Ramazan Özel 2016, Yeni Akit
Ramazan Müslümanlarda ümmet bilincini güçlendirmek için önemli bir fırsattır. Çünkü bu mübarek ayda Müslümanlardan istenen vazifelerden biri de birbirlerinin dertleriyle dertlenmeleridir. Bu aya özel olarak fıtır sadakasının (fitrenin) konması işte bu "ilgilenme" talebinin sembolik bir uygulamasıdır. Verenler açısından sembolik olmakla birlikte ihtiyaç sahiplerinde basite alınamayacak rahatlamaya vesile olmaktadır.
Oruç en başta Allah'a karşı bir kulluk sorumluluğu ve ibadet olmakla birlikte hikmetlerinden biri aç ve ihtiyaç içindeki mü'minlerin sıkıntılarını hissetmek ve anlamaktır. Bu hikmet iman kardeşliğinin ve ümmet bilincinin önemine biraz daha dikkatimizi çekmektedir.
Ümmet bilincinin gerçek anlamda hâkim kılınabilmesi için Müslümanların iradeleri dışında ve genellikle ulusçu anlayışlara göre çizilmiş sınırların aşılması, tüm Müslümanları bir bütün olarak kabul eden anlayışla hareket edilmesi gerekir. Böyle yapılırsa mekânda yakınlığa ek olarak ihtiyaçta öncelik de dikkate alınacaktır.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının." (Mu'minun, 23/52) Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurur: "İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin." (Enbiya, 21/92) Resulullah (s.a.s.) de bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Mü'minlerin, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine acımadaki örnekleri adeta bir beden örneğidir. Onun bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da uykusuzluk ve ateşle ona katılır."
Burada Müslümanların ümmet olarak bütünlüğüne, birliğine dikkat çekilmekte, her zaman birbirleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Zaten sömürgeci güçlerin Müslümanlar üzerinde dünyevi üstünlük sağlamaları ve onları siyasi yönden hakimiyet altına almaları da ümmet bilincinin zayıflatılmasından sonra olmuştur.
Ümmet bilincinin zayıflatılmasıyla birlikte aralarına etnik kimliklere dayalı birtakım sınırlar da çizildi. Bu sınırlar aralarındaki ilişkileri zayıflattı, güç birliğini bozdu.
Ancak unutmamak gerekir ki artık dünya globalleşmiş durumdadır. Böyle bir dünyada bir toplumun tek başına bağımsızlığına kavuşması mümkün değildir. Artık gerçek bağımsızlık ancak dayanışma, işbirliği ve globalleşme yoluyla mümkündür. Kısacası Müslümanların yeniden ümmet olmaya ihtiyaçları var. Ümmet bilincine ulaşmak için de öncelikle birbirlerinin dertleriyle dertlenmeleri, birbirlerinin gündemlerini takip etmeleri gerekir. Eğer biz kendimizi Türkiyeli Müslümanlar olarak İslam ümmetinin tamamı gibi görürsek, çağdaş sömürgeci güçlerin bizim için biçtiği kaftanı istesek de istemesek de giymek zorunda kalırız.
Ne var ki ümmetin birliğini ve merkeziyetini temsil eden hilafet müessesesinin ortadan kaldırılmasından sonra çizilen coğrafi sınırlar maalesef insanların kafalarında da birtakım düşünce sınırları oluşturmuş. Belli bir coğrafyaya mal edilen kitleler kendi aralarında bir işbirliği ve dayanışma gerçekleştirebilseler bile söz konusu sınırları aşarak ümmet platformunda bir bütünleşmenin kapılarını zorlamanın imkânlarını araştırma gereği duymuyorlar. Kısacası sömürgecilerin çizdiği sınırlar istenen fonksiyonu icra etmiş görünüyor.
Bu oyunun bozulması için sınırları aşmamız gerekiyor. Sınırları aşabilmek için de önce kafalara çizilen sınırların silinip atılması gerekir.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de; "Mü'minler ancak kardeştirler." (Hucurat, 49/10) diye buyurarak tüm mü'minleri kardeş ilan etmiştir. Aynı zamanda bu kardeşliğe herhangi bir sınır da konmamıştır. İster İslâm coğrafyasında yaşıyor olsun isterse bir başka ülkede, bir mü'min diğer mü'minlerle kardeştir.
