Ocak 2015, Ribat
2014'ün son döneminde gündeme oturan en önemli gelişmelerden biri ABD'nin istihbarat örgütü Merkezi Haber Alma Teşkilatı'nın kısa adıyla CIA'nin değişik ülkelerde kurmuş olduğu sorgulama merkezlerinde göz altına alınanlara yönelik işkence uygulamalarıyla ilgili raporun açıklanması oldu.
CIA'nin buralarda yaptığı sorgulamalar esnasında işkence uygulamalarına başvurulduğu yönündeki şikâyetler ve kamuoyuna yansıyan bazı bilgiler sebebiyle ABD Senatosu konunun üzerine gitme, iddiaları araştırma ihtiyacı duymuştu.
Senato İstihbarat Komisyonu'nun altı milyon CIA belgesini tarayarak ulaştığı bilgilerin ortaya koyduğu gerçeklerin bazıları 6200 sayfadan oluşan raporda derlendi. Ondan da Beyaz Saray yetkilileri tarafından redakte edilen 528 sayfalık bir özet çıkarılarak kamuoyuyla paylaşıldı.
Tahmin edildiği üzere özet rapor başvurulan işkence uygulamalarının sadece bazılarını açığa çıkarırken 6200 sayfalık rapor da 11 Eylül saldırıları sonrası oluşturulan soruşturma merkezlerine getirilen şüphelilere uygulanan işkence uygulamalarının tümünü kapsamıyordu. Buna rağmen sadece özette yer alan bilgiler bile yürekleri ürperten, tahayyülüne bile tahammül edilemeyecek korkunç manzaralar sergiliyordu.
Biz raporda yer alan işkence uygulamalarının sadece bir listesini versek bile sayfalara sığdırmamız mümkün olmayacaktır. O yüzden söz konusu uygulamaların ayrıntılarına girmeden çağdaş emperyalizmin ve onun başını çeken ABD'nin işkence ile dışa yansıyan vahşi yüzünün genel bir tahlilini yapmak istiyoruz.
ABD Senatosu'nun CIA işkencelerini araştırması ve ulaştığı bilgileri kısmen de olsa kamuoyuyla paylaşması belki zihinlerde "CIA, ABD'ye hükmeden anlayışı yansıtmıyor mu?" sorusunun oluşmasına neden olmuş olabilir. Senatonun onun işkenceleriyle ilgili iddiaların üzerine gitme, soruşturma yapma ve ulaştığı gerçekleri de kamuoyunun dikkatine sunarak resmî bir kurumu en azından halk nazarında mahkum etme ihtiyacı duyması onun uygulamalarını reddetme anlamı taşıyacaktır.
İşin gerçeğinde CIA'ye hükmeden anlayış ABD'ye hükmeden anlayıştan ayrı ve ondan bağımsız değildir. CIA'nin uygulamalarındaki çizgisini belirleyen anlayış da ABD'nin resmî politikalarını belirleyen anlayıştır. Fakat 11 Eylül olaylarından sonra gerçekleştirilen saldırılarla birlikte ABD emperyalizmi çok yönlü ve küresel bir savaş başlatmıştı. Normalde ülkelerin işgal edildiği, aynen 2. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi şehirlerin yerle bir edildiği, halkların kitleler halinde imha edildiği bu savaş dünya kamuoyuna "teröre karşı savaş" olarak lanse ediliyordu. "Teröre karşı savaş" nitelemesine gerekçe oluşturulması amacıyla da hedefe yerleştirilen örgütsel yapılanmalarla irtibatlandırılan insanların böyle bir savaşı haklı kılacak suçlardan mahkûm edilmelerine, bunun için dayanak oluşturulmasına ihtiyaç vardı.
