TYB 2014 Yıllığı İslâm Dünyası Bölümü

Hazırlayan: Ahmet Varol

2013: Global Güçlerin Halkların Kazanımlarını Geri Alma Savaşı

2012'de İslâm âleminin en çok gündemini oluşturan olaylar Arap baharı veya Ortadoğu intifadası olarak adlandırılan halk ayaklanmalarıydı. Sindirilmiş toplumların kendi iradeleriyle bütün bu kitlesel hareketlerin motoru olmalarını sağlayacak güç ve cesareti gösteremeyeceklerini düşünen teorisyenler onların başkaları tarafından yönlendirildikleri görüşünü tercih ettiler.

Bu teorilere göre uzaktan kumanda edilen kitlelerin bunu yapmaları için bir yönlendirici etkene, teşvik veya tahrik edici araca ihtiyaç vardı. Oysa zulmün bizzat kendisi tahrik edici etkendir. Tarihte toplumları harekete geçirmede, meydanlara dökülmeye sevk etmede zulümden daha etkili bir tahrik edici araç görülmemiştir. Çünkü zulüm insanların özgürlüklerini ellerinden almakta, haklarını gasp etmekte ve onurlarını çiğnemektedir. Fıtri değerlerine önem veren bir insan için hiçbir dünyevi çıkar bunlar kadar değerli değildir.

Gerçekte o halkları meydanlara dökülmeye yönelten etken yıllardan beri maruz kaldıkları zulüm uygulamalarından başka bir şey değildi. Onların bu uygulamalara karşı biriken öfkelerini kendi çıkar hesapları için istismar etmek isteyen global güçlerin yönlendirici birtakım planlarının devreye sokmuş olabileceği tahminlerinin tutarsızlığını ise aynı ülkelerde 2013'te yaşanan gelişmeler gözler önüne sermiştir.

2013'te bu ülkelerde yaşanan olaylarda, global güçlerin açıktan desteklediği, sahiplendiği ve hatta fiilen katıldığı bir geri alma savaşının öne çıktığını gördük. Uluslararası güçlerin ve onun güdümündeki yerel güçlerin geniş katılımıyla yürütülen bu savaşta bazı yerlerde halkların kazanımları geri alınırken bazı yerlerde de istikrar sağlanması, halkların iradesine göre şekillenecek yeni yapıların oturması engellenebilmiştir.

Bu durum ve yürütülen geri alma savaşı hedef alınan ülkelerde halkların kazanımlarını global güçlerin ve onların güdümündeki dikta rejimlerinin kendi açılarından kayıp olarak gördüklerini ve bu kayıplarını geri alabilmek için geniş çaplı seferberlik başlattıklarını gözler önüne sermiştir. Bu seferberlikte İsrail'in yönlendirdiği medyanın da halkların özgürlük mücadelelerine öncülük edenleri imaj yönünden yıpratma amaçlı bir psikolojik savaşa girmesi dikkat çekicidir. Yine bu savaşta halkların özgürlük mücadelesinde "domino taşları" konumunda görülerek dökülecekler sırasına girme endişesine kapılan dikta rejimleriyle uluslararası güçlerin ittifak oluşturmaları da ayrıca nazarı dikkate alınması gereken bir durumdur.

Bu durum, halk hareketlerinin arkasında çağdaş emperyalizmin, ABD'nin ve İsrail'in olduğu teorilerinin son derece tutarsız ve delilden yoksun olduğunu fiili olarak da gözler önüne serdi.

Geri alma savaşının, dikta rejimlerine karşı halk hareketlerinin zafer kazandığı ülkelere yansımasıyla ilgili gelişmelerden ileride özet bilgilerle söz edeceğiz. Ancak bu savaşın altyapısının oluşmasında ve önünün açılmasında Suriye'deki direnişin önünün tıkanmasının büyük rol oynadığını vurgulamak gerekir. O yüzden Suriye'de yaşananlar hakkında özet bilgiler vererek aynı zamanda bu ülkedeki gelişmelerin genel bir değerlendirmesini yapmakta yarar görüyoruz.

Suriye'de Önü Kapatılan Özgürlük Mücadelesi

Arap dünyasındaki dikta rejimlerinin kitlesel ayaklanma dalgalarının üzerlerine doğru gelmesi karşısındaki tedbir planları başlangıçta farklıydı. Şiddetin daha fazla şiddet doğuracağı ve kendilerinin de Tunus, Mısır, Libya diktatörlerinin maruz kaldığı sonlara maruz kalmalarının hızlanmasına neden olabileceği endişesini taşıyorlardı. O yüzden toplumdaki tepki havasını yumuşatacak bir reform süreci sinyalleri vermeye hazırlanıyorlardı. Hatta Fas Krallığı bu süreci fiilen başlattı ve ülkede İslâmî oluşumların da ortak olduğu bir koalisyon hükümetinin önünü açtı.

Ancak özellikle Arap Yarımadası'ndaki dikta yönetimlerinin siyasetlerinde Suriye'deki gidişat belirleyici bir etken oldu. Halkın zulme başkaldırısının ve özgürlük mücadelesinin burada gediği aşamaması onları reform konusunda acele etmemeye yöneltti. Sonrasında da dış güçlerin desteğiyle yürütülen fitne savaşında halkların bazı önemli kazanımlarını geri alma planlarının sonuç vermesi reform planlarını tamamen askıya alma konusunda diktatörleri cesaretlendirdi. Siyasetlerini ters çevirerek ülkelerindeki muhalif güçleri tamamen sindirme planlarını devreye soktular. Bunun bazı örneklerinden ileride söz edeceğiz.

