Cuma, Yeni Akit
Arap ülkelerindeki halkların yıllardır süren zulüm rejimlerinden kurtulmak için başlattığı kitlesel devrimlerin bazı ülkelerde zafer kazanması küresel emperyalizmi ve devrimlerin kendilerine doğru ilerlediğini gören ancak henüz saltanatlarını sürdüren işbirlikçi diktatörleri ciddi şekilde rahatsız etti. O yüzden halkların zaferlerini geri almak için değişik yollara başvurdular. Biz bunları fitne savaşları olarak niteledik ve kurulan tezgâhların arka planı hakkında birçok yazı yazdık. Küresel ve bölgesel emperyalist güçlerin Suriye'ye dışarıdan müdahalede gerekçe olarak kullandıkları IŞİD/DAİŞ de aslında bu tezgâhlardan biridir.
Libya'da da halk devriminin oturmasının ve siyasi istikrar sağlanmasının önüne geçilmesi için muhtelif oyunlara başvuruldu. Bunların içinde IŞİD bağlantılı olduğu söylenen bazı örgütlerin küresel emperyalizmin ekmeğine yağ süren ve halkın kazanımlarına darbe vuran eylemleri olmakla birlikte emperyalizm, en çok bu gibi zamanlar için besleyip hazırladığı Halife Haftar'ın öncülüğünde başlatılan fitne savaşını öne çıkardı. Kaddafi döneminden kalan ve halk devriminden sonra deliklere çekilen yahut daha önce rejimin kendileriyle işbirliği yaptığı bazı aşiretlere sığınan askerî tecrübe sahibi şahısların da Haftar'ın safında toplanmaları ve böylece onun örgütünün güçlenmesi sağlandı. Tıpkı Yemen'de eski diktatör Ali Abdullah Salih'in adamlarının Husi hareketiyle işbirliği yapmaları gibi.
Sonra Afrika'daki fil avcılarının yöntemlerinde meşhur olan siyah adam - beyaz adam stratejisindeki "beyaz adam" rolü oynayan BM, her yerde olduğu gibi Libya'da da taraflar arasında "barış" sağlamak için devreye girdi. Farklı zamanlardaki farklı çıkışların ve uzun süren pazarlıkların ardından, Tunus'ta yapılan görüşmeler sonrası 17 Aralık 2015 Perşembe akşamı Fas'ın Suheyrat şehrinde bir anlaşma imzalandı. Önce bu anlaşmanın mahiyeti hakkında özet bilgi vermek istiyoruz.
BM başka ülkelerde başvurduğu "yetersiz kalan, yıpranan, taraflı damgası yiyen" temsilci yerine, "tecrübeli ve dengeleri koruyan" diye henüz yıpranmamış bir ismi atama yöntemine Libya'da da başvurdu ve Haftar'ın düdüğünü öttürdüğü artık iyice belli olan Bernardino Leon yerine hizmetindeki medya vasıtasıyla "tecrübeli diplomat" diye piyasaya sürdüğü Martin Kobler'i atadı ve son anlaşmada o aracı oldu.
Anlaşmaya göre bir ortak geçiş hükûmeti, biri Trablus'ta diğeri Tobruk'ta iki tane de siyasi meclis oluşturulacak. Trablus'ta yani başkentte oluşturulacak meclis Genel Ulusal Kongre (GUK) adıyla esas meclis niteliği taşıyacak. Türkçe kaynaklarda Genel Milli Kongre (GMK) adı veriliyor ama milli isimlendirmesini ben isabetli bulmuyorum. Tobruk'ta da on kişilik Temsilciler Meclisi adında bir yan meclis oluşturulacak. Fakat Trablus'takinin ortak, Tobruk'takinin ise fitnecilerin denetleme meclisi rolü oynayacağını tahmin etmek zor değildir. Bu şekilde fitneci harekete ait yan meclisler bulundurulmasının ne gibi riskler taşıdığını ayrıca ele alırız inşallah.
Anlaşma iki yıllık geçiş sürecinden sonra seçime gidilmesini, böylece halkın seçeceği bir parlamentoyla normal döneme geçilmesini öngörüyor.
Geçiş dönemi hükûmetini kurma ve başbakanlığını yapma görevi Fayiz es-Serrac'a verildi. Ali el-Katerani ile Abdüsselam Kacman da onun yardımcıları olarak görevlendirildi. Kamuoyuna yansıyan bilgilerden anlaşıldığına göre Fayiz es-Serrac'ın bir ay içinde geçiş hükûmetini oluşturmak için harekete geçmesi istendi.
İlginç olan bir gelişme de BM Güvenlik Konseyi'nin İngiltere'nin teklifiyle hızla harekete geçmesi ve Libya'daki sorunun sonlandırılması iddiasıyla imzalanan Suheyrat Anlaşması'nı onaylaması ve bu ülkeye yönelik politikasının ayarlarını bu anlaşmaya göre belirlemesi oldu.
BMGK 23 Aralık Çarşamba günü yaptığı toplantıda Libya konusunda İngiltere'nin sunduğu karar tasarısını ittifakla kabul etti. Özetle ifade etmek gerekirse karar BM'nin Suheyrat Anlaşması'nı desteklediğini açıklıyor, uzlaşma hükümetinin bir an önce kurulması için harekete geçilmesini istiyor ve uluslararası alanda artık Libya'yı bu hükûmetin temsil edeceğini vurguluyor.