Ramazan'da güçlendirilmesi gereken en önemli hasletlerden biri de iman kardeşliği bilincidir. Bu bilincin ve onun kazandıracağı duyarlılığın bütün İslâm coğrafyasını ve tüm mü'minleri kapsaması için de küresel emperyalizmin Müslüman halkları birbirinden ayırmak amacıyla çizdiği sınırları aşmış, bu sınırları zihinlerden tamamen silip atmış olmamız gerekir.
Unutmamak gerekir ki Ramazan bir eğitim, nefis terbiyesi ve günâhlardan arınma dönemidir. İman kardeşliği bilincini güçlendirmek için de bu mübarek ayın oluşturduğu havadan yararlanmak gerekir.
Dünya Müslümanları mübarek Ramazan ayına bu yıl da çeşitli sıkıntı, ızdırap ve acılarla giriyorlar. Bazı yerlerde Müslümanlar kalabalık kitleler halinde mülteci kamplarına sıkıştırılmış durumdalar. Bunlardan oruç tutabilenler iftar ve sahurda yiyecek bir şey bulabilmek için çeşitli yardım kuruluşlarının eline bakıyorlar. Birçok Müslüman sömürgeci güçlerin hizmetindeki uluslararası örgütlerin duyarsızlığından cesaret alan işgalcilerin kurduğu esir kamplarında veya zindanlarda Ramazan'ı geçiriyor. Pek çok İslam beldesinde hiçbir yerden geliri olmayan binlerce Müslüman aile, yardımseverlerin veya hayır kurumlarının dağıttığı üç beş paket erzakla Ramazan'ı çıkarabilmenin hesaplarını yapıyor. Bütün bunlar Müslümanların başsız kalmasının, birlik ve bütünlük içinde haksızlıklara karşı duramamalarının ortaya çıkarmış olduğu manzaralardır.
Bizim İslâm dünyasındaki sıkıntıların tümünü ayrıntılarıyla ortaya koymamız ve her biri hakkında ayrı ayrı bilgi vermemiz mümkün değil. Fakat genel değerlendirmeye ek olarak sıkıntıları büyük olan bazı bölgelerin yaşadığı zorluk ve problemler, Ramazan'ı karşılarken yaşadıkları gelişmeler hakkında özet bilgiler vermek istiyoruz.
Aslında Filistin'i bir bütün olarak değerlendirmemiz ve Gazze'nin de bu bütünden ayrı bir bölge değil bu bütünün bir parçası olduğunu bilmemiz gerekir. Verilen mücadele de sadece Gazze'nin değil tüm Filistin'in özgürlüğü içindir. Ayrıca siyonist işgalin zulmü sadece Gazze bölgesine özel değil Filistin'in tüm bölgelerine yöneliktir. Özellikle Ekim 2015'in başından itibaren patlak veren ve Kudüs intifadası adı verilen mücadeleden dolayı Batı Yaka ve Kudüs bölgesindeki Filistinlilere yönelik baskı ve şiddet uygulamaları daha da arttı.
Fakat işgal rejimi, 2005 yılındaki seçimlerde Gazze ahalisinin yüzde sekseninin Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas) lehine oy kullanmasından dolayı bu bölgeyi özel bir ablukaya aldı. Gerçi o seçimlerde Hamas desteği sadece Gazze'ye özel kalmadı. Bu hareketin Filistin'in özerk yönetim bölgelerinin tümünde aldığı oyların oranı %58'i buldu. Ancak Gazze'deki oy oranının diğerlerine nispetle biraz daha fazla olması sebebiyle burası özel hedef seçildi ve ablukaya alındı.
Bu abluka ve ambargo on yıldan fazla süredir devam ediyor. Ambargonun uygulanmasında tabii ki Mısır başta olmak üzere Arap dünyasındaki ihanetçi dikta rejimlerinin tutumunun da önemli bir payı var.