Suriye'deki direnişin gediği aşamamasının sebebi sadece içerideki rejimin tehlikeyi önceden görüp tüm koruma güçlerini alarm durumuna geçirmesi değil aynı zamanda dışarıdan büyük çapta destek verilmesidir. Ayrıca destekçi unsurların Baas'a karşı başlatılan mücadeleyi imaj yönünden yıpratabilmek için asılsız iddialardan yararlanmakta herhangi bir sakınca görmeyen geniş çaplı bir medya cephesi açmaları da önemli rol oynamıştır.

Suriye'de Baas'a destek verenler sadece açıktan yanında yer alan, askerî ve ekonomik yönden yardımda bulunan güçlerden ibaret değildir. Karşısında görünenlerin bir çoğu da sergiledikleri tavırlarında samimi davranmamış, siyasetleriyle ve stratejik oyunlarıyla Baas yönetiminin önünü açmaya çalışmışlardır. Bu işbirliğinin öncelikli amacı da dikta rejimlerinin geleceğini endişeye sokan kitlesel uyanışın ve başkaldırının Suriye'de önünü kesmekti.

Bunda, dikta rejimlerinin devrilmesinden sonra yeni yapılanmalarda daha bağımsız siyasetler geliştirmeden yana ve özellikle İslâmî kimliğe dönük bir tavır sergilemelerinden, seçimlerini hep bu doğrultuda yapmalarından duyulan endişenin de önemli payı vardı.

Baas rejimine bütün gücüyle destek veren İran'ın yönlendirdiği medya organlarının piyasaya sürdüğü ve Suriye direnişinin arkasında ABD ve İsrail komplosu olduğu iddiasına dayanan teorilerin tutarsızlığını zulüm rejiminin arkasında oluşan ittifak da belgelemiştir.

Halkların zulme başkaldırısının Suriye'de önünü kesme ve İslâm dünyasındaki mevcut sistemlerin geleceklerini kurtarma amacıyla Baas rejiminin arkasında oluşturulan ittifak ve işbirliğinden cesaret alan Esed yönetimi 2013'te özellikle toplu imha silahlarını kullandığı saldırılarının sayısını ve tahribatlarının dozajını artırdı. Bunun sebebi kara savaşlarında sürekli kayıp vermesi ve kontrol alanlarının gittikçe daralmasıydı. Kaybettiği alanlara karşılık kendisini istemeyen halkta daha ağır yaralar açmak, insanları daha fazla yıpratmak suretiyle yıldırmak ve böylece teslim olmaya zorlamak istiyordu.

Başta BM olmak üzere görünüşte mağduriyetlerin önüne geçme ve haksızlığa uğratılanların haklarını arama sorumluluğu taşıdığına inanılan bazı uluslararası kuruluşların çifte standartçı tutumu da Baas'ın zulüm ve katliamlarında sınır tanımayan tavır sergilemesine imkân sağladı.

Bu cüretkârlık Baas'ı, halkı yıldırmak ve teslim olmaya zorlamak amacıyla normalde kullanımı tüm uluslararası anlaşmalarda yasaklanmış olan toplu imha silahlarını da kullanmaya yöneltti.

2013 içinde kimyasal silahlarla önemli bir katliam da 21 Ağustos 2013'te Doğu Guta bölgesinin hedef alındığı korkunç saldırıyla gerçekleştirildi. Bu saldırıda çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 1300 kişi hayatını kaybetti. Kullanılan silahlar saldırıya hedef olan insanların birçoğunun sığındıkları yerlerde nefes tıkanmasıyla hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştu.

Bu olaydan sonra BM görünüşte Baas'ın elindeki kimyasal silahların imhası konusunda bir anlaşma imzaladı. Fakat ne yazık ki bu anlaşma da aslında Esed yönetiminin kirli yüzünü örtme amaçlı bir maske olarak kullanılmanın ötesinde bir işe yaramadı. Beşşar Esed bu anlaşmadan sonra da yine toplu imha silahları arasında yer alan varil bombalarıyla katliamlarını sürdürdü. Özellikle savunmasız kalabalıkların ve yerleşim merkezlerinin hedef alınması sebebiyle havadan atılan bombaların ve füzelerin neden olduğu can kaybı çok oldu. Dolayısıyla 2013 içinde gündelik can kaybı ortalaması 100'ü geçti.

Baas'ın 2013'teki savaş stratejisinin önemli bir yönü de kuşatma altındaki bölgelerde sıkıştırılan insanlara yardım ulaştırılmasını engelleyerek onları yiyecek ve ilaçtan yoksun bırakmak oldu. Bu sebeple kuşatma altındaki bölgelerde çok sayıda insan açlıktan öldü. Açlıktan ölümler yüzünden ilim adamları bu insanların hayatlarını sürdürebilmek için normalde yenmesi haram olan sokak hayvanlarının etlerini yiyebileceklerine dair fetvayı hatırlatma ihtiyacı duydular. Ama ne yazık ki kuşatmaların son derece katı ve insanlık dışı olması sebebiyle bu fetvalara dayanılarak sokak hayvanlarının etlerinin yenmesi de açlıktan ölümlerin önüne geçmedi.

