Ocak 2015, Vuslat
İslâm dünyası son yıllarda önemli gelişmelere sahne oluyor. Özellikle 2010 yılının sonuna doğru patlak veren olaylarla dikta rejimlerine karşı başlayan halk ayaklanmaları, ardından Suriye'deki tıkanmayla birlikte halk direnişinin duraklama dönemine girmesi ve bundan yararlanan bölgesel ve küresel güçlerin devrilen dikta rejimlerini geri getirmek amacıyla başlattıkları fitne savaşları önemli kargaşalar yaşanmasına neden oldu. 2014 yılı da diktatörlerin yönlendirdiği fitne savaşlarıyla doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan önemli hadiselere sahne oldu.
Biz de bu ayki yazımızda 2014'te yaşanan olayların öne çıkanlarının genel bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Fakat her ne kadar özet bilgiler versek de sayfalarımız önemli olayların tümünden söz etmemize yeterli olmayacağından sadece bazı öne çıkan gelişmeler üzerinde durmakla yetinmek zorundayız.
2014'te İslâm dünyasında en çok öne çıkan ve gündem oluşturan hadiselerin başında siyonist işgal rejiminin Gazze'ye düzenlediği saldırı geliyor. İşgal rejimi Gazze'deki direnişe darbe vurabilmek amacıyla böyle bir saldırıyı önceden planlamış ve hazırlıklarını yapmıştı. Ancak Batı Yaka'nın el-Halil vilayetinde gasp edilen arazilere inşa edilmiş yahudi yerleşim merkezlerine iskan edilen göçmen yahudilerden olan üç gencin kaçırılmasını sonra da cesetlerinin bulunmasını bahane olarak kullandı.
İşgal rejimi bu saldırısında en çok Mısır'da yönetimin kendisiyle işbirliği içindeki askerî cuntaya geçmesine ve Gazze etrafına inşa ettiği Demir Kubbe adını verdiği savunma sistemine güveniyordu. Fakat bunlar onun beklediklerini kendisine sağlayamadı ve Filistin direnişinin geliştirdiği yeni roketlerin Tel Aviv'e kadar ulaşması, karada da kazılan tünellerden yapılan operasyonlarla işgalci askerlere ağır darbeler vurulması 51 gün sürdürdüğü savaştan yenik çıkmasına neden oldu.
Siyonist işgal güçleri camileri ve BM tarafından sığınma yeri olarak ilan edilen okulları bile hedef aldığı korkunç saldırılar gerçekleştirmesi sebebiyle büyük katliamlar yaptı. Ama bu katliamlar direnişi yıldıramadı ve Gazze halkının büyük desteğine sahip olan mücahitler kararlılıkla mücadelelerini sürdürdüler. Bu kararlılık karşısında zorlanan işgal rejimi daha fazla zorlamasının askerlerinde ciddi psikolojik sorunlara yol açacağını, ekonomik mekanizmanın da büyük ölçüde durmasının getirdiği külfeti kaldırmakta zorlanacağını anlayınca ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı.
İşgal güçleri Filistin direnişinin şartlarını kabul ederek ateşkesi onayladı. Bu şartların arasında Gazze'ye uygulanan ambargonun tamamen kaldırılması ve Gazzeli balıkçıların Akdeniz'de avlanma alanlarının genişletilmesi de vardı. Fakat ne yazık ki ateşkesin uygulanması konusunda uluslararası bir takip olmaması, gözlemci devlet olarak devreye giren Mısır'ın başında da siyonist işgalcilerle işbirliği içinde bir ihanetçi cuntanın bulunması şartların uygulamaya geçirilmesi konusunda sıkıntılar yaşanmasına neden oldu.
BM başta olmak üzere uluslararası güçlerin samimiyetten ve ciddiyetten uzak tutumları Gazze'de meydana gelen yıkımdan zarar görenlerin sıkıntılarının giderilmesi ve yeniden imarın gerçekleştirilmesi konusunda göz doldurur bir şey yapılmamasına neden oldu.