Abluka ve ambargo yüzünden işgal rejimi ve onun güdümündeki Mısır cuntası Gazze'ye insanî yardımın girmesini dahi engelliyor.
Mısır cuntası bölgeye insanî yardımın girmesini engellemek amacıyla, Gazze'nin nefes boruları olarak tanımlanan tünelleri de tamamen tahrip etti. Tespit edilemeyen tünellerin de kendiliğinden çökmesini sağlamak amacıyla bölgenin Mısır sınırı boyunca kanal açtı ve bu kanalla bölgeye deniz suyu akıttı. Bu su toprağın şişmesine ve lapalaşmasına neden olduğu için kanalların da içten çökmesine yol açtı. Akıtılan su bölge tarımına da büyük zarar verdi.
Mısır cuntası tünelleri imha projesinin önünde engel oluşturmaması için Rafah şehrinin Mısır tarafında ikamet edenlerin evlerini cüzi paralarla istimlak etti ve hepsini yıktı.
Filistin'deki İslâmî direnişin kararlılığından korkan ve Kudüs intifadasını bastırmakta zorlanan siyonist işgal, bu intifadayı desteklediği gerekçesiyle Filistin'in 1948'de işgal edilmiş bölgesinde faaliyet yürüten İslâmî Hareket'i kapattı. Bu hareketin kurduğu sosyal kurumların da mal varlıklarının önemli bir kısmını gasp etti. Hareketin lideri ve aynı zamanda Mescidi Aksa'ya sahip çıkmak için yürüttüğü yoğun faaliyetlerinden dolayı Mescidi Aksa muhafızı unvanıyla anılan Şeyh Raid Salah'ı da şiddete teşvikle suçlayarak hapse mahkum etti.
İşgal yargısı Raid Salah'ı önce 11 ay hapse mahkûm etti. İşgal rejiminin yargıtayına temyiz talebinde bulunulması üzerine de ceza sadece iki ay düşürülerek dokuz ay hapis cezası kesinleştirildi. O yüzden işgal güçleri onu 10 Mayıs 2016 tarihinde tutuklayarak zindanda tek kişilik bir hücreye kapattı. Bu sebeple Mescidi Aksa'nın muhafızı bu yıl mübarek Ramazan ayını zindanda geçirecek.
Siyonist işgal rejimi Raid Salah'ı daha önce de değişik zamanlarda hapis cezalarına mahkûm etmişti. Ancak bu cezaların hiçbiri onu yıldıramadı ve mücadelesinden geri adım atmaya zorlayamadı.
1 Ekim 2015 tarihinde Kudüs intifadasının patlak vermesine neden olan gelişme siyonist işgal rejiminin parlamentosu olarak bilinen Knesset'in Mescidi Aksa'nın Müslümanlarla yahudiler arasında bölünmesini ön gören yasa tasarısını görüşmeyi kabul etmesi olmuştu. Bu yasa tasarısı Mescidi Aksa'nın ya mekân yönünden bölünerek bir kısmının Müslümanlara bir kısmının da yahudilere tahsis edilmesini, ya da zaman yönünden bölünerek haftanın belli günlerinde sadece Müslümanların diğer günlerinde de sadece yahudilerin girmesine müsaade edilmesini öngörüyordu. İşgal rejimi yasanın sosyopsikolojik zeminini oluşturmak amacıyla yahudilerin bazı dinî bayramlarını gerekçe göstererek, bu kutsal mabedi Müslümanlara tamamen kapatmak suretiyle birtakım deneme uygulamaları da başlatmıştı.
Ancak bu uygulamaların Filistin tarafında bir eylem patlamasına ve Kudüs intifadası adı verilen mücadeleye sebep olması üzerine hesaplar bozuldu.
