Mayıs 2014, Ribat
İnsanları şartsız teslimiyete zorlayan baskıcı zulüm yönetimlerinde öldürmek korkutmanın en etkili aracı olarak görülür. Çünkü onlar kendileri için ölümün bir son olacağını düşündüklerinden ondan çok korkarlar. Dolayısıyla yönetilenler için de korkutucu olacağını ve ölüm korkusunun onları maruz kaldıkları zulüm uygulamalarına yönelik itirazlarından vazgeçmeye zorlayacağını düşünürler.
Kâinatın gerçek hâkimi onu yaratan Allah olduğu için Musa (a.s.) kralı, insanlara taptırmaktan vazgeçmeye yönetim altındakileri de krala tapmayı bırakıp sadece Allah'a kulluk etmeye ikna amacıyla davetini ortaya koyduğunda kendisinden Allah'ın elçisi olduğunu ispat amacıyla mucize göstermesi istenmişti. O da istenen mucizeyi gösterince büyücüler hemen ikna oldular. Çünkü onlar büyücülüğün bütün sırlarını biliyorlardı ve karşılarına çıkan mucizenin bir büyü olmadığını, hakkı ispat ettiğini anlamışlardı.
Fakat Firavun ve adamları saltanatlarının ellerinden gitmesini istemediklerinden inatçılıklarını sürdürdüler. Karşılarına çıkan mucizenin de insanları etkileyebileceğini ve bu yüzden onları köleliğe zorlayan diktanın temellerinin sarsılacağını anlamışlardı. Hakkın kendilerini desteklemediğini görünce çözümü, hakkı söyleyenleri ve ona inananları öldürmekte buldular.
"Firavun toplumundan ileri gelenler: "Sen Musa'yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için bırakacak mısın?" dediler. O da: "Onların oğullarını öldürecek ve kadınlarını sağ bırakacağız. Biz onların üstünde ezici güce sahibiz" dedi." (A'raf, 7/127)
Firavun'un yalaka takımına göre Musa ve kavmi yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlardı. Bu konudaki gerekçelerini de "seni ve ilahlarını terk etmeleri" şeklinde izah ediyorlardı.
Günümüz Firavunlarının ve onların yalaka takımının literatürlerinde "bozgunculuk" kavramının yerini "terör" almıştır. Cezalandırılmaları gerekenlerin gerçekten teröre başvurmuş olup olmamalarının önemi yok. Onlara göre baskıcı zulüm rejimini, diktayı, halkın devirdiği diktatörlerin kirli ayakları olarak geride kalan kişilerin gerçekleştirdiği darbeleri reddetmeleri, hakkın ve adaletin hâkim olmasını istemeleri de bir terördür. Dolayısıyla bunu yapmalarına fırsat verilmemesi, mutlaka cezalandırılmaları gerekiyordu! Terör gibi bir suça münasip görülen ceza da ölümden daha aşağısı olamazdı.
Yalaka takımı "bunları böyle terör estirmeleri için bırakacak mısın?" demek için "yargı" kararları verirken, başlarındaki diktatör de onları tatmin konusunda gücüne güvendiğini ortaya koyuyor ve; "Biz onların üstünde ezici güce sahibiz" mesajı veriyordu. Yani öldürme kararları vermede kendilerini gayet rahat hissetmeleri gerektiğini onlara bildiriyordu.
"Ve Allah'a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım." Böylece belki ona başvururlar diye büyükleri dışında putları paramparça etti. "İlahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını duyduk" dediler. Dediler ki: "Öyleyse onu insanların gözlerinin önüne getirin. Olur ki onlar da şahit olurlar!" "İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?" dediler. "Belki bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!" dedi. Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurarak: "Şüphesiz sizsiniz asıl zalimler, siz" dediler. Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: "Ant olsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilirsin!" Dedi ki: "Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir yararı ve zararı olmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Size de Allah'tan ayrı taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akıl etmiyor musunuz? Dediler ki: "Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin!" Biz de dedik ki: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol." Ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz asıl kendilerini hüsrana uğrattık." (Enbiya, 21/57-70)
Şu olay, aynen başlarındaki diktatörleri ilahlaştırıp adaleti ve hukuku ayaklar altına alan çağdaş Firavun düzeninin izlediği siyaseti de ne kadar mükemmel bir şekilde gözlerimizin önüne koyuyor.
İbrahim'in yolundan gidenler onların Firavunlarını devirince, tabulaştırdıkları diktatörün aslında taştan oyulmuş bir put kadar zayıf olduğunu görmüş ve "Sizsiniz asıl zalimler, siz!" diye bağırmışlardı. Ama sonra yine eski kafalarına dönüp, "bu başkaldıranları yakın ve tepetaklak devrilen başkanlarınıza yardım edin!" diye bağırdılar. İbrahim'e karşı ateşin serin ve esenlik olmasını isteyen Allah'ın, ihlas ve samimiyetle hak için mücadele edenlerin gönüllerine de o esenliği verebileceğini dolayısıyla kendilerine karşı kararlılıkla direnebileceklerini düşünemediler.