26 Aralık 2015 Cumartesi, Yeni Akit
BM gözetiminde imzalanan Suheyrat Anlaşması'nın özünü Halife Haftar'ın liderliğinde oluşturulan ve Mısır sınırına çok yakın bir yerdeki Tobruk şehrini kendine merkez edinen fitne hareketini Libya'daki siyasi yapılanmaya etkin bir şekilde ortak etme amacı oluşturuyor. Daha önceki pazarlıklarda BM'nin Libya özel temsilcisi Berdardino Leon'un Trablus'taki siyasi yapıyı temsil edenlerden istediği sahayı tamamen Haftar grubuna terk etmeleriydi. "Uluslararası kamuoyu (!)"nun kendilerini tanımamaları gerçeğini önlerine koyarak, Haftar'ın önünü kesmeyi başarsalar da diplomatik ablukayı yarmalarının mümkün olamayacağına dikkat çekiyordu. Küresel emperyalizmin de Libya'da halk devriminin siyasi yapılanmasının Trablus'ta şekil almasına ve Haftar isyanının bir fitne hareketi olmasına rağmen diplomatik alanda Tobruk'taki hükümeti ve meclisi muhatap alması da gerçekten düşündürücüydü. Bu tavır aynı zamanda BM'nin çözümden yana değil Haftar hareketi lehine taraflı bir strateji izlediği gerçeğini gözler önüne seriyordu.
Fakat Leon, Trablus'taki siyasi organizasyonun sahadan tamamen çekilmeyi kabul etmeyeceğini de tahmin ediyordu. Bu konudaki dayatmalar bir bakıma ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasıydı. Nitekim BM Leon vasıtasıyla ölümü gösterdi sonra Martin Kobler vasıtasıyla, fitneci hareketle paylaşıma razı olmayan veya payların dış güçlerin yahut silahın baskısına göre değil halk desteğine göre belirlenmesinde ısrar eden kişi ve çevreleri devre dışı bırakarak Trablus'taki siyasi mekanizmayı sıtmaya razı etmeyi başardı. Bunun için Trablus'taki Genel Ulusal Kongre (GUK)'nin bazı ileri gelenlerinin yanı sıra Tobruk'taki meclisten de ayak bağı olacakları tahmin edilenler by pass edildi.
GUK eski başkanı Nuri Busehmin ve Tobruk'taki meclisin başkanı Akile Salih İsa, Suheyrat Anlaşması'na imza atanların bunu meclisleri temsilen değil kendi adlarına yaptıkları iddiasında bulundular.
GUK sözcüsü Ömer Hamidan da bu meclisin kendi adına kimseyi görevlendirmediğini dolayısıyla anlaşmanın çözüm getirmeyeceğini aksine daha çetrefil hale sokacağını söyledi.
Ama BM'nin imza atanları "taraf" kabul etmesi işi bitiriyor.
Anlaşmanın imzalanmasının ertesi günü yani 18 Aralık Cuma günü Trablus'ta bir gösteri düzenlendi. Katılanlar anlaşmanın Libya'yı tamamen Batı güdümüne soktuğunu söylüyorlardı. Ancak katılanların sayısının çok olmaması dikkat çekiyordu. Bunda belki halkın devam eden sorundan artık bıkmasının ve her ne şekilde olursa olsun bir çözüme kavuşturulmasını arzu edenlerin sayısının artmasının etkisi vardı.
Bununla birlikte anlaşmaya imza atanların Trablus ve Tobruk'taki siyasi kadroların tamamen dışında oldukları söylenemez. Fakat anlaşıldığı kadarıyla her iki taraftan da; yapılan pazarlıklar sonucu varılan çözüm formüllerini kabul etmeyecekleri dolayısıyla işin daha fazla uzamasına neden olacakları tahmin edilenlerin tamamen devre dışı bırakılması için bazı taktiklere başvurulmuştu.
İmza atan ekibin içinde yer alan Muhammed Şuayb, anlaşmanın soruna çözüm getireceği konusunda iddialı konuştu ve karşı çıkanlara direneceklerini söyledi.
Geçiş hükûmetini kurmakla ve başbakanlığını üstlenmekle görevlendirilen Fayiz Serrac da benzer şeyler söyledi ve anlaşmanın çözüm getireceğini iddia etti. Serrac, Tunus yönetiminden destek beklentisi içinde olduklarını ifade etti. Tunus son pazarlıklara ve görüşmelere de ev sahipliği yapmıştı. Bilindiği üzere Tunus'taki mevcut hükûmet, halk devrimiyle iktidara geçen İslâmî çizgideki kadrodan laik ve Batıcı kadroya yumuşak geçiş yöntemiyle iktidarı elde etmiş bir hükûmettir.
Böyle iddialı konuşulmasında tabii uluslararası güçlerin desteğinin önemli payı var. Fakat asıl önemli olan içeride uzlaşma ve istikrar sağlanmasıdır. Anlaşma Trablus ve Tobruk'taki siyasi mekanizma arasında silah bırakma anlaşması sayılabilir. Ama ülkede bunların her ikisinin dışında kalan ve Suheyrat Anlaşması'yla ilişkileri olmayan dolayısıyla silah bırakmayacakları tahmin edilen oluşumlar da var.
Anlaşanların aralarındaki pazarlıkların ve ihtilafların ülkedeki sistemin şekillendirilmesi ve kadrolaşma aşamasında da süreceği tahmin edilebilir. O yüzden birçok yorumcunun da dile getirdiği üzere bu anlaşmayla sorunun tamamen kapandığı, her şeyin bittiği ümidine kapılmamak gerekir.