Gazze'deki saldırısından istediği sonucu elde edemeyen ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalan işgalci siyonist buradaki yenilginin sebebinin Filistin direnişinin elinde silah bulunması olduğunu düşünüyordu. O yüzden bunun intikamını almak amacıyla silahsız durumdaki Kudüs ve Batı Yaka halkına yüklenmeye kalkıştı ve Mescidi Aksa'ya baskınları artırdı. Ancak bu tutumu da ters tepti ve Kudüs'te işgal rejiminin hedeflerine karşı önemli eylemler gerçekleştirildi. Bu durum karşısında havayı yumuşatmak amacıyla Mescidi Aksa'ya girişte uyguladığı yaş sınırlamasını kaldırdı. Fakat bu kararı Mescidi Aksa üzerindeki oyunlarından vazgeçtiğini göstermiyordu. Bu kutsal mabedi yahudilerle paylaştırma amacıyla şartları oluşturmak için radikal yahudi gruplarının baskınlar düzenlemesini teşvik etmeye devam ediyor. Bu baskınları gerçekleştiren grupları polis himayesine alırken baskınlara karşı çıkanlara ise görünüşte sivil gerçekte teröristlerden oluşan baskıncıların saldırılarının yanı sıra polis şiddetiyle karşılık veriyor.
İşgal rejiminin başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Gazze'de başarısız olan saldırganlığını Kudüs'e ve Batı Yaka'ya taşımasının ters tepmesinin üzerine, dünya kamuoyuna İsrail'in bir yahudi devleti olarak tanımlanması şeklinde yansıtılan gerçekte ise katı bir ırk ayrımcılığı temeline dayanan yasaya ağırlık vermesi kendi hükümeti içinde çalkantılara neden oldu. Bunun üzerine Netanyahu kendisiyle uzlaşmayan bazı bakanlarını istifaya zorlayarak hükümeti dağıtma ve erken seçime gitme kararı aldı. Aslında işgal hükümetindeki bu çalkantı Filistin direnişinin kararlı mücadelesi karşısında yaşadığı çalkantıydı. Netanyahu da daha fazla kan kaybetmeden seçime giderek yangından mal kurtarma telaşına kapılmıştı.
Filistin'de 2014'te yaşanan önemli bir gelişme de 2006'dan beri devam eden bölünmeye son verilmesi ve uzlaşı hükümeti oluşturulmasıydı. Aslında Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas) uzlaşıya kapıyı her zaman açık tutuyordu. Engel, Mahmut Abbas'ın işgal rejimiyle işbirliğinden dolayı uzlaşıya yanaşmak istememesinden kaynaklanıyordu. Dolayısıyla Netanyahu'nun Batı Yaka ve Kudüs'te yeni yahudi yerleşim merkezleri projeleriyle Abbas'ı zora sokması onu böyle bir uzlaşıya yöneltti. Ama ne yazık ki Abbas'ın Gazze'deki memurların maaşlarını ödememedeki ısrarı, bu bölgeye uygulanan ablukanın kaldırılması için ateşkesin şartlarının yerine getirilmesi için işgal rejimine yönelik herhangi bir tavır ortaya koymaması, bölgenin yeniden imarı için gönderilen yardımları bile yerine ulaştırmaması ve işgal rejimiyle güvenlik işbirliğinden vazgeçmemesi uzlaşının pratiğe taşınmasını engelledi.
Suriye'de 2014'ün gündemi ne yazık ki IŞİD oldu. Baas rejiminin üç yıldan fazla süren katliamları karşısında kılları kıpırdamayan küresel güçler ve bölgedeki dikta rejimleri de IŞİD'in ilerlemesini olaylara müdahale için aralarında bir koalisyon oluşturma gerekçesi olarak kullandılar. Asıl amaçları ise İslâmî direnişe darbe vurmaktı. IŞİD de böyle bir planın önünü açmak amacıyla oynanan bir oyundu.