Fakat Mescidi Aksa'ya yönelik tehditler ve tehlike tamamen son bulmuş değil. İşgal rejimi amacına kademeli bir şekilde ulaşmak için birtakım radikal yahudi gruplarını kullanarak ve işgal rejiminin güvenlik güçlerinin himayesi altında bu kutsal mabede baskınlar düzenlenmesini sağlıyor. Bu baskınların artması ve ciddi sorun haline gelmesi durumunda da bu mabetten yahudilerin vazgeçmediği iddiasını kullanarak yeniden bölünmesi planlarını gündeme taşıyacak. Bölünmesinin uzun vadedeki amacı ise tamamen yok edilerek yerine bir yahudi mabedi inşa edilmesidir. Bu amaç için de tarihi ve dini gerçekler çarpıtılıyor.
Suriye'de ABD ve Rusya'nın ittifakıyla görünüşte bir ateşkes ilan edildi. Gerçi bu ikisi Suriye'deki savaşın karşıt tarafları olmadıkları aynı cephede yer aldıkları için onların bu ilanları tek taraflı ateşkes ilanı anlamına geliyordu. Fakat vahşi saldırılar karşısında Suriye halkının çok zorlandığını ve büyük sıkıntılar yaşadığını gören direniş grupları da Baas'ın ve işgal güçlerinin ateşkese riayet etmeleri durumunda kendilerinin de uyacaklarını açıkladılar.
Aslında bu ateşkes bir oyundu ve gerçekte amacı Suriye'de kan dökülmesinin son bulmasını sağlamak değil Cenevre'de başlatılan görüşmelerde Beşşar cephesinin baskın çıkması için zemini oluşturmaktı. Çünkü bu görüşmelerin asıl amacı bir uzlaşmaya varılmasını sağlamak değil Beşşar rejiminin devam etmesine imkân verecek şartları direniş tarafına kabul ettirmekti.
ABD - Rusya cephesi ateşkes oyununda kapıları içeriden tamamen kapatmış olmamak için de IŞİD ve Nusra'nın bu ateşkesten müstesna tutulduğunu bildirmişlerdi. Gerçekte savaşı tamamen bu iki örgüte tahsis etmek ve diğerleriyle çatışmaya son vermek değil yeri geldiğinde sözde ateşkesi bozmadan saldırmaya devam ediyormuş gibi görünmek için kendilerine açık kapı bırakmaktı.
Ateşkesten sonra Rusya oyunu biraz daha pekiştirmek amacıyla Suriye'deki hava güçlerini çekeceğini duyurdu.
Bir yandan da Suriye direnişine, geçiş sürecinde iktidarın Beşşar Esed'e verilmesi şartının kabul ettirilmesi için dümenler çevrilmesine devam ediliyordu. Direniş tarafının bu şartı kabul etmemesi üzerine Rus işgal güçleri 29 Nisan 2016 tarihinden itibaren Halep'i hedefe yerleştiren yoğun bir saldırı başlattı. Bu saldırılardan birinde de bir sahra hastanesi vurularak 11'i gönüllü sağlık personeli, 19'u da hasta ve yaralı olmak üzere 30 kişi vahşice katledildi. Bu katliamda Halep'te hizmet vermeye devam eden son çocuk doktoru da hayatını kaybetti.
Bu saldırılar ateşkesin de Rus işgal güçlerinin çekilmesinin de tamamen taktik ve oyun olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü hedef alınan bölgelerin IŞİD veya Nusra ile bir ilişkisi yoktu. Üstelik özellikle sivil hedefler vuruluyordu. Asıl amaç Cenevre'de dikte edilen şartların, bilhassa geçiş döneminde iktidarın Beşşar Esed'e verilmesi şartının direnişçilere kabul ettirilmesiydi.
İşgal güçleri ve onların himayesi altındaki Baas güçleri savaş suçları işlemeye devam ediyorlardı. Çünkü çoğunlukla sivil hedefleri vurdukları gibi insanî hizmet, özellikle de sağlık hizmetleri veren kurumları hedef alıyorlardı. Fakat küresel güçlerin küçük çaplı tepkiler dışında engelleme ya da cezalandırma yapmak için söze gelir bir girişimleri olmadı.
İşgalciler ve Baas güçleri Halep'ten sonra saldırılarını Hama, Humus, İdlib gibi direnişin güçlü olduğu bölgelere doğru yaydılar.