Kuşatma ve insanları aç bırakma işkencesi en çok da Suriye toprakları içindeki Filistin mülteci kamplarında yaşayanlara yönelik intikam savaşında uygulandı. Bu kamplarda yaşayan Filistinli mültecilerden, kendilerine sunulan sığınma ve barınma imkânlarının bir karşılığı olarak halka karşı rejimin yanında savaşmaları isteniyordu. Rejim bunu kendisi için ödenmesi gereken vefa borcu olarak görüyordu. Filistinli mülteciler bu talebi yerine getirmeyince de çatışmalardan kaçan Suriyeli gerillaları barındırdıkları iddiasıyla kampları kuşatmaya alındı ve içeriye her tür yiyecek, ilaç ve tedavi malzemesi sokulması engellendi. Uygulanan bu katı abluka mülteci kamplarında çok sayıda insanın açlıktan ölümüne neden oldu. Bu ablukadan en çok zarar gören de Şam'ın dış kesiminde yer alan ve en fazla Filistinli mültecinin yaşadığı Yermûk mülteci kampı oldu.

Mülteci kamplarına yönelik şiddetli abluka sebebiyle buralardan kaçabilenler doğal olarak bir daha oralara dönmeyip Suriye'yi de terk etmeyi tercih ettiler. Bazıları Akdeniz'de izinsiz çalışan ve insanların mağduriyetlerinden kendilerine gelir kapısı açmak isteyen şahısların kullandığı teknelerle Avrupa ülkelerine kaçmak istedi. Bunların birçoğu da bindikleri teknelerin batması sebebiyle Akdeniz sularına gömülerek hayatını kaybetti. Ümit tekneleri adı verilen bu külüstür araçlara güvenmekten dolayı yüzlerce Filistinli mülteci bu şekilde can verdi.

Evlerini ve yurtlarını terk eden Suriyeli mülteciler de gittikleri yerlerde büyük zorluk ve sıkıntılara maruz kaldılar. Uluslararası teşkilatların ilgisizliği, gönüllü yardım kuruluşlarının ulaştırdığı yardımların da ihtiyacı karşılayamaması mülteci kamplarında da yetersiz beslenme, açlık, soğuk ve tedavi imkânlarının yetersizliği gibi çeşitli sorunlara neden oldu.

Bir tarafta bu olaylar yaşanırken diğer tarafta görünüşte meseleye diplomatik çözüm bulma iddiasıyla bazı adımlar atıldı. Bu yöndeki çalışmaları organize etme görevi de BM ve Arap Birliği tarafından Suriye Özel Temsilcisi tayin edilen Cezayirli diplomat el-Ahdar el-İbrahimi'ye verildi. Diplomatik çözüm formüllerinin asıl amacının ise iktidarın Baas'la paylaşılmasına imkân verecek bir geçiş sürecine tarafların razı edilmesi olduğunu kamuoyuna yansıyan tavırlar gösteriyordu. Bunun farkında olan direniş grupları 22 Ocak 2014'e bırakılan II. Cenevre görüşmelerine katılmayacaklarını açıkladılar. II. Cenevre görüşmelerine İran'ın da müdahil olarak katılmasına fırsat verilmesi için yapılan girişimler de Baas'ın bileğinin güçlendirilmesi niyetlerini açığa çıkarıyordu. Çünkü İran'ın Baas rejiminin yanında bilfiil savaşan bir güç olduğu artık çok iyi biliniyor. Dolayısıyla Cenevre'den Suriye halkı lehine bir sonuç çıkması beklenmiyor. Zaten amaç da bu halkın lehine sonuç elde edilmesi değil bu halkı temsilen katılması istenen siyasi muhalefeti iktidarın Baas güçleriyle paylaşılacağı koalisyona razı etme noktasına doğru çekmektir.

İşin gerçeğinde Suriye'de Baas varlığı artık Şebbiha çeteleriyle, ordu güçleriyle ve istihbarat elemanlarının cepheye sürülmesiyle değil İran gözetiminde getirilen işgalci milislerle korunuyor. İran'ın Suriye'deki konumu geçmişte Sovyetler'in Afganistan'daki konumundan farklı değildir.

Mısır'da Sisi Darbesi

Uluslararası güçlerin ve onlarla işbirliği yaparak kendi geleceklerini kurtarma gayreti içine giren yerli dikta rejimlerinin, halkların özgürlük mücadeleleriyle elde ettiklerini geri almak amacıyla başlattıkları savaşta öncelikle hedefe yerleştirdikleri ülke Mısır oldu. Bunda Mısır'ın hem Arap dünyası hem de İsrail işgalinin güvenliği açısından önem taşımasının büyük rolü vardı.

Global güçlerin ve ayakta kalan dikta rejimlerinin geri alma savaşları fitne ve karışıklık savaşı şeklinde kendini gösterdi. Böyle bir savaşın amacı ise yeni kadronun istikrar sağlamasını ve yeni yapıyı oturtmasını engellemek suretiyle zaman içinde çekilmeye zorlamaktı.