Terör ithamıyla esir edilenlerin toplandığı önemli merkezlerden Guantanamo ve Ebu Gureyb'de tutulanlara yapılan işkencelerden gayri resmî yollarla kamuoyuna sızdırılan görüntüler epey yankı uyandırmıştı. Gerçi yorumculardan bunun da ABD'nin oyunu olduğu yönünde komplo teorileri üretenler olduysa da bizim tahminimize göre bu gerçeklerin kamuoyuna yansıması kontrollü değil kontrol edilemeyen yollardan bilgi sızdırılmasıyla olmuştu. Bu görüntülerin konuşulmasıyla bağlantılı olarak ABD'nin dünyanın değişik merkezlerinde Guantanamo benzeri bir çok esir kampı olduğu ve oralarda daha korkunç işkenceler yapıldığı söylendi. Yani artık mızrak çuvala sığmıyordu ve Senato iddiaları soruşturmak zorunda kaldı.
İncelenen belgelerin ortaya koyduğu gerçekler korkunç ve üstü örtülmesi mümkün olmayan boyutlardaydı. Bu durum karşısında başvurulacak en tutarlı yöntem sergilenen vahşeti CIA'ye ve onun da sorgulamaların yapıldığı dönemlerdeki yetkililerine fatura etmek, onların hesaplarına yazmak suretiyle devlete hükmeden anlayışın bu vahşeti benimseyen anlayış olmadığı mesajı vermekti. Sivil yönetim adına yapılacak açıklamalarla ve CIA'nin aslında Senato'yu kandırdığının ileri sürülmesi suretiyle de devletin dünya kamuoyuna yansıtılan vitrininin temize çıkarılması mümkün olabilecekti.
Aslında oluşturulan geniş ağ ve başvurulan uygulamalar, CIA'nin devletin karar mekanizmasını yanıltarak bütün bu işkence uygulamalarına başvurmasının mümkün olmadığını, işkenceye başvuran soruşturma takımının sivil yönetimi aldattığı iddiasıyla gerçekte dünya kamuoyunun aldatılmak istendiğini gösteriyordu. Çünkü sözde "teröre karşı savaş"ta ABD ile işbirliğine kapıları açan ülkelerin neredeyse tamamında soruşturma merkezleri kurulmuş ve bu merkezlerin bulunduğu ülkelerin imkânlarından istifade edilerek söz konusu işkence uygulamalarına başvurulmuştu. Yani işkence bir bakıma küreselleştirilmişti. Dolayısıyla CIA elemanlarının sadece kendi senatosunu ve devlet yetkililerini değil çalışma yaptıkları tüm ülkelerin de başta istihbarat teşkilatları olmak üzere muhtelif resmî organlarını aldatmaları gerekiyordu. Böyle bir şeyi sadece CIA elemanlarının başarması mümkün değildi. Belki başvurulan uygulamalarla ilgili bilgi ve belgelerin kamuoyuna sızdırılmasına fırsat verilmemesi için azami hassasiyet gösterilmesi konusunda ABD'nin en üst düzey yetkilileri tarafından küresel işkence ağına giren devletlerin yetkililerine talimatlar gönderiliyordu.
ABD'nin kendisiyle işbirliği içine giren ülkeleri birçok konuda olduğu gibi işkence uygulamalarında da yanına alması, onların imkânlarını kullanarak işkenceyi küreselleştirmesi ona temelde iki yönden yarar sağlıyor. Birincisi bu ülkelerin emniyet, istihbarat ve iletişim ağları başta olmak üzere muhtelif organlarının sunduğu imkânlardan yararlanmaktır. İkinci ve asıl önemli olanı ise onları da suça ortak etmektir. Suça ortak olmaları, yapılacak ithamlar ve yöneltilecek eleştiriler karşısında kendilerini temize çıkarma imkânını tamamen ellerinden alıyor. Bu ise suçu ABD'ye yükleyerek onu köşeye sıkıştırmalarını ve olayın dibini fazla kurcalamalarını da engelliyor. ABD'nin bizzat kendi senatosu bile heyet oluşturup sorgulama yaparken ve en azından kendi istihbarat teşkilatındaki elemanlarını suçlu çıkarırken, soruşturma merkezlerinin kurulduğu ülkelerin yetkililerinin ağızlarını bıçak açmamasının sebebi de budur.