İran, İslâm âleminde artık zulmün ve fitnenin ana kaynağı haline geldi. Nerede bir fitne oyunu oynanıyorsa perdeyi kaldırdığınız zaman arkasından İran çıkıyor. Bunda da onun mezhepçi yaklaşımlarla tüm İslâm coğrafyasına hükmetme ve böylece bütün İslâm âlemi üzerinde görünüşte Şii kimlikli gerçekte Fars yayılmacılığını önceleyen bir saltanat kurma idealinin büyük rolü var.
İran bu idealini gerçekleştirmek için ABD ile işbirliği yaparak Irak'ı arka bahçesi haline getirmiş olmasını iyi bir fırsat olarak görüyordu. Bu fırsatı ve Suriye'deki katil Baas rejimiyle işbirliğini de değerlendirmek suretiyle Lübnan'da hesabına çalışan Hizb'in siyasi iktidarda daha güçlü hale gelmesini sağlayarak Akdeniz'e bir koridor açmayı planlamıştı.
Fakat Arap baharının Suriye'ye sıçraması ve bu ülkedeki halkın Baas zulmüne başkaldırması hesaplarını bozdu. Bu durum onu çok kızdırdı ve ne pahasına olursa olsun Suriye'de Baas'ın iktidarı kaybetmemesi için bütün güçlerini devreye soktu. Suriye'de çok sayıda Şii militanın hayatını kaybetmesine ve İran'ın da önemli generallerini bu savaşta kaybetmesine rağmen inadından vazgeçmedi.
İran, Yemen'de de Husi militanları kullanarak uzaktan kumandalı bir hükümeti iş başına getirmeyi planlamıştı. O durumda hem Basra Körfezi'nin hem de Kızıldeniz'in boğazlarını kontrol altına alacağını ve bunun da kendisini bölgedeki denizlerde stratejik açıdan çok güçlü kılacağını umuyordu. Ama Suudi Arabistan, İran tehdidinin Yemen'e yerleşmesinin boğazlarını sıkmaya başlaması anlamına geleceğini gördüğü için bu ülkeye büyük ağırlık verdi ve bütün gücüyle yüklendi. Bunun üzerine Irak ve Suriye'de askerî Lübnan'da da kısmen askeri büyük ölçüde de siyasi savaş veren İran, Yemen'de zayıf düştü. Ama tümüyle de elini çekmedi.
Kısacası İslâm dünyasında fitne ateşinin yandığı pek çok bölgede bugün bu ateşin gazının İran'dan pompalandığını görüyoruz.
İran'ın ABD ile işbirliği sonucu oynadığı oyunlarla arka bahçe haline getirdiği Irak'ta fitne ateşi bir türlü söndürülemiyor. Bir yandan neredeyse gündelik olarak kim adına ve ne amaçla gerçekleştirildiği anlaşılamayan ama çoğunlukla artık bu işlerin baş sorumlusu sayılan IŞİD'e fatura edilen bombalama eylemleri gerçekleştiriliyor. Bir yandan da hükümet güçleriyle onun saltanatına itiraz eden kabileler arasındaki çatışmalar devam ediyor.
Mısır'da Sisi cuntasının zulüm uygulamaları sürüyor. O yüzden cuntanın hapishaneleri bu Ramazan da inançlarından ve siyasi tercihlerinden dolayı hapse atılanlarla dolu. Cunta zindanlarında aynı zamanda sistematik işkence uygulanması veya sağlık durumları iyi olmayanların kasıtlı ihmal edilmesi sebebiyle sürekli tutsaklar hayatlarını kaybediyor. Bu da cuntanın herhangi bir yargılamaya bile başvurma ihtiyacı duymadan insanları idam etmesinin bir şekli. Bu şekilde idam edilenlerin büyük çoğunluğunu da Müslüman Kardeşler'in mensupları oluşturuyor. Daha önce bu cemaatin mensuplarından birçok kişi Sisi zindanlarında öldürülmüştü. Geçtiğimiz Mayıs ayında da İskenderiye'nin Burcu'l-Arab Hapishanesi'nde tutulan Bedr Şehhate yine sistematik işkence ve kasıtlı ihmal sebebiyle hayatını kaybetti.