Mısır'daki fitne savaşında "Baltacı hareketi" adı verilen bir kabadayılar grubu kullanıldı. Yeni yapılanmada halkın oylarıyla iktidara gelen kadronun yıpratılması amacıyla yapılan yayınlarda söz konusu hareketin ortalığı karıştırmasıyla ilgili kamuoyuna yansıtılan bilgiler ve yapılan yorumlar gerçekleri yansıtmaktan son derece uzaktı. Çünkü her şeyden önce yeni kadronun daha herhangi bir çalışma yapmasına, doğru mu yoksa yanlış mı yapacağına dair bir intiba edinmeye yetecek kadar bile kendini ortaya koymasına fırsat verilmeden fitne hareketi devreye sokulmuştu. Üstelik olayları bağımsız olarak izlemeye ve gelişmeler hakkında doğrudan bilgi edinmeye çalışan araştırmacılar meydanlara çıkarılan kabadayıların kime karşı çıktıklarını ve neyi reddettiklerini bile bilmediklerine bizzat şahit olmuşlardı. Örneğin eli sopalı kabadayıların bazılarının yeni yönetime tepkilerini dile getirirken Hasan el-Benna'yı suçladığını yani devletin başında onun bulunduğunu sandığını ortaya koyan görüntüler medya organlarına yansıdı. Bunun gibi daha birçok gariplik Baltacı fitnesinde kullanılanların uzaktan kumanda edildikleri üzerinde herhangi bir şüpheye mahal bırakmıyordu. Hatta bazen bu çetelerin maaşlarını zamanında alamadıkları için kendilerini organize eden merkezlere saldırılar düzenledikleri de oluyordu.

Medyaya yansıyan bilgiler ve önemli ipuçları Baltacı fitnesinin organizesi ve finanse edilmesi için Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrinde bir merkez oluşturulduğunu ortaya koyuyordu. Mısır'ın eski diktatörü Hüsni Mübarek'in makamını terk ederken yerine bıraktığı ve daha sonra cumhurbaşkanlığını kazanamayınca, hakkında açılmış yolsuzluk davaları sebebiyle ülkeyi terk eden Ahmed Şefik'in Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dubai şehrine yerleştikten sonra yürüttüğü çalışmalar bu konuda önemli ipuçları veriyordu. Şefik'e kapıları açan ve çalışmaları organize ettiği tahmin edilen Dubai Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Dahi Halfan'ın açıklamaları ve tehditleri ise ipucu olmanın ötesinde projeyi ve niyeti tamamen açığa çıkarıyordu. BAE'nin sözünü ettiğimiz fitne savaşında bir ileri karakol görevi görme sorumluluğunu üstlendiği sergilediği tavırlarda ve yaptığı açıklamalarda çok açık bir şekilde kendini gösteriyordu.

Dahi Halfan'ın açıklamaları Mısır'daki fitne savaşından en fazla iki ay içinde sonuç alınmasının beklendiğini gösteriyordu. Fakat beklenen gerçekleşmedi ve fitne savaşının uzayıp gitmesiyle bir sonuç elde edilemeyeceği üstelik böyle uzatılmasının maddi yükünün de ağır olacağı düşünüldü. Onun için 30 Haziran 2013'te geniş çaplı bir gösteri planlandı. Bu gösteriye ülkenin İslâmî kimliğe doğru kaymasından memnun olmayan bütün kesimlerin katılmasının sağlanması isteniyordu. Arzu edilen kalabalığın oluşması durumunda cumhurbaşkanı sarayına baskın düzenlemesi ve onun ayaklanan kalabalık tarafından görevden alınması planlanmıştı. Devletin kolluk güçlerinin en üst düzey yetkilileri de böyle bir baskında cumhurbaşkanlığı sarayını koruma niyeti taşımadıklarını önceden açıkladılar. Fakat istenen kalabalık oluşmadığı gibi niyetler önceden belli edildiği için gönüllü bir kitle cumhurbaşkanlığı sarayını korumayı başardı.

30 Haziran planının başarısız kalması üzerine fitne savaşını organize edenlerle işbirliği içinde olan Genelkurmay Başkanı General Abdülfettah Sisi bir ültimatom yayınladı ve bu ültimatomu gerekçe edinerek 3 Temmuz'da gerçekleştirdiği askerî darbeyle yönetime el koydu. Cumhurbaşkanı Mursi başta olmak üzere birçok devlet yetkilisini de tutuklattı.

Suudi Arabistan ve Kuveyt başta olmak üzere bölgedeki bütün Arap dikta rejimlerinin darbeyle birlikte adeta kendi gelecekleri garantiye alınmış gibi heyecana kapılmaları, cuntaya destek amacıyla büyük miktarlarda yardım taahhütlerinde bulunmaları, Mursi döneminde kestikleri petrolün vanalarını hemen açmaları, hatta benzin istasyonlarındaki kuyrukların son bulması için hızla petrol gemilerini harekete geçirmeleri aylardan beri Mısır'ı uğraştıran Baltacı fitnesinin arkasındaki ellerin kimlere ait olduğu hakkında fikir veriyordu.

Sadece bölgedeki dikta rejimleri değil Batılı güçler de iki yüzlü politikalarını uygulayarak askerî cuntaya destek verdiklerini ortaya koydular. ABD, renkleri bile şaşırmış gibi, Mısır ordusunun gerçekleştirdiği askeri darbeyi darbe olarak nitelendirmek istemiyordu. Çünkü onun çıkarlarına ve hesaplarına hizmet eden her hareket iyilik, onun kuyruğuna basan her hareket de suç sayılmalıydı. İsrail işgal devleti ise kendini büyük bir kâbustan çıkmış gibi rahatlama içinde hissediyordu.

