16 Şubat 2006 Perşembe, Vakit gazetesi
Filistin'de parlamento seçimlerinin kesin sonuçlarının belli olmasından sonra HAMAS yaptığı açıklamada bunun Yüce Allah'ın lütfu olduğuna dikkat çekmişti. "Gücümün yettiği ölçüde düzeltme yapmaktan başka bir şey istemiyorum. Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir. Ben O'na güvendim ve O'na gönülden yönelirim" mealindeki âyetle başlayan açıklamada şu ifadelere yer verilmişti: "Biz yeminimizi yapacağımız ilk günden itibaren Allah'ın izniyle halka vaad ettiğimiz programı uygulamak için çaba harcayacağız. Bu doğrultuda özgürlük, bağımsızlık, dönüş hakkı, tutsak ve tutukluların serbest bırakılması ve başkenti Kudüs olan tam bağımsız Filistin devletinin kurulması için çalışacağız."
Fakat ilginçtir ki gelişmelere piyasadaki yaygın komplo teorilerinin penceresinden bakma ihtiyacı duyanlar gerçekleştirilen başarıyı Allah'ın lütfu olarak değil ABD'nin lütfu olarak görme ihtiyacı duydular. Söz konusu teorilerin esaretinden kendilerini kurtaramayanlara göre böyle bir başarının gerçekleştirilebilmesi için en azından ABD'nin göz yummasına ihtiyaç vardı. Peki, ABD neden göz yumuyordu? Yoksa işin içinde birtakım oyunlar mı vardı? HAMAS da mı ABD'nin istediği çizgiye doğru kayıyordu?
Bu yaklaşım tarzı her şeyden önce farkında olmadan ABD'yi tabulaştırma, yeryüzünün mutlak hâkimiyetini ona verme anlayışının etkisine girmektir. Bu anlayışın etkisine girilmesi işgalci siyonistlerin Gazze'den çıkarılması sonrasında yapılan yorumlarda da dışa yansımıştı. O zaman yapılan yorumlarda da İsrail'in Gazze'den çıkarılmasına imkân olmadığı, dolayısıyla bu çıkış işleminin bir taktik olduğu, işin içinde birtakım oyunlar olduğu söyleniyordu. Oysa Gazze'den çıkarılamayacağı sanılan işgalci siyonistler ondan beş yıl önce yani 2000 yılında sadece birkaç bin gerilla tarafından Güney Lübnan'dan burunları yere sürtülerek çıkarılmışlardı. Yine aynı işgalciler 1968 Kerame savaşında 400 gerillanın oluşturduğu engeli aşamamışlardı. Bu gerçeği Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de bir âyet-i kerimesinde Medine yahudileriyle ilgili olarak şu şekilde bildiriyor: "Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (Allah'ın hükmü), hiç ummadıkları yerden kendilerine geldi ve kalplerine korku saldı. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü'minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ibret alın ey basiret sahipleri!" (Haşr, 59/2)
Söz konusu teorilerde görünüşte olayların arka planlarının okunduğuna ve ona göre hükümler çıkarıldığına inanılmaktadır. Oysa yapılan, vakıayı okuyamamak, tamamen varsayımlardan yola çıkarak insanları, hareketleri ve kitleleri toptan mahkûm etmektir.
Bu noktada Resulullah (s.a.s.) zamanında yaşanmış bir olaya dikkat çekmek istiyorum. Resulullah (s.a.s.) Usâme ibnu Zeyd'i ve onun babası Zeyd ibnu Hârise'yi çok severdi. Bunlardan baba Zeyd beyaz, oğul Usâme ise siyah tenli tamamen zenci görünümlü biriydi. Bu yüzden insanlar: "Bu çocuk bu adamdan değildir" diye dedikodu çıkarmışlardı. Bu dedikodu Resulullah (s.a.s.)'ı çok rahatsız ediyordu. O zaman DNA testi imkânı yoktu ama insanların nesep ilişkilerini tespit etmenin belli metotları ve bu işin uzmanları vardı. Bu konuda uzman bilinen İbnu A'ver el-Mudlicî'ye başvuruldu. O da bunların baba - oğul olduklarını ispat eden delilleri ortaya çıkardı ve Resulullah (s.a.s.) çok sevindi. Sonucu derhal Hz. Aişe (r.a.)'ye bildirdi. (Bu konudaki rivayeti Buhari, Kitâbu'l-Ferâiz, 31. babda, Müslim, Kitâbu'r-Reda', 11. babda nakletmiştir.)