Ürdün'deki kraliyet rejimi Mısır cuntasını taklit ederek Müslüman Kardeşler'in faaliyet alanlarını daraltmaya başladı. Bu amaçla bazı sosyal kurumlarını kapattı ve muhtelif alanlarda çalışmalarını engellemeye başladı.
Ürdün kralı Müslüman Kardeşler'e oyun oynamak amacıyla bir yandan da bu cemaatin içinde fitne çıkarmaya çalışıyor. Bunun için cemaatin çalışmasına izin verebilmek için kendisinin istediği kişilerin cemaatin başına geçirilmesini şart koşuyor. Böyle bir oyunun ise cemaat içinde ihtilafa ve tartışmalara yol açacağını biliyor. Bir yandan da böyle bir taktikte başarılı olması durumunda cemaati kendi kontrolüne alacağını ve artık uzaktan kumanda etmeye başlayacağını tahmin ediyor. O yüzden Müslüman Kardeşler'in ileri gelenleri kralın böyle bir oyun oynamasına fırsat vermemeye çalışıyorlar.
Cemaat içinde fitne çıkarma oyununda başarılı olamayan kral bu kez çalışma alanlarını daha da daraltmak, siyasi ve sosyal kurumlarını kapatmak için daha fazla baskı yapmaya başladı.
Güney Asya ülkelerinde en geniş çaplı faaliyetleri olan ve İmam Ebu'l-Ala El-Mevdudi'nin kurmuş olduğu Cemaati İslâmî'nin Bangladeş kanadının bundan önceki lideri Abdülkadir Molla ve yine bu cemaatin ileri gelenlerinden Muhammed Kameruzzaman ülkedeki dikta rejiminin göstermelik yargı organlarının verdiği kararlarla idam edilmişlerdi. Hareketin Abdülkadir Molla'dan sonraki genel başkanı Muti'u'r-Rahman Nizami de geçtiğimiz Mayıs ayında idam edildi.
Ülkedeki dikta rejimi bu kişileri, Bangladeş'in Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nden ayrılması amacıyla 1971'de çıkarılan fitne savaşına destek vermemeleri sebebiyle vatana ihanetle suçlayarak idam ediyor. Gerçekte o savaşta vatana ihanet edenler Pakistan'ın düşmanı Hindistan'la ihanet işbirliği yaparak böyle bir fitne savaşını çıkaranlardı.
Aradan kırk yıldan fazla zaman geçtikten sonra eski defterlerin karıştırılıp böyle bir suçlama yapılmasının asıl sebebi ise ülkede İslâmî hareketin yükselişini engellemek.
Yemen'e hükmetme konusunda hesapların karışması sebebiyle çıkarılan savaşın sonlandırılması için BM'nin tayin ettiği özel temsilci İsmail Veled Eş-Şeyh Ahmed'in aracılığıyla Kuveyt'te dolaylı görüşmeler başlatıldı. Ancak görüşmelerde bir uzlaşma sağlanması konusunda Ramazan öncesinde bir ilerleme kaydedilmiş değil. BM Özel Temsilcisi İsmail Veled de görüşmelerin olumlu başladığını ancak kısa vadede sonuç beklememek gerektiğini söyledi. Masa başı görüşmelerde bir ilerleme sağlanamaması cephede sağlanan ateşkesin de zaman zaman bozulmasına ve yeniden çatışmalar çıkmasına neden oluyor.
Suudi Arabistan'ın yeni kralı Selman bin Abdülaziz'in izlediği tutumla ilgili gözlemlemeler bu ülkede bir değişim sürecinin başlatıldığı kanaatinin oluşmasına neden oldu. Hatta ABD'nin bu ülkeye baskılarının da bu değişimden kaynaklandığı tahmin ediliyor. Türkiye'yle arasındaki ilişkileri geliştirmesi de bu değişime dayandırılıyor.
