Nisan 2015, Vuslat
Bugün İslâm dünyasında gerginliklerin ve huzursuzlukların yaşanmasının temel sebebi adaletin ve hukukun sahadan çıkarılmış, onun yerine zulüm ve hukuksuzluğun hâkimiyeti ele geçirmiş olmasıdır. Zulüm ve hukuksuzluğun hüküm sürdüğü yerde ise en başta insanların hakları ve özgürlükleri esaret altındadır. Fakat zulme karşı çıkarak hak isteyenler ayrıca suçlu ilan edilerek yargı mekanizmasının görünüşte "hukuk" kılıfı geçirilen kararlarıyla demir parmaklıkların arkasına atılıyor, en tabii haklarından, aile fertleriyle, yakın akrabalarıyla birlikte yaşama ve hatta çoğu zaman görüşme hakkından da yoksun bırakılıyorlar. Zulüm yönetimleri bu kadarıyla yetinmeyerek bir de onlara kapattıkları zindanlarda, tek kişilik hücrelerde çeşitli yöntemlerle eziyet ve işkence ediyorlar.
Bugün İslam dünyasında, uluslararası emperyalizmin hizmetindeki zulüm yönetimlerinin insanları sadece inançlarından, fikirlerinden veya hak taleplerinden dolayı zindanlara doldurup özgürlüklerinden yoksun bırakmasının ve işkence uygulamalarının örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Biz sadece birkaç örnekten özet bilgilerle söz edeceğiz.
Suriye'de rejimin siyasi sebeplerden dolayı insanları zindanlara doldurma uygulaması Baas darbesinden sonra şiddetini artırmaya başlamıştı. Fakat özellikle Hama olaylarından sonra şiddetini iyice artırdı ve on binlerce insan rejime karşı olma suçlamasıyla zindanlara dolduruldu. Bunların birçoğu zindanlardaki kötü şartlardan ve işkence uygulamalarından dolayı hayatlarını kaybetti. Fakat rejimin ölenlerin ailelerine herhangi bir bilgi vermemesi zindanlara doldurulanların ailelerini iki yönden sıkıntıya soktu. Ölenlerin aileleri bilgi sahibi olamadıkları için hep tereddütte kaldılar ve bu onlar hakkında bir karar vermelerini engelledi. Örneğin dul kalan eşinin kendisi ve varsa küçük yaşta yetim kalan çocukları için yeni bir yuva kurmak amacıyla yeni bir evlilik gerçekleştirmesini engelledi. Sağ kalanların aileleri de rejimin tatmin edici bir bilgi vermemesi sebebiyle emin olamadı, şüpheye düştü, çoğu zaman ümitsizlik ve karamsarlık yaşadılar.
Baas zulmüne karşı 15 Mart 2011'de patlak veren halk ayaklanmasının sebebi de, meşru haklarını talep eden halkı birilerinin davulunu çalmak için mahkûm edenlerin ileri sürdükleri gibi uluslararası emperyalizmin komplosu değil vahşette sınır tanımayan işte bu zulümdü.
Siyasi çıkarları için hak isteyen halka karşı baş kesen zalimin yanında duran güçlerin desteğinden güç alan Baas rejiminin dört yıldan beri devam eden halk ayaklanmasına karşı sürdürdüğü savaşta esir alınanlarla birlikte Suriye'de zindanlara doldurulan siyasi tutukluların sayısının iki yüz elli bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Bunların içinde henüz çocuk yaşta olanların sayısının da on bini geçtiği sanılıyor.
Baas zulmünün ve onun arkasında duran dış güçlerin savaş döneminde esir aldıklarına aynı zamanda çok kötü muamele ve işkence yapması sebebiyle on binden fazla esir de işkence uygulamaları yüzünden hayatını kaybetti. Esirlerden sağ kalanlara yönelik işkence ve kötü muamele ise devam ediyor.
Baas zulmünün zindanlarında işkence sadece insanları askerin işine yarayacak bilgiler vermeye ve birtakım itiraflarda bulunmaya zorlamak amacıyla değil sırf intikam amacıyla da uygulanıyor. O yüzden işkence ve kötü muamele zindanlarda kesintisiz bir şekilde sürdürülüyor.