"Onlara elçilerin geldiği o kasabanın halkını örnek ver. Hani onlara iki (elçi) göndermiştik de o ikisini yalanlamışlardı. Bunun üzerine bir üçüncüyle güçlendirdik. Dediler ki: "Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz". Dediler ki: "Siz de bizim gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman da bir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz." (Elçiler) dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz muhakkak size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen de sadece apaçık bir tebliğdir." Dediler ki: "Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer (yaptığınıza) son vermezseniz ant olsun sizi taşlayacağız ve bizden size acıklı bir azap dokunacaktır." (Elçiler) dediler ki: "Sizin uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz çok ileri giden bir topluluksunuz". (Yasin, 36/13-19)
Günümüz zalimleri de kendilerine hakkı ve adaleti, zulme ve haksızlıklara son vermeyi tavsiye edenleri günümüzün "uğursuzluk" anlayışına giren suçlamalarla itham ederek değişik şekillerde tehdit ediyorlar.
Mısır'daki Firavun rejiminin geri dönmesi sonucu siyasi hâkimiyeti zorbalıkla ele geçirmiş olan askerî cuntanın hesabına yargılama yapan bir mahkeme sadece iki celsede ve 15-20 dakikalık duruşmayla 529 kişiyi toptan idama mahkûm etti. Bu belki yargı mantığı açısından bakıldığında saçma ve akıl dışı görülecektir. Ama ortada bir yargılamanın olmadığı sadece zâlim cunta hesabına verilen idam kararlarının kamuoyuna duyurulması için en uygun mekân olarak mahkemenin seçilmesi sebebiyle buna ihtiyaç duyulduğu dikkate alınırsa işin mantığı anlaşılır.
Zaten insanları teker teker veya topluca katlederek hâkimiyetini sürdürmeye çalışan bir zulüm yönetiminin hesabına sözde yargılama işini sürdürenlerin de bu insanların her biriyle teker teker uğraşmaya, her biri hakkında uzun uzun soruşturmalar yapmaya, vereceği kararın ne kadar isabetli olduğu hakkında kafa yormaya vakitleri olamaz. Çünkü onların daha yargılayacakları, idama mahkûm edecekleri kim bilir daha ne kadar insan var! Her biriyle teker teker uğraşma ihtiyacı duyarsa diğerlerine nasıl sıra gelecek?
Cunta mahkemesi verdiği toplu idam kararlarıyla aynı zamanda başındaki zorba diktatörlük adına tüm ülke halkına mesaj gönderiyor. Bu zorba yönetime karşı koyma, onu istememe, zulmün yerine adaleti isteme gibi bir haklarının olmayacağını, başlarındaki zorbalığı reddetme durumunda önlerindeki ikinci seçeneğin sadece ölüm olacağını kendilerine bildiriyor. Bu da Sisi demokrasisine göre yapılacak referandumlarda toplumun "evet" ve "hayır" arasında değil "kölelik, tam teslimiyet" ile "ölüm" arasında tercih yapma hakları olacağını dünyaya ilan etmiş oluyor. Görünüşte demokrasiyi kutsallaştıran ve kendilerini "uluslararası toplum" olarak yutturan küresel güçler açısından ise herhangi bir sorun olmadığını, böyle bir uygulamaya itiraz etmemeleri ortaya koyuyor. En azından halka seçme özgürlüğü verilmiş ve önlerine iki tane seçenek konmuştur.
Aslında kendisi tamamen hukuka aykırı yöntemlerle, eşkıya baskınlarıyla iktidarı ele geçirmiş bir cuntanın uygulamalarına "yargı" kılıfı geçirmesi, gerçekleştirmeyi planladığı katliamlar için mahkemeden karar çıkartması temelde saçmadır ve kendi içinde çelişki oluşturmaktadır. Çünkü hukuk mekanizmasının gerçekte görevini ifa edebilmesi için en başta hukuka aykırı siyasi iktidarı lağvetmesi ve onu meşru hak sahiplerine devretmesi gerekir. Bunu yapamıyorsa zaten görevini yapamıyor demektir. Zulme ve katliamlara yargı kılıfı geçirilmesi amacıyla devreye girmesi hukukun icrası değil istismarı amacı taşır.