Ama Mısır halkı razı değildi ve ne pahasına olursa olsun diktaya karşı verdiği mücadelede kazandığı zaferi korumak istiyordu. Onun için yeniden büyük kalabalıklarla meydanları doldurarak "Defol ey Sisi! Bizim başkanımız Mursi'dir!" diye sloganlar atmaya başladı. Başlangıçta nispeten yumuşak davranan cunta ise daha sonra şiddete başvurarak eylemleri dağıtmaya, halkın direnişini bastırmaya çalıştı. Halkın bu şiddet karşısında kararlılığını koruduğunu görmesi üzerine de katliamlar gerçekleştirmekten çekinmedi. Bunların en korkuncu da 14 Ağustos 2013 tarihinde bir sabah namazı vaktinde gerçekleştirilen Rabiatu'l-Adeviyye Meydanı katliamıdır. Muhalif hareketlerin verdiği bilgilere göre katliamda en az 2200 kişi öldürüldü, binlercesi de yaralandı. Öldürülenler arasında Müslüman Kardeşler'in bazı ileri gelenleri ve çocukları da vardı. Bu hareketin ileri gelen şahsiyetlerinden Muhammed Bilteci'nin kızı ve cuntaya karşı kitlesel mücadelenin sembol ismi haline gelen 17 yaşındaki Esmâ Bilteci de bu saldırıda şehit edildi.

Bu katliamla aynı zamanda Rabiatu'l-Adeviyye Meydanı'nı hatırlatan ve dört anlamına gelen R4bia (el) işareti Mısır'da cuntaya karşı yürütülen kitlesel mücadelenin sembolü haline geldi. Cunta yönetimi daha sonra taşıdığı anlama binaen bu işaretin kullanılmasını veya taşınmasını beş yıllık cezayı gerektiren suç olarak nitelendirdi.

Cunta yönetimi halkın özgürlük mücadelesine karşı savaşında sadece meydanlara toplanan kitleleri dağıtma ve halkın diktanın dönüşüne karşı gerçekleştirdiği eylemleri bastırma amaçlı saldırılarla yetinmedi. Muhalif medyayı tamamen susturarak kendi politikasına hizmet eden ve yalan ve asılsız iddialarla beslenen medya vasıtasıyla geniş çaplı bir psikolojik yıpratma savaşı başlattı. Ayrıca yargı mekanizmasını devreye sokarak cumhurbaşkanı Mursi başta olmak üzere İslâmî hareketin bütün ileri gelenleri aleyhine davalar başlattı. Davalarda da tamamen asılsız iddialara dayanan suçlamalardan yararlandı.

Normalde Müslüman Kardeşler cemaatinin hiçbir şiddet eylemine başvurmadığı bilindiği ve aksini ispat edecek bir belge de ortaya konamadığı halde bu cemaatin tüm toplumsal kuruluşlarını kapatmak ve mal varlıklarına el koymak amacıyla "terör örgütü" suçlamasında bulundu.

Tunus'ta Temerrüt Fitnesi

Halkların kazanımlarını geri almak amacıyla başlatılan fitne savaşında Mısır'dakine benzer bir oyun Tunus'ta da "Temerrüt hareketi" adı verilen karışıklık grubuyla oynanmak istendi. "Temerrüd" de isyan, karışıklık, kabullenmeme, tepki gibi anlamlara gelir. Bu isimle karışıklık çıkarılmasının amacı da Tunus toplumunun yeni yönetimi ve sistemi benimsemediği ona itiraz ve isyan ettiği intibası vermekti.

Planın tutması için bazı sabotajlara ve oyunlara da başvuruldu. Bunların en önemlisi ise ülkedeki sol hareketin ileri gelen liderlerinden Şükri bin Salih Beliyd'in 6 Şubat 2013 tarihinde öldürülmesi oldu.

Yeni hükümetin siyasi muhaliflerini suikastlar yoluyla tasfiye politikasını benimsemediğinin ve Şükri bin Salih'in öldürülmesinden kaynaklanacak çalkantıların hükümetin hiçbir yönden lehine olmayacağının bilinmesine rağmen fitne savaşını yönlendirmeye çalışanlar cinayetin arkasında hükümetin olduğu kanaati oluşturabilmek için yoğun bir propaganda faaliyeti yürüttüler.

Olayla birlikte yükselen tansiyon ortamında hükümeti yıpratma ve muhalif kesimi tahrik çabaları biraz sonuç verdi ve Türkiye'deki Gezi Parkı olaylarına benzer birtakım olaylar yaşandı. Olaylar hükümeti istifaya da zorladı. Ancak Mısır'daki gibi darbe gerçekleştirilmesi ve halkın devriminin geri alınması mümkün olmadı. Halkın seçtiği siyasi hareket yeni yapılanmayla iktidarını devam ettirmeyi başardı.

Fakat Arap dünyasındaki halk devrimlerinin kazanımlarını geri alma çabasını sürdüren dış güçler ve dikta yönetimleri Tunus'tan tamamen ellerini çekmiş de değiller.

Libya'da da Fitne Savaşı

Arap Baharı olarak adlandırılan dönemde halk devrimlerinin gerçekleştirildiği süreçte geçmiş rejimin kurumlarının tamamen dağıtıldığı ve geriye dönmesine imkân kalmayacak derecede tasfiye edildiği ülkenin Libya olduğunu söylemek mümkündür. Fakat halkların kazanımlarını geri alma amacıyla başlatılan fitne savaşını yönlendirenler Libya'yı da ihmal etmediler.