Günümüzde özellikle emniyet ve istihbarat teşkilatlarının uyguladığı işkencelerin bilgi alma, şüpheli kişiyi suçlarını ve bağlantılarını itirafa zorlama amaçlı olduğu düşünülür. CIA raporu üzerinde yorum yapanlardan bazıları olayların derinliğine inmenin başka bir yoldan mümkün olamayacağı iddialarında bulunarak dolaylı yoldan bu insanlık dışı uygulamaları savunma yoluna da gittiler.
İşkencenin hangi amaçla olursa olsun gayri meşru, hukuk dışı ve insanî değerlere tamamen aykırı olduğu üzerinde bütün vicdan sahiplerinin ittifak halinde oldukları biliniyor. Dolayısıyla şüpheliyi itirafa zorlama amacıyla da olsa savunulması vahşetin savunulması anlamına gelir.
Fakat ABD'ye bağlı yahut onunla işbirliği içindeki organların işkence uygulamalarının sadece itirafa zorlama amaçlı değil aynı zamanda intikam amaçlı olduğu ve bazılarının işkence uygulamalarına sadece hedef aldıkları kişilere eziyet çektirmekten zevk almaları sebebiyle başvurdukları da açığa çıkmıştır.
Bu gerçek de gözler önüne seriyor ki tarihte olduğu gibi günümüzde de özellikle ABD'nin küreselleştirdiği uygulamada işkence aynı zamanda bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Konunun düşündüren önemli bir yanı da işkenceyi, üstelik en vahşi ve korkunç şekilleriyle küreselleştiren güçlerin aynı zamanda ellerine sopa alıp tüm insanlığın tepesinde insan hakları ve demokrasi bekçisi kesilmeleridir. Bu yöndeki iddialarına dayanarak her yıl tüm dünya ülkelerinin insan hakları ve demokrasi karnelerini hazırlama, puanlarını verme, sınıfı geçebilenleri ve geçemeyenleri tespit etme cüreti gösteriyorlar. Hatta sınıfı geçemeyenlere şiddetli cezalar verebiliyor, yerine göre demokrasiden sınıfta kalanların saltanatlarına son verip yerlerine yenilerini tayin amacıyla askeri operasyonlar bile düzenleyebiliyorlar.
Böylelerinin dünya üzerinde insan hakları ve demokrasi bekçisi kesilmeleri, bu konularda raporlar çıkarmaları, karneler verip cezalandırma ya da ödüllendirme yapmaları; meyhanede içki masasından kaldırılıp öne geçirilen Bekri Mustafa'nın köye imam olmasına benziyor.
İşkenceyi dahi küreselleştirecek düzeyde dünya üzerinde bir küresel saltanat kurmaya kalkışan zulüm güçlerinin dünya ülkelerinin yıllık insan hakları karnelerini çıkarmaları bu konuda duyarlı oldukları ve insan haklarına riayet edenleri destekleyip ihlalcileri cezalandırdıkları kanaati oluşturma, zihinleri buna şartlandırma amaçlıdır. Gerçekte ise işkencenin küreselleştirilmesine yardımcı olanları destekliyorlar. Küresel emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden rejimlerin saltanatlarını sürdürebilmek için işkenceye başvurmalarına sessiz kalıyor, hatta yerine göre "teröre karşı mücadele" maskesi geçirerek meşrulaştırıyorlar.
Özellikle İslâm dünyasındaki dikta rejimlerinin işkencelerinin herhangi bir tepkiyle karşılaşmaması, tam aksine saltanatlarını sürdürebilmeleri için destek verilmesi bunun açık göstergesidir.
Emperyalizmin işkenceyi küreselleştirmesi ve kendi hizmetindeki zulüm rejimlerinin tüm hukuk dışı uygulamalarına "teröre karşı mücadele" maskesi geçirmesi bu rejimlerin işlerini kolaylaştırıyor. Küresel emperyalizm işkenceyi ciltlere sığmayacak uzunlukta, özeti bile bayağı yer tutan raporları dolduracak örneklerini sergileyecek kadar yaygın bir şekilde uyguladıktan sonra yerli işkencecilerin kendi saltanatlarının önündeki siyasi faaliyetlere darbe vurma amaçlı işkencelerinin önünde herhangi bir engel kalmıyor. Küresel işkence ağı kendi şüphelilerini ölümle tehdit edince yerli işkencecilerin siyasi muhaliflerini öldürmeleri zor olmuyor. Küresel işkenceciler vur diyecek olsa onlar öldürüyorlar.