Adaleti tamamen muattal, işlemez hale getirerek, hukuku tümüyle devre dışı bırakarak yargıyı insanları topluca katletmek için alınan kararları kamuoyuna duyurmada kullananların Rabiatu'l-Adeviyye Meydanı'nda gösteri düzenleyen insanları topluca katletmek için saldıranlardan ne farkları olabilir? Birileri infaz görevini yerine getirirken diğerleri de böylesine korkunç bir vahşete gerekçe oluşturuyorlar. Aslında o infaz memurlarına emir veren cunta böyle bir gerekçe oluşturmadan da katliam yapmakta zorluk çekmeyeceğini gösteri için meydanlara toplananları yaşlı, kadın ve çocuk ayrımı yapmaksızın topluca imha etmek suretiyle de gösterdi. Mahkemede çıkarttığı kararın asıl amacı da zaten kitleleri gayri meşru cuntaya tepki eylemlerine son vermeye zorlamak için gözdağı vermekti.
Bu, cuntanın kendisini reddeden halka karşı yürüttüğü savaştır. Savaşın değişik cepheleri var. Bir cephesini meydanlara çıkan kitleleri dağılmaya zorlamak için üzerlerine vahşice mermi ve bomba yağdıran infaz memurları oluşturuyor. Bir cephesinde yalan ve iftira bombalarıyla savaşan medya var. Önemli bir cephesini de zulüm uygulamalarına yargı kılıfı geçirmek için devreye sokulan mahkemeler oluşturuyor. Zulüm ve dikta rejiminin silahını çekerek, ona itiraz eden kitlelerin üzerine giden ve onları topluca katletmek için planlar kuran bir organın bırakın adaleti ve hukuku icra etmeyi sadece yargı görevini yerine getirdiği söylenebilir mi? Zalim de olsa yargı en azından soruşturma ve mahkûm ettiği kişileri itham etmede işine yarayacak birtakım deliller bulma ihtiyacı duyar. Çağdaş Firavun diktası buna bile ihtiyaç duymaksızın sadece insanları topluca katletmek için aldığı kararı kamuoyuna duyurmayı yeterli buluyor. Bu da bir yargı değil mahkeme cephesinde açılan ve üstelik savaşın hukukuna dahi riayet etmeyen bir barbar eşkıya savaşıdır.
Irak'ta bir buçuk milyon insanımızı katleden ve ülkeyi harabeye çeviren ABD, bu işgali "demokrasi" için yapmıştı. Böyle bir demokrasi anlayışına sahip ABD'ye göre Mısır'daki kanlı darbe de demokrasi içindi. Oysa meşru yönetimin geri gelmesi isteğiyle, hiçbir şekilde şiddete başvurmadan sivil gösteriler düzenleyen binlerce insanı hunharca katleden kan dökücü canavarın görevden uzaklaştırdığı kişi Mısır'ın çok adaylı ve dürüst seçimle iş başına gelmiş ilk cumhurbaşkanıdır.
Kendilerini "uluslararası toplum" olarak isimlendiren küresel güçler aynı zamanda demokrasi ve insan haklarının da bekçileri olduklarını ileri sürüyorlar. Ama onların bu iddiayla öne çıkmalarından bugüne geçen yakın tarihleri dünya saltanatlarını güçlendirmek için verdikleri savaşlarda katlettikleri milyonların kanlarına boyanmıştır. Uzaktan kumanda ettikleri işbirlikçi rejimlerin de kendi izlerini takip etmelerine bir itirazları olmaz. Olsa da göstermelik ve göz boyama amaçlıdır.
Şeyhulislam Ahmed ibnu Teymiyye hapse atılırken şöyle demişti: "Düşmanlarım bana ne yapabilir? Ben cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum. Nereye götürülsem onlar benimle beraberdir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehâdet ve memleketimden sürülmem ise seyahattir."
Zalimler, zulme boyun eğmeyenlerin bu kararlılığını göremediklerinden hapsetmenin ve öldürmenin işe yarayacağını, bu yolla karşıtlarını ya sindirebileceklerini ya da tüketeceklerini sanıyorlar.
Oysa ölüme göğüs geren bir kararlılığı sindirmeleri mümkün değildir. Bu zulmün son bulması ve hakkın hâkim kılınması için mücadele etmekte ısrarlı olanlar artık zalimlerin öldürmekle tüketemeyecekleri, hapishanelerine de sığdıramayacakları kadar çoktur. Dolayısıyla öldürmeyi ve tüketmeyi amaçlayan savaşları boşunadır.
Dolayısıyla sonunda bu savaşı mutlaka kaybedecekler. Çünkü zulme direnenler onların bütün baskılarına ve katliamlarına rağmen artarken, onlar günden güne zayıflayacak ve sonunda sayıca tükenmeseler de direniş karşısında güçleri ve enerjileri tükenecektir. Bu kararlılığa daha fazla dayanamayacaklarını ve sahayı terk etmek zorunda kalacaklarını kabullenme ihtiyacı duyacaklar. Onlardan önceki diktatör belki kendine daha çok güveniyordu.