Bu ülkede fitne savaşının potansiyelini oluşturmak amacıyla öncelikle Kaddafi döneminde kayrılmış aşiretlerden ve kabilelerden yararlanmaya çalıştılar. Çünkü bu aşiretlerin, devlet kurumlarından ve imkânlarından yararlanmada kendilerine öncelik vermesinden dolayı Kaddafi'ye bir sevgileri vardı. Ayrıca geçmişteki konumlarından dolayı yeni yapıda dışlanacakları endişesi kafalarına sokularak özerk yahut tamamen bağımsız yapı oluşturma fikrinin aralarında yaygınlaştırılmasına çalışıldı. Bu düşünce zaman zaman merkezi yönetimle söz konusu aşiretler arasında ölümlü çatışmalara da neden oldu.

Bunun yanı sıra Kaddafi döneminde muhalif tavırlarından dolayı tamamen dışlanmış ve ihmal edilmiş kabileler ve şehirler vardı. Örneğin Bingazi bunlardan biriydi. Buralardaki ahali de geçmişteki ihmalden dolayı yeni dönemde kendilerine hizmetten daha fazla pay ayrılması ve yeni projelerde kendilerine öncelik tanınması gerektiğine inanıyordu. Bu düşüncenin de zaman zaman fiili tepkiye dönüşmesi için zihinlerin bulandırılmasına çalışıldı.

Diğer yandan eski rejimin kurumları tamamen dağıtılmış olsa da bu kurumların elemanları toplumun içine dağılmıştı ve birtakım sabotaj eylemlerinde kullanılmaya müsait olanlar vardı. Fitne savaşını yönlendirenler bazı karanlık cinayetlerde ve sabotaj eylemlerinde onlardan yararlanmaya çalıştılar. Yeni yapının emniyet ve istihbarat teşkilatlarının henüz yeterince oturmamış olması da bu tür karanlık cinayetlerin ve sabotajların infazını kolaylaştırıyordu.

Fitne savaşı yürütenlerin karışıklıklar çıkarmada kendilerinden yararlanmak istediklerinin bir kısmını da köktenci ve tekfirci görüşleriyle öne çıkan marjinal gruplar oluşturuyordu. Bu grupların kendileri gibi düşünmeyenleri reddeden tutumlarından dolayı basit gerekçelerle yeni yapılanmayı karşılarına almaları ve şiddete başvurmaları mümkün olabiliyordu.

Fakat bütün bunlara rağmen yeni sistemin oturtulması, devletin kurumlarını şekillendirmesi, kadrolarını oluşturması için faaliyetler yoğun bir şekilde sürdürülüyor. Libya'nın bu konudaki sıkıntısı eski rejimden fazla bir şey devralmamış olmasından, birçok kurumu sıfırdan başlayarak yapılandırmak zorunda kalmasından kaynaklanıyor. Örneğin Kaddafi döneminde, şehirlerde bir belediye düzeni bile yoktu. Yeni yönetim bütün şehirlerde belediye sistemini tamamen sıfırdan başlatıyor. Bu, sadece bir örnek ve toplamın az bir kısmını oluşturuyor.

Libya toplumu yeni yapılanmanın tamamen İslâmî temellere dayanması konusunda görüş birliği içinde. Toplumun muhtelif kesimleri mensup oldukları aşiretlerle veya ideolojik tercihleriyle bağlantılı olarak farklı siyasi oluşumları destekleseler de bu konuda herhangi bir ihtilaf içinde değiller. Bu toplumsal ittifak farklı siyasi oluşumlar arasında da bir ittifaka vesile oldu. O yüzden yeni anayasanın şekillendirilmesinde ve yasal düzenin temellerinin oluşturulmasında İslâmî prensiplere bağlı kalınmasına özen gösterildiğini söyleyebiliriz.

Irak'ta ABD - İran Ortak Oyunu

Irak'ta ABD ve İran'ın destekleriyle siyasi iktidarı alan Nuri el-Maliki'nin diktatörlük hevesi 2013'te önemli kitlesel eylemlere ve gerginliklere neden oldu. Maliki'nin bu hevesi siyasi olaylara çeşitli şekillerde yansıdı. Bunun başında da onun siyasi muhaliflerini susturmak ve etkisiz hale getirmek amacıyla çeşitli suçlamalarla hedefe yerleştirme ve mahkûm etme uygulaması geliyordu.

2013'te İslâm âleminde en çok dikkat çeken uygulamalardan biri siyasi muhaliflerin susturulması ve etkisiz hale getirilmesi için yargı mekanizmasından yararlanılmasıydı. Fakat geçmişte yargının kullanılmasında insanlar daha çok siyasi görüşlerinden ve faaliyetlerinden dolayı suçlanıyordu. Ama artık taktik değişmişti. Suçlananların toplum nezdinde de mahkûm edilmelerine ve kötülenmelerine neden olacak savaş suçları, yolsuzluk, suikastlara bulaşma türü ithamlardan yararlanılması dikkat çekiyordu. Bu yöntem Irak'ta Nuri el-Maliki'nin muhalifleri tasfiye politikasında da kendini gösterdi. Diğer bazı örneklerinden de ileride söz edeceğiz.

Nuri el-Maliki, karşısında en güçlü rakip olarak gördüğü ve Sünni kesimi temsil eden Irak İslâm Partisi'nin başkanı ve Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el-Haşimi'yi ölüm tugayları oluşturmakla suçlayarak idam cezasına mahkûm ettirdi. Haşimi bu cezalandırma yüzünden ülkesi dışında yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Onun dışında da bazı kişiler idama mahkûm edilirken, birçok kişi de ağır hapis cezalarına çarptırıldı. İddialar belgelenmiş olmadığı gibi tamamen siyasi muhalefeti etkisiz hale getirme amacına yönelik bir operasyon olduğu belliydi.