Baas zulmünün ve destekçilerinin başvurduğu insanlık dışı işkence uygulamalarından biri de kadınlara tecavüzde bulunulması. İnsan hakları kuruluşlarının raporlarında çok sayıda kadına tecavüzde bulunulduğunun tespit edildiği dile getirildi. Tecavüz uygulamasına bazen kadınları özel bilgiler vermeye yahut itirafta bulunmaya zorlamak bazen de intikam amacıyla başvuruluyor.
Siyonist işgal rejiminin yasaları bir Filistinlinin, herhangi bir suçtan dolayı itham edilememesi durumunda da gözaltına alınmasına izin veriyor. Buna işgal rejiminin yasalarında "idarî hapis" adı veriliyor. Buna göre herhangi bir savcı hiçbir suçlamada bulunma ihtiyacı duymadan ve bir dava dosyası açmadan bir Filistinlinin altı ay süreyle hapse atılmasına karar verebiliyor. Sürenin dolmasından sonra yine sadece savcının tek taraflı kararıyla altı ay süreyle daha uzatılabiliyor ve bu uzatma işlemi on kez tekrar edilebiliyor. Yani işgal rejiminin yasalarına göre bir Filistinlinin altı yıl süreyle hakkında hiçbir dava dosyası açmadan ve şikâyette bulunmadan tüm özgürlüklerinden yoksun bırakılması, zindan koğuşunda tutulması mümkün.
İşgal rejiminin böyle bir uygulamaya başvurma ihtiyacının sebebi ise İsrail mahkemelerini Filistinliler hakkında açılacak davalarla meşgul etmeksizin onları esaret altında tutabilme imkânı oluşturmak. Böyle bir uygulama ise gerçekten işgalciye çok sayıda Filistinliyi zindana atma ve esaret tecrübesi yaşatma imkânı vermiş.
Filistinli esirlerin durumlarıyla ilgilenen uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre, Mısır ve Ürdün kontrolündeki Filistin topraklarının bu ülkelerin ihanetleriyle siyonist işgalcilere teslim edildiği 1967 Haziran Savaşı'ndan bu yana sekiz yüz bin Filistinli esaret tecrübesi yaşamış. Bu ise hâlen işgal altındaki topraklarda hayatlarını sürdürmeye devam eden Filistinlilerden her dört kişiden birinin en az bir kere işgal rejimi zindanlarına girmiş olması anlamına geliyor. Birden çok girenlerin sayısı da az değil.
İşgal rejiminin böyle bir muameleye başvurmasının elbette hukukla herhangi bir irtibatının kurulması mümkün değil. Bu uygulamanın amacı Filistinlileri bıktırmak suretiyle onları yurtlarını terk etmeye zorlamak. Böyle bir amaç ve uygulama ise doğrudan savaş anlamına gelir. Yani siyonist işgal rejimi Filistin toprakları üzerindeki gayri meşru hâkimiyetini sürdürebilmek için oranın asıl sahipleriyle her alanda savaşıyor. Bu savaşın bir cephesini de yargı kurumları oluşturuyor.
Uluslararası güçler işgal rejiminin yargı kurumlarıyla da Filistinlilere karşı kesintisiz bir savaş içinde olduğunu gördükleri halde Filistin halkının meşru hak talebine dayalı mücadelelerini mahkûm ederek işgalci saldırganı haklı çıkarıyorlar.
İşgal rejiminin Filistin halkına karşı kesintisiz bir savaş içinde olduğu gerçeğini gözler önüne seren bir uygulama da işkencedir. Çünkü siyonist işgal rejimi yasaları Filistinlilere işkence yapılmasına izin veriyor. İsrail Yüksek Mahkemesi, İsrail insan hakları örgütü olarak bilinen Betselim'in Filistinlilere işkence uygulamasına izin veren yasanın iptal edilmesi isteğini reddetti. Dünyada işkenceyi yasalaştıran ikinci bir yönetimin olduğunu da sanmıyoruz. Üzerinde durulması gereken bir husus da yasanın uygulanması için genel anlamda değil de sadece Filistinlilere yönelik sorgulamalarda işkence yapılmasına izin verilmesidir. Bu yönüyle hem hukukun, insan haklarının ihlali hem de ırkçılık anlamı taşımaktadır. Fakat uluslararası platformda siyonist işgalin bütün bu vasıflarının konuşulmasına bile ihtiyaç duyulmuyor.
Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin uzlaşma anlaşması görüşmelerinde üzerinde ısrarla durmasına rağmen Abbas yönetimi işgal rejimiyle arasındaki güvenlik işbirliği anlaşmasını bozmayı kabul etmedi. Bu anlaşma çerçevesinde tutuklanmış olan siyasi tutukluların serbest bırakılması sözü vermesine rağmen bu sözünü de yerine getirmedi.
Güvenlik işbirliği anlaşması ise özerk yönetimin işgal rejimi hesabına Filistinliler arasında siyasi sebeplerle tutuklamalar yapması sonucunu doğuruyor. Bu anlaşmanın devam ediyor olmasından dolayı Abbas yönetiminin hapishanelerinde de iki bine yakın siyasi tutuklu var. Bunların tamamı işgale karşı direnişle ilişkilerinden dolayı hapse atılmış kişiler. Birçoklarının tutuklanması da söz konusu anlaşma gereğince işgal rejiminin verdiği istihbarat bilgilerine yani talimatlara göre gerçekleştirilmiş.
Abbas yönetiminin yasaları her ne kadar işkenceye izin veren bir madde içermiyorsa da fiiliyatta siyasi tutuklulara yönelik işkence ve kötü muameleye onun sorgulama merkezlerinde ve hapishanelerinde de başvuruluyor.
Mısır'da askerî darbeyle birlikte çağdaş Firavun güçleri gayri meşru yolla siyasi iktidarı gasp etmiş oldu. Gayri meşru yolla siyasi iktidarı gasp edenden de uygulamada meşru yollara riayet etmesini, hukuka saygı göstermesini, adalete bağlı kalmasını, insan haklarını gözetmesini beklemek imkânsızdır. Çünkü bu şekilde iktidarı gasp eden bir güç yol eşkıyası gibidir. Onun için geçerli olan hukuk, ahlâk ve insanî değerler değil sadece kuvvettir.
Mısır'daki Sisi cuntası da gasp ettiği iktidarda baskın çıkabilmek, kuvvetin hâkim olmasını sağlayabilmek için önce belirlenen kurallara göre ve halkın tercihiyle iş başına gelenlerin tamamını zindanlara atarak esir durumuna soktu. Bu uygulamayla bir bakıma onların siyasi iktidara gelmekte riayet ettikleri kuralların ve halkın seçiminin kendisi için hiçbir geçerliliğinin olmadığını, kendisinin gücü kullanarak istediği her şeyi yapabileceğini ilan etmiş oldu. Sonra bu insanların halkın desteğini elde etmelerine öncülük eden siyasi liderlerin ve zulme başkaldıran halkı harekete geçiren göze batan kişilerin tamamını da esir durumuna soktu.
Mısır cuntasının muhaliflerini etkisiz hale getirmek için başvurduğu yöntem sadece onları özgürlüklerinden mahrum bırakma değil aynı zamanda imha ve imhanın tehdit gücünü kullanarak zulme karşı direnişte öne geçenlere destek verenlerin gözlerini korkutmaydı. Esirler hakkında toplu idam kararları verilmesinin amacı da buydu.
Toplu imha kararlarının önemli bir kısmının daha sonra temyizlerde müebbet hapse çevrilmesi bu kararların bir tür korkutma yöntemi olduğu yorumlarına kapı açtıysa da cunta bir yandan cezaevlerinde başvurduğu vahşi uygulamalarla işkence yoluyla da infazları herhangi bir yargı kararına ihtiyaç duymadan gerçekleştirebiliyordu. Birçok kişi bu şekilde işkence yoluyla yahut ilaç almasının, tedavi görmesinin engellenmesi suretiyle cunta zindanlarında hayatını kaybetti.