Arap dünyasındaki özgürlük hareketleri karşısında telaşa kapılan dikta rejimlerinin finanse ve organize ettiği fitne savaşlarının hazırladığı ortamdan yararlanarak yine onların özel destekleriyle gerçekleştirdiği darbeyle yönetimi gasp eden Sisi cuntasının muhaliflerini susturmayı amaçlayan uygulamalarının arasında işkence de var. Arkasında duran küresel emperyalizmin işkenceyi küreselleştirmesi karşısında cüretlenen Sisi cuntası, insanları idam etmek için mahkemelerin verdiği kararları infaza da ihtiyaç duymuyor. İşkence onun işini görüyor ve insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre Sisi darbesinin gerçekleştirilmesinden bu yana cunta hapishanelerinde işkenceyle öldürülenlerin sayısı 200'ü geçti.
Suriye'de Baas zindanlarında işkenceyle öldürülenlerin sayısı hakkında ise bilgi edinme imkânından bile tamamen yoksunuz. Ama Baas rejimi yıllardan beri işkenceyi hiçbir sınır tanımadan uyguladığı için kendilerinden haber alınamayan, nerede oldukları hakkında hiçbir bilgi verilmeyen on binlerce kayıp insanın birçoğunun işkenceyle öldürülmüş olabileceğinden şüpheleniliyor. Çünkü Baas rejimi işkenceyi sadece cezalandırma değil aynı zamanda muhaliflerini yok etme yöntemi olarak kullanıyor. Baas vahşeti muhaliflerini günlerce ve korkunç şekilde eziyet çektirerek öldürmeyi anlık infazlarla idama tercih ediyor.
İşkence normalde insanlığa mal olmuş temel hukuk ilkelerine aykırıdır. İnsanları itirafa zorlamak için işkenceye başvurulmasını veya işkencenin bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmasını hukuk reddeder. Bundan dolayı zulüm rejimlerinin çoğunluğu işkenceyi yasa dışı olarak uyguluyor. Fakat siyonist işgal rejimi iç istihbarat örgütü Shin Bet (Şabak) elemanlarının Filistinlileri itirafa zorlamak için işkence yapmalarını yasallaştırmıştır. İşkence yasasının iptali için Betselim adlı bir İsrail insan hakları örgütü tarafından yüksek mahkemeye yapılan başvuru ise kabul edilmedi. O yüzden işgalci siyonistlerde işkence hâlen yasaldır ve küresel emperyalizm siyonistlerin bu yasasını da sorgulama ihtiyacı duymuyor. Fakat işgal rejimi yasalarının sadece Filistinlilere işkence yapılmasına izin verdiğini özellikle hatırlatalım. Bu bilgi de işgalci siyonistlerin yasalarının ırk ayrımı temelli olduğunun bilinmesi açısından önemlidir.
İşkence insanlığın tarihten gelen bir sorunudur. Tarihte de zulüm rejimleri siyasi karşıtlarını etkisiz hale getirmek amacıyla işkence uygulamalarına başvurmuşlardı ve bunların bazı örneklerinden Kur'an-ı Kerim'de söz edilir. Fakat çağımızda uygarlığın ilerlediği ve insan hakları alanında çalışmaların arttığı söylentileri işkencenin ortadan kaldırılması yönünde bir ilerleme sağlamadı. Çünkü işkence uygarlığa ters değil tamamen teknolojiye paralel ilerledi. Zulüm rejimleri insan haklarıyla ilgili söylemleri yüzlerine maske yaparken, işkence konusunda yeni yöntemler yeni teknikler geliştirdi ve uygulamaları çok daha fazla çeşitlendirdiler.