Gerek bu olay ve gerekse bunun gibi nice delil, varsayımlardan, komplo teorilerinden ve İslâmî oluşumları yıpratma çabası içindeki medya organlarının yaydığı dedikodulardan yola çıkarak birilerini mahkûm etmenin haksızlık olduğunu göstermektedir. Ne var ki günümüzde komplo teorileri insanlarımızın düşünce yapılarını öylesine esir almış ki çok basit bir varsayım veya dedikodu bile herhangi bir İslâmî oluşumun üzerine çizgi çekmek için yeterli görülebiliyor.
Filistin'deki İslâmî hareketin yıpratılması için şimdiye kadar pek çok teori üretildi. Fakat bizi en çok hayrete düşüren bu teorilerin söz konusu hareketi yıpratma çabası içinde olanlardan ziyade bizim insanlarımız arasında rağbet ve itibar görmesi oldu. Bu yüzden İslâmî mücadelenin haklılık gerekçelerini başkalarından ziyade İslâmî duyarlılık içinde olduklarını düşündüğümüz insanlarımıza izah etmek zorunda kalıyoruz. Bu sadece Filistin davasıyla da ilgili değil. Örneğin son dönemde Danimarka'nın karikatür saldırısı karşısında tüm İslâm âleminde yükselen ses ve tepkiyle ilgili de ilginç komplo teorileri üretildi.
17 Şubat 2006 Cuma, Vakit gazetesi
Komplo teorileri çerçevesinde üretilen fikirler çoğu zaman zulmü ve haksızlığı çok fazla kanıksamaktan kaynaklanıyor. Uygulamadaki zulüm ve haksızlıkları öylesine kanıksıyoruz ki buna muhalif bir gelişme olmasını garipsiyor, böyle bir gelişmeye şüpheyle yaklaşma ihtiyacı duyuyoruz. Birileri kendi iradelerini ve güven duygularını kullanarak açık tavır koyduğunda, zulüm aracının tekerleğinin önüne takoz koyduğunda yahut alışılmış gibi görünen gidişata aykırı bir başarı gerçekleştirdiğinde: "Bu cesareti ve gücü nereden alıyor?" sorusunu sorma ihtiyacı duyuyoruz. Daha sonra bu tür sorular sorma ihtiyacı bir suçlama psikolojisini harekete geçiriyor. İnsandaki bu psikolojiyi keşfeden karalamacı çevreler de bunu iyi değerlendirmek için piyasaya sürekli ispatı mümkün olmayan iddialar ve dedikodular sürüyorlar. Onları bu iddiaların ve dedikoduların doğruluğu değil dayandırıldığı şüpheci yaklaşım ilgilendiriyor.
Şüpheci yaklaşımda ispat değil tezkiye edememe anlayışı hâkimdir. Yani birini veya birilerini suçlarken ortaya atılan iddianın doğruluğunun ispatı için uğraşılmaz, bunun böyle olmayacağının ispat edilemeyeceği ön yargısıyla hareket edilir. Tezkiye edememe derken kastettiğimiz budur. Bir önceki yazımızda aktardığımız hadisede de bu vardır. O olayda Usâme ibnu Zeyd'in ırkî yönden babasından farklı özelliklere sahip olması zihinlerde "tezkiye edememe" düşüncesinden doğan şüpheye yol açmıştır. Oysa böyle önemli bir iddiada tezkiye edememe şüphesiyle değil ispat duyarlılığıyla hareket edilmesi gerekirdi.