Uluslararası emperyalizmin ve onun yerli çavuşlarının dünya kamuoyunun dikkatini IŞİD üzerine çekmesi Baas rejiminin ve onu ayakta tutmaya çalışan bölgesel güçlerin işlerini daha da kolaylaştırdı. Çünkü onların zaten rutinleşen ve gündelik hale gelen katliamları daha fazla gölgede kaldı. Kimyasal silahların ve varil bombalarının imha edilmesiyle ilgili olarak BM gözetiminde imzalanan anlaşmanın da sadece taktik olduğu Baas rejiminin varil bombalarıyla yeni saldırılar ve katliamlar gerçekleştirmesiyle açığa çıktı. Baas rejiminin 2014'teki önemli katliamlarından biri de Ahraru'ş-Şam hareketinin ileri gelen komutanlarının yer altında düzenledikleri bir istişare toplantısı esnasında toplantı mekânına zehirli gaz sıkılması suretiyle gerçekleştirildi. Bu katliamda hareketin lideri Hasan Abbud başta olmak üzere 45 seçkin komutanı İdlib'in Rem Hamdan bölgesinde şehit edildi.
İran ve ABD'nin ittifakıyla iş başına gelen ve Irak'ta yeni bir diktatör olmaya heveslenen Nuri el-Maliki 2014'te yine İran ve ABD'nin ittifakıyla tahtından indirildi. Maliki'nin saltanatına son verilmesinde IŞİD karşısında oynadığı oyunlarda başarısız kalmasının rol oynadığı tahmin ediliyor.
Maliki'nin askerlerinin IŞİD militanlarının baskınları karşısında silahlarını da bırakarak çil sürüsü gibi dağılmaları bu örgütün Irak'ın önemli merkezi Musul başta olmak üzere bir çok önemli stratejik noktasını ele geçirmesine neden oldu. Belki bu da bir taktikti. Ama taktiğin devamında IŞİD'in ilerleyişinin durdurulması planının yer alması onun karşısında başarısız kalan dikta heveslisinin de defterinin kapatılmasını gerektirdi.
Mısır'da askeri darbeyle gayri meşru yoldan siyasi iktidarı ele alarak diktayı geri getiren cunta yönetimi kendince bu cunta yönetimine bir yasal çerçeve oluşturmak için anayasa referandumu gerçekleştirdi. Referandumun şeffaf ve güven verici olmaması sebebiyle halk karşıt tavrını oy kullanmamak suretiyle ortaya koydu. O yüzden oy kullanım oranı %10'un altına düştü. Fakat cunta yönetimi bu konudaki gerçekleri dünya kamuoyuna yansıtmadı. Cunta yönetimi yine aynı yollarla ve hileli seçimlerle cunta lideri General Abdurrahman Sisi'yi cumhurbaşkanı seçtirdi.
Bir yandan demokrasi oyunları oynayan silahlı cunta yönetimi diğer yandan zulmün gitmesini isteyen halka dişlerini göstermekten de geri durmadı. Hiçbir sorgulama yapılmayarak ve sadece karar metninin okunmasına yetecek kadar zaman alan duruşmalarla sonuca bağlanan davalarda yüzlerce insan idama mahkum edildi.
Cuntanın yargı mekanizması insanların topluca katledilmesine dayanak oluşturacak idam kararları vermeye ihtiyaç duysa da cunta yönetiminin insanları katletmek için mahkeme kararlarına ihtiyacı yoktu. Yerine göre sokağın ortasında göstericilerin üzerine mermi yağdırarak yerine göre de zindanlara doldurduğu insanlara korkunç işkenceler uygulayarak infaz işlemlerini gerçekleştiriyordu.
Firavun rejiminin geri getirilmesi için başvurulan bütün bu uygulamalara rağmen Mısır halkının zulmün saltanatına son verme amaçlı mücadelesi de son bulmadı. Bu amaçla özellikle gösterilerle, protesto eylemleriyle ve pasif direnişlerle mücadeleler devam etti.
Mısır halkının zaferini elinden almak için Baltacı fitnesinden ve onu kullanan cuntacıların darbelerinden yararlananlar benzer bir oyunu da Yemen'de oynayarak Husi fitnesini devreye soktular. Eski rejimin kalıntıları da önceden kendilerine karşı savaştıkları Husilerin şemsiyesi altında toplanarak fitne savaşını yaygınlaştırdılar. Buna bir de geçiş döneminin cumhurbaşkanı olarak seçilen Abdurabbih Mansur el-Hadi'nin halka ihaneti ve BM Yemen Özel Temsilcisi Cemal ibnu Ömer'in karanlık oyunları, numaraları eklenince Husi fitnesinin Sana'yı ele geçirmesi zor olmadı. Güya BM'nin aracılığıyla ve el-Hadi'nin muvafakatiyle Husilerle anlaşma sağlanmıştı. Gerçekte Sana fitnecilere teslim ediliyordu. Ama bu sorunun bitmesi anlamına gelmiyordu. Asıl büyük sorun zaten başkentin fitnecilere teslim edilmesiyle başlayacaktı ve öyle oldu.