Nuri el-Maliki diktatörlük idealine dönük uygulamalarında arkasında bir kitlesel destek oluşmasını sağlamak amacıyla Şii kesimi kayıran bir kadrolaşma politikasına önem verdi.

Onun bu politikaları doğal olarak halkın tepkilerine neden oldu ve Sünnilerin yoğun olduğu bölgelerde değişik zamanlarda kitlesel gösteriler düzenlendi. Devletin kolluk güçlerinin müdahalesi yüzünden gösteriler zaman zaman çatışmalara da neden oldu.

Dışarıda hem ABD'nin hem de İran'ın desteğini alan içeride ise ayrımcı politikasından yararlanarak bir taraftar kitle oluşturan Maliki, diktatörlük hevesine dayalı dayatmacı tutumunda hayli ileri gitmesine rağmen ülkede yine güven ve istikrarı sağlayamadı. Özellikle ülke genelinde mezhep farklılığını her an kullanılmaya hazır potansiyel tehlike halinde tutmak isteyen karanlık ellerin yönlendirdiği tahmin edilen provokatif eylemler devam etti. Normalde işgalin son bulmasına rağmen bu provokatif eylemlerin neden olduğu can kaybı ve yaralanmalar bir savaşın neden olduğu can kaybı ve yaralanmalardan az değildi.

Kendi ülkesinde güven ve istikrarı sağlama, provokatif eylemlerin önüne geçme konusunda bir performans gösteremeyen Nuri el-Maliki'nin Suriye'deki Baas rejiminin saltanatının korunması için sürekli savaşçı eleman ve silah göndermesi ise dikkat çekiciydi. Maliki hükümetinin Baas rejiminin saflarında savaşmaları üzere gönderdiği savaşçı eleman sayısının Lübnan'daki Hizbullah'ın gönderdiği eleman sayısından daha az olmadığı tahmin ediliyor.

Yemen'de Husi Fitnesi

Husi örgütü İran'ın Yemen'de bir uzak karakol kurmak amacıyla oluşturduğu ayrılıkçı örgüttür.

Yemen Şiası Zeydidir ve İran'ın resmî mezhebi Caferilikten çok farklı görüşlere sahiptir. Fakat İran, bu ülkede bir taraftar örgüt kurmak için oradaki Zeydilerden bazılarını İran medreselerine götürüp Caferiliğe geçmelerini ve bu itikada göre eğitim almalarını sağladı. Sonra onları ülkelerine gönderip bağımsız veya özerk bir bölge yönetimi oluşturma iddiasıyla silahlı örgüt kurdurdu.

Bunların geneli Husi aşiretine mensuptu ve aşiret kimliklerini bağımsızlık veya özerklik iddiasında o aşirete mensup olanların kendilerine destek vermelerini sağlamada kullanmaya çalıştılar. Başlattıkları gerilla savaşında ihtiyaç duydukları askeri malzeme ve maddi destek İran'dan, Kızıldeniz üzerinden ulaştırıldı.

Bu örgüt Yemen'de dikta rejimine karşı halk devriminin gerçekleştirilmesinden önce ortaya çıkmıştı. Fakat halk devriminden sonra yeni yapının oturmasını engellemek amacıyla fitne savaşları çıkarmak isteyen dış güçler Yemen'de Husi fitnesinden yararlanmaya çalıştılar. Daha önce Husi örgütünün silah temin etmede kullandığı yolları kapatmaya çalışan Suudi Arabistan bu kez o yolları açtı. Dışarıdan paralı militan sokulmasının önündeki engeller kaldırıldı.

Fakat, Baas'ın sıkışması sebebiyle Husi militanlarının önemli bir kısmının Suriye'ye nakledilmesine ihtiyaç duyulması Yemen'deki gerilla gücünün biraz zayıflamasına neden oldu. Bunu fırsat olarak değerlendiren bazı selefi gruplar da onun karargâhlarına saldırdılar. Ama Husi örgütü oradaki açığı dışarıdan getirttiği paralı militanlarla kapatarak cephesini korumaya çalıştı. Bu nedenle yaşanan şiddetli çatışmalar her iki taraftan da büyük sayıda can kaybına neden oldu.

Fitne Savaşları İsrail'in İşine Yaradı

Halkların özgürlük mücadelelerinin önünün kesilmesi ve kazanımlarının en azından bir kısmının geri alınması amacıyla yürütülen fitne savaşından en fazla yararlanan Filistin topraklarını işgal altında tutan İsrail oldu. Halkların özgürlük mücadeleleri ve siyonist işgalin çıkarlarına hizmet eden dikta rejimlerinin devrilmesi sebebiyle en çok telaşa kapılanın da İsrail olduğu resmi tavırlarından ve açıklamalarından anlaşılıyordu.

İşgalci İsrail'i en çok memnun eden ve rahatlatan Mısır'da yönetime el koyan cuntanın Gazze üzerindeki ambargo ve ablukayı yeniden çok katı bir şekilde uygulamaya başlamasıydı. Normalde Kasım 2012'de Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi gözetiminde Filistin direnişiyle İsrail arasında kabul edilen ateşkes anlaşmasında Gazze'ye uygulanan ablukanın kademeli bir şekilde kaldırılması şartının yer almasına ve Mısır'ın hâlâ bu anlaşmanın gözlemcisi olmasına rağmen Sisi cuntası bölgenin dünyaya açılan tek kapısı durumundaki Rafah sınır kapısını yeniden kapatarak orada yaşayanların dünyayla irtibatlarını kesti. Sonrasında da sadece özel kararlarla ve kısa sürelerle açarak bir gümrük kapısı değil işkence kapısı olarak kullanmaya başladı.