Aynı durum Hz. Aişe (r.anha)'ya iftira atılması olayında yani ifk hadisesinde de söz konusudur. Hz. Aişe (r.anhâ) Benu Mustalik Gazvesi dönüşünde gerdanlığını kaybetmekten dolayı geri kalınca, geride kalanları toplayan Safvân ibnu Mu'attal'ın devesine binerek kervana yetişmişti. Bunu gören fitneciler normalde iddialarını ispata yarayacak bir tek delil gösterememelerine rağmen "tezkiye edememe" düşüncesinin harekete geçirdiği şüphe psikolojisini değerlendirerek dedikodu yaymışlardı. Yüce Allah bunu vahiyle reddetmiş ve: "Ona dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahit getiremediler öyleyse onlar Allah katında yalancıların kendileridir." (Nur, 24/13) diye buyurmuştur. İfk olayıyla ilgili âyetlerde bu tür dedikoduları duyanlara da çok önemli bir uyarı var: "Onu duyduğunuzda mü'min erkeklerle mü'min kadınların kendileri hakkında hayır düşünmeleri (birbirleri hakkında iyi zanda bulunmaları) ve: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?" (Nur, 24/12)
Hukukta da mahkûm etmek için ispat zorunludur; tezkiyede ise şüphe geçerli hatta çoğu zaman yeterlidir. Yani bir kimsenin bir suçu işlediğine hükmedilebilmesi için kesin delillere dayanan ispat gerekir. Ama suçlamada ortaya atılan iddiaların doğruluğundan şüphe ediliyorsa o zaman hüküm verilemez ve suçlanan kişi tezkiye edilir. Hukukun işleyiş tarzı bunu gerektirirken üzerinde durduğumuz komplo teorilerine dayalı ithamlarda tam tersi bir mantıkla hareket edildiğini görüyoruz. Suçlamada son derece rahat edilirken, sadece bir şüphe yeterli görülürken tezkiye için suçlamanın doğru olmadığının ispatı şart koşuluyor. Zihinlerde en ufak bir tereddüt kalması ya da tezkiye edememe düşüncesinin devam etmesi durumunda suçlama aynen geçerli sayılıyor. Bu tür bir yaklaşımın baskın çıkması ise hislerin akla baskın çıkmasından kaynaklanır.
Filistin'de İslâmî hareketin başarısına şüpheyle yaklaşan komplo teorilerine ve bunlara dayandırılan iddialara baktığımızda da burada zikrettiğimiz tavırlar karşımıza çıkıyor. Buradaki "tezkiye edememe" şüphesinin temel dayanağı ise daha önce üzerinde durduğumuz ABD'yi ve onun himaye ettiklerini tabulaştırma, onların koyduğu engeli aşabilmenin yine ancak onların göz yummalarıyla mümkün olabileceği kanaati taşımadır. Oysa en azından Irak'ta yaşananlar karşımıza bir ABD acziyeti gerçeğini koymuştur. Kaldı ki daha önce bu acziyeti Somali'de bile görmüştük. Ayrıca ABD güçlü olsa da bir mutlak güç değildir. Arka bahçesi sayılan Güney Amerika ülkelerinde bile solun yükselişini engelleyememesi bu konuda yeterince fikir veriyor.
Eğer ABD'nin muhalefetine rağmen birtakım gelişmeler olması bir taktik şüphesi uyandırıyorsa o zaman hiç kimsenin kendinden emin olmasına imkân yoktur. Amerikan emperyalizmine, onun stratejilerine, politikalarına rağmen atılan her adım bir taktik, ABD çıkarlarına tersinden hizmet anlamı taşır. O zaman dünyada İslâmî hareketin varlığından söz etmek de boş ve kuru laftan ibaret kalır.
18 Şubat 2006 Cumartesi, Vakit gazetesi
Komplo teorilerine dayanan görüşlerin önemli bir boyutu da beşeri gücün sınırlarını yeterince takdir edememekle ilgilidir. Bundan kaynaklanan yaklaşım her zaman zihinlerde "….rağmen …… mümkün mü?" sorusunun oluşmasına yol açıyor. Burada birinci boşluğa aşılması imkânsız görülen beşeri güç, ikinci boşluğa ise bu gücün reddettiği veya reddetmesi gereken gelişme konuyor.
Zihinlerinde bu tür sorular canlananların en önce Hz. Musa (a.s.)'nın Firavun'un sarayında yetiştiğini ve ona rağmen tevhid bayrağını açtığını unutmamaları gerekir. Aynı şey cahiliye sultasına rağmen Mekke'de yükselen tevhid bayrağı için de söz konusudur. Örnekleri artırmak mümkün. Burada önemli olan "…. rağmen" denirken işaret edilen gücün bir beşeri güç olduğunu ve tüm beşeri güçlerin toplamının bile ilahî gücün yanında bir sineğin gücü kadar olmadığını kavrayabilmektir. Tabii Allah'ın koyduğu bir ilahî sünnet ve bu sünnete göre cereyan eden vakıa var. Ama bu vakıanın yani ilâhî sünnetin ormanda vahşi canavarlara rağmen ceylanlara hayat imkânı tanıdığı dikkatten kaçmamalı.