Halkların zaferlerini geri almak amacıyla fitne savaşlarından yararlanan karanlık güçler Libya'da da Halife Haftar adındaki bir işbirlikçi hainin komutasında eşkıya hareketi oluşturdular. Burada da eski rejimin kalıntıları veya onunla işbirliği içinde olan dolayısıyla ondan beslenen aşiretlerin elebaşıları Haftar'ın etrafında toplandı. Fitne savaşlarının finansörü olduğu bilinen Suudi Arabistan'ın korsanları da gemilerle silah taşıyarak Haftar'ın bileğini güçlendirmeye çalıştılar.
Fitne savaşını yöneten Halife Haftar Sisi'nin yaptığı gibi darbe gerçekleştirebilmek için 2014'te iki kez teşebbüste bulundu. Ama Suud rejiminin açık desteğine rağmen başarılı olamadı.
Orta Afrika Cumhuriyeti'nde Batı emperyalizminin kirli oyunlarıyla örgütlenen hıristiyan gerilla örgütü Antibalaka vahşi katliamlarına 2014 yılında da devam etti. Batı'nın göstermelik müdahalesinin ise Müslüman katliamını önlemek ve Antibalaka milislerinin ilerleyişini durdurmak için değil "biz bunlara bir şey yapamıyoruz, en iyisi siz buralardan gidin" demek için olduğu izlenen politikayla açığa çıktı. Böylece müdahalenin gerçekte vahşi katliamları önleme değil bir tür tavşana kaç tazıya tut deme oyunu oynamak suretiyle Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki Müslüman azınlığı tamamen tasfiye amaçlı kirli oyuna dolaylı katkı amacı taşıdığı görüldü.
BM'nin desteğiyle müdahalede bulunan uluslararası gücün tutumundan da cesaret alan Antibalaka militanları camiler basarak büyük katliamlar gerçekleştirdiler.
Müslüman tasfiyesi için bir başka vahşi katliamın gerçekleştirildiği yer de Burma'nın Arakan bölgesiydi. Orada da görünüşte saldırılar, katliamlar radikal Budist gruplar olarak lanse edilen terör milisleri tarafından gerçekleştiriliyordu. Ama onları öne süren ve bütün bu saldırıları, katliamları gerçekleştirmelerine fırsat veren hatta yönelten zulüm rejimiydi. Üstelik zulüm rejimi bu vahşi saldırıları himaye ederken, Müslümanları devletin kendilerine emanet ettiği evleri korumadıkları iddiasıyla cezalandırıyordu. Amaç ise onları bu bölgeden tamamen çıkarmak ve her tarafa Budistlerin yerleşmesini sağlamaktı. Zaten zulüm rejiminin burada Müslümanlara vatandaşlık bile vermemesi bu konuda izlediği stratejiyi gözler önüne seriyordu. Ancak Burma'daki zulüm rejiminin Müslümanlara karşı bu cüreti gösterebilmesine de kendilerini "uluslararası toplum" olarak tanımlayan emperyalist güçlerin sessizliği, onların hizmetindeki uluslararası kuruluşların olayları sorgulama ihtiyacı bile duymamasıydı.
Özellikle Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan Müslümanlara fiili olarak zaten sürekli zulmeden, dinlerinin gereğini yerine getirmelerine sürekli engel olan Çin rejimi 2014 yılında bu uygulamalarını aynı zamanda yasal zemine oturtmak amacıyla muhtelif yasalar çıkardı. Bu amaçla SMS yoluyla dini mesajlar gönderilmesini, iş yerlerinde namaz kılınmasını ve daha birçok dini faaliyeti yasaklayan, bunları halk arasında ayrımcılığa yol açmak olarak değerlendiren yasalar çıkardı. Çin'de bir yandan da fiili zulüm, saldırılar ve inançlarından yahut geleneklerine bağlı kalkmaktan dolayı insanların idamı devam etti.