Fakat şu anki kralın önceki kral döneminde de Dış İşleri bakanlığı görevini yürütmesi sebebiyle ülkenin dış politikasını belirleyen kişi olduğunun dikkatten uzak tutulmaması gerekir. Bununla birlikte bir değişim sürecine girme ihtiyacı duyması ve bazı ilişkilerinde tavırlarının kısmen değişmesi özellikle ABD'nin Yemen'de İran rejimiyle işbirliği yaparak Suudi Arabistan'ı köşeye sıkıştırmaya kalkışmasından kaynaklanıyor.
Emperyalizmin oyunlarıyla Güney Sudan'daki ayrılıkçı hareketin isteklerinin gerçekleşmesi sonucu Afrika'nın coğrafi yönden en büyük ülkesi olan Sudan ikiye bölündü. Fakat ayrılma sonucu Güney Sudan kendi içinde bir ittifak ve istikrar sağlayamadı. 2013 sonlarına doğru iç savaşa girdi. Bu iç savaş ve sebep olduğu açlık yüzünden bölgenin ahalisi de şimdi Sudan'a iltica ediyor. BM raporlarına göre iç savaşın başlamasından bu yana iltica edenlerin sayısı da 226 bini buldu.
Küresel emperyalizm, bir yandan da ülkenin batısında yer alan Darfur'daki meseleyi kullanarak ülkeyi yeniden bölmeye çalışıyor. Bu bölgedeki çatışmalar yüzünden de Darfur'un ahalisi Çad'a iltica ediyor.
Libya'da dikta rejiminin devrilmesinden sonra halkın zaferinin geri alınması amacıyla küresel emperyalizmin oyunlarıyla çıkarılan fitne savaşında görünüşte bir anlaşma sağlandı. Ancak istikrar sağlanamadı. Bazı kesimler anlaşmayı onaylamadı ve karşı çıkıyor, yerine göre de silaha başvuruyorlar. IŞİD'in Libya kanadı olarak nitelendirilen bazı silahlı gruplar ise saldırmaya devam ediyorlar. O yüzden bu ülke de Ramazan ayını çeşitli iç sıkıntılarla ve çatışmalarla karşıladı.
Küresel emperyalizmin başını çeken ABD Afganistan'da uzaktan kumanda ettiği yönetimin geleceğini garantiye alamadığından bu ülkedeki işgal güçlerini çekmedi. İşgale ve işbirlikçi kukla yönetime karşı savaşan Taliban da bu yüzden silah bırakmak istemiyor. Dolayısıyla ülkede çatışmalar devam ediyor. Gidişat ülkede işgal tamamen son bulmadan silahların susmayacağını ve bir anlaşma sağlanamayacağını gösteriyor.
Halklarının büyük çoğunluğunu Müslüman Türklerin oluşturduğu Türkmenistan, Kazakiskan, Özbekistan, Kırgızistan, Çin sultası altındaki Doğu Türkistan ve halkının geneli Farisi kökenli Tacik Müslümanlardan oluşan Tacikistan'ı içine alan bölge Büyük Türkistan olarak adlandırılıyor. Bu bölgenin tamamında zulüm rejimleri hüküm sürdüğünden bölge halkları çeşitli zulüm uygulamalarıyla karşı karşıya. Çeşitli haksızlıklara maruz kalıyorlar.
Bu bölgede yaşayan Müslümanlardan inançlarının gereğini yerine getirmek isteyenler ise bu yüzden ayrıca ve ek bir zulme maruz kalıyorlar. Namaz kılmaları, oruç tutmaları, kadınların tesettüre riayet etmeleri engelleniyor. Bu konuda duyarlılık gösterenler devlet kurumlarında çalışıyorlarsa işlerine son veriliyor.
Büyük Türkistan bölgesinin tüm ahalileri ne yazık ki bu Ramazan'ı da çeşitli zulüm ve baskı uygulamaları altında karşıladı. Fakat dünyada sıcak çatışmaların yaşandığı bölgeler gündemi yeterince meşgul ettiğinden Büyük Türkistan bölgelerindeki Müslüman halkların maruz kaldığı zulüm ve işkence uygulamaları genellikle gölgede kalıyor.