Son dönemde ayrıca tamamen gerçek dışı iftiralara binaen idama mahkûm edilmiş bir esir olan Mahmud Ramazan hakkında da idam kararı infaz edilerek cunta yargısının söz konusu kararlarının idam sehpalarına taşınması konusunda endişe verici bir adım atılmış oldu.
Bangladeş diktası siyasi muhaliflerini özellikle de bu ülkedeki İslamî hareketin başını çeken Cemaati İslâmiye'yi suçlu ilan etmek ve böylece saha dışına çıkarmak amacıyla bundan 44 yıl önce yani 1971'de Pakistan'ın iki bölümünün ayrılması amacıyla çıkarılmış bir iç savaşta sergilenen tavırla ilgili senaryolardan istifade etti. Bu savaş öncesinde Bangladeş ile Pakistan tek devletti. Hindistan'ın çıkardığı fitneyle sonradan Bangladeş olan Doğu Pakistan'da işbirlikçi birtakım siyasi oluşumlar bu kısmı bağımsız devlet yapma iddiasıyla savaş çıkarmışlardı. Cemaati İslâmiye bu ayrılmaya karşıydı, tek devlet yapısının korunmasını istiyordu ve savaşın içinde yer almadı.
Aradan kırk yıldan fazla zaman geçtikten sonra Bangladeş'te siyasi iktidarı ele geçirenler karşılarında İslamî kimlikli bir muhalefet görmek istemediklerinden onu hem imaj yönünden yıpratmak hem de siyasi duruşunun esiri yapmak amacıyla söz konusu savaşta düşmana destek verdiği suçlamasıyla yargıladılar. Cemaatin lideri ve ülkenin ileri gelen ilim adamlarından Abdülkadir Molla idama mahkum edildi ve hakkındaki hüküm infaz edildi. Onun dışında da birçok kişi idama mahkum edildi ve bazıları infaz edildi. Cemaatin diğer ileri gelen şahsiyetlerinin de birçoğu muhtelif sürelerle hapis cezalarına mahkûm edildi. Onlar şimdi Bangladeş'teki zulüm rejiminin zindanlarında inançlarından ve siyasi duruşlarından dolayı esaret hayatı yaşıyorlar.
İslâm âleminde bugün zulme esir olanların hepsi bu kadar değil elbette. İslâm'ın hukukunun ve adaletinin uygulamadan kaldırılması yerine zulmün hüküm sürmesine neden oldu. Saltanatlarının ancak bu zulüm uygulamasıyla birlikte sürebileceğine inanan diktatörler de muhaliflerine göz açtırmak istemiyorlar. Özellikle son dönemde İslamî değerlerin tanınmasıyla birlikte Müslüman halkların yeniden öze ve kendi kimliğine dönüş mücadelesi başlatması dünya hırsına iyice kendilerini kaptırmış zalimlerin gözlerini daha fazla korkutuyor. Bundan dolayı İslamî kimlik sahibi muhaliflerini daha çok hedefe yerleştiriyorlar.
Zulüm rejimlerinin İslâmi uyanış karşısındaki savaşlarında uluslararası emperyalizmin ve global güçlerin onlara sonuna kadar destek vermesi işlerini kolaylaştırıyor. Çünkü bu destek karşıtlarına istedikleri gibi iftira atmalarına, onlar hakkında kolayca yalan uydurmalarına fırsat veriyor. Özellikle son dönemde bütün dertlerine ilaç olan "terör" kavramı siyasi muhaliflerini istedikleri gibi şüpheli duruma sokmalarını ve mahkûm etmelerini sağlıyor. Üstelik "terör" suçlaması cezalandırmada her hangi bir sınır ve ölçü tanınmamasına, haşaratla savaşır gibi kendisiyle savaşılmasına imkân tanıdığından zalimlerin de karşılarında görmek istemediklerini böyle bir ithamla, arkalarında duran global güçler ve onların avazcıları niteliğindeki medya nazarında "haşarat" kategorisine sokmaları zor olmuyor.