Filistin'deki başarı emperyalist güçlerin göz yummasıyla değil onlara rağmen gerçekleştirilmiştir. Her şeyden önce burada emperyalistlerin değil gasp edilmiş haklarının geri verilmesinde ısrarlı davranan halkın iradesi belirleyici olmuştur. Emperyalizm ise bu iradenin aktif rol oynamasını engelleyebilmek için her yola başvurdu. Ama onu da zorlayan, engelleyen etkenler var. İşgalci siyonist güçleri Güney Lübnan'dan ve Gazze'den çıkaran kararlılık 25 Ocak 2006 seçimlerinde de tavrını ortaya koydu. Böylece özgür irade emperyalist baskıya ve saldırganlığa rağmen işledi.
Emperyalist güçler böyle bir sonucun ortaya çıkacağını elbette önceden tahmin etmişlerdi. Çünkü hem yerel seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar, hem de kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyordu. Bu yüzden HAMAS'ın seçime sokulmaması için baskı yaptılar. Javier Solana HAMAS'ın seçime alınması durumunda AB'nin özerk yönetime yaptığı yardımı kesecekleri tehdidinde bulundu. Ama bu talebin kabul edilmesi özerk yönetim açısından mümkün değildi. Böyle bir şeyi yapabilmesi için seçimleri tümüyle iptal etmesi gerekirdi. O zaman tüm Filistin halkını karşısına almış olacaktı. O durumda zaten muhtelif yolsuzluklar, ekonomik sıkıntılar, güvenlik mekanizmasında ortaya çıkan çalkantılar ve el-Fetih'teki ihtilaflar sebebiyle ciddi problemler yaşayan özerk yönetim içinden çıkılmaz bir ortama kendini sürüklemiş olacaktı. Bu durum karşısında dış güçler seçimlerin ertelenmesini ve HAMAS'ın başarısının önlenebilmesi için seçim sisteminde değişiklikler yapılmasını istediler. Özerk yönetim bunu önce gündemine aldı, ama daha sonra böyle bir şeyin toplumda karşı tepki uyandıracağını ve bir duygusal destek cephesi oluşmasına yol açacağını gördü. O yüzden seçimi zamanında yapıp, suyun akışını durdurmaya çalışmak yerine olağan gidişata göre bir strateji belirlemenin daha uygun olacağını düşündü.
Şu an uluslar arası platformda izlenen tutum da bu yöndedir. Yani suyun akışını durdurma yerine yönünü belirlemeye çalışma stratejisi. Ama bu zorlamanın görülmesinden yola çıkılarak yapılan yorumlarda da haksızlık edilmektedir. Bu konudaki yorumlarda insanlarımızın daha denizi görmeden paçaları sıvadıklarına şahit oluyoruz. Emperyalist güçler HAMAS'ı birtakım tavizlere zorlamak için baskı yapıyorlar diye sanki bu tavizler verilmiş, istenenlerin kabul edilmesi için alıştırma merhalesine girilmiş gibi yorumlar yapılıyor. Oysa yapılan dayatmalardan hiçbiri kabul edilmiş değil. Örneğin siyonist işgali meşrulaştırma yönünde en ufak bir ima dahi yapılmış değildir. Bunun tam aksi açıklamalar yapılmaktadır. Eski Siyasi Birim başkanı Dr. Musa Ebu Merzuk: "İsrail'in tanınması bir hataydı, bunun düzeltilmesi gerekir" diye konuştu. Halid Meş'al: "Ölürüz yine ilkelerimizden vazgeçmeyiz" dedi. Kudüs milletvekili Ebu Tayr: "Filistin halkı bize ağır bir emanet yükledi. Siz bizden bu emanete ihanet etmemizi mi bekliyorsunuz? Bunu asla yapmayacağız" dedi. Bir diğer Kudüs milletvekili Ahmed Antun, HAMAS'ın da el-Fetih'in de Filistin topraklarının bir karışından bile taviz verme hakkının olmadığını vurguladı. Silah bırakma konusundaki baskılara: "İşgal devam ettikçe mücadele de sürecektir" şeklinde açıklamalarla karşılık verildi.
Bu durum karşısında insaflı olmak ve hiçbir dayanağı olmayan ithamlarda bulunmak yerine o insanların ümmet adına mücadele verdiklerini düşünerek, kararlılık gösterebilmeleri için kendilerine destek vermek, herhangi bir yanlışa düşmemeleri için ellerinden tutmak daha imanî bir tavır olmaz mı?