General Sisi sadece Rafah kapısını kapatmakla yetinmedi, Gazze'nin can damarları olarak nitelendirilen tünelleri de tek tek tespit ederek tamamen kapattı. Hatta bu tünelleri imha etmede içine elektrikli su verme gibi son derece insanlık dışı yöntemlere başvurduğu dahi oldu.

Gazze'ye uygulanan ambargonun şiddetlendirilmesi bölgedeki sıkıntıların iyice artmasına neden oldu. En büyük sıkıntısı ise bölgenin Aralık 2013 ortalarında yaşadığı ve birkaç gün süren sel felaketinde kendini gösterdi. Bölgedeki termik santrallerin tam kapasite çalışması için gereken yakıtın gönderilmemesi yüzünden sel felaketinde biriken suların tasfiyesi mümkün olmadı. Bu yüzden sel felaketi tahmin edilenden fazla maddi hasara neden oldu. Yetkililer ve gönüllüler de can kaybının önüne geçebilmek için çalışmalarını daha çok mahsur kalan insanları kurtarma üzerine yoğunlaştırdılar. Bu yöndeki çabalar Allah'ın izniyle sonuç verdi ve can kaybı sadece dört oldu. Ama maddi hasarın önüne geçilmesi mümkün olmadı.

Ne yazık ki Mısır cuntası sel baskını günlerinde bile termik santrallerin tam kapasiteyle çalışmasına yetecek yakıtı göndermediği gibi insanî yardımların ulaştırılmasını dahi zorlaştırdı.

Sisi cuntası ayrıca hizmetindeki medya vasıtasıyla Filistin direnişine karşı yıpratma savaşı başlatarak ve direnişin Mısır'daki tüm faaliyetlerini durdurarak da siyonist işgale gönüllü hizmet vermeye çalıştı. Bu hizmet muhtemelen ABD'nin desteğinin ve yardımının bir karşılığıydı.

Dünya kamuoyunun dikkatinin Arap dünyasındaki gelişmelere çekilmesini fırsat olarak değerlendiren İsrail aynı zamanda işgal altındaki Filistin topraklarında yahudi yerleşkesi sayısını artırmayı amaçlayan yeni planlarını devreye soktu. Bu amaçla özellikle Batı Yaka bölgesinde Filistinlilere ait yeni araziler gasp etti. Kudüs'te de Filistinlilerin evlerini yıkarak onları bu şehirden göç etmeye zorlama politikasını sürdürdü.

Bu dönemde İsrail'in en cüretkâr girişimi ise Mescidi Aksa'yı yahudilerle Müslümanlar arasında mekân veya zaman yönünden paylaştırma önerisini parlamento olarak bilinen Knesset'in gündemine alması olmuştur. Bu kutsal mabedin paylaştırılması planı daha önce radikal yahudi grupları arasında gündeme getirilmiş ve hayata geçirilmesi için çeşitli lobi faaliyetleri yapılmıştı. Ancak resmi kurumların gündemine alınmış değildi.

Mescidi Aksa'nın mekân yönünden paylaştırılmasıyla bir kısmının sürekli yahudilere bir kısmının da sürekli Müslümanlara tahsis edilmesi, zaman yönünden paylaştırılmasıyla ise tüm külliyenin günün belli vakitlerinde yahudilere belli vakitlerinde de Müslümanlara tahsis edilmesi kastediliyor. Yahudi grupları da bu iki formülden birinin kabul edilmesi için birkaç yıldan beri çalışma yapıyorlardı. 2013'teki ortamdan yararlanan İsrail yönetimi de böyle bir paylaştırmanın yasal zemininin oluşturulması için hazırlanan kanun teklifini Knesset gündemine aldı.

Böyle bir teklifin kabul edilmesi Mescidi Aksa'nın geleceği açısından ciddi risk oluşturuyor ve bu kutsal mabedin çok küçük bir parçasının gasp edilmesi dahi tamamı açısından tehlike arz eder. Asıl amaç da zaten tamamının gasp edilmesi ve bir yahudi mabedine dönüştürülmesidir.

İşgal devleti daha önce Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'la yaptığı esir değişiminde serbest bıraktığı tutsaklardan Batı Yaka bölgesinde kalanların bazılarını yeniden tutukladı. Esirler de buna açlık greviyle tepki gösterdiler. Bunlardan Samir el-İsavi yeniden özgürlüğüne kavuşma konusundaki kararlılığından geri adım atmayarak açlık grevini altı ay sürdürmek suretiyle işgal devletine talebini kabul ettirmeyi başardı ve yeniden özgürlüğüne kavuştu. Samir el-İsavi'nin ve esirlerin davalarıyla ilgilenen avukatların verdiği bilgiler işgal yönetiminin Filistinli esirlere son derece kötü muamelelerde bulunduğunu ve işkenceler yaptığını ortaya koyuyordu.

İsrail bir yanda bu uygulamalarını ve Filistin davasını tasfiye çabalarını sürdürürken diğer yanda Hamas'la uzlaşıya yanaşmamakta direnen Mahmut Abbas'ın ABD Dışişleri Bakanı Jhon Kerry'nin gösterdiği serabın peşine takılarak masa başı görüşmelere oturmayı kabullenmesi dikkat çekiciydi. Kerry'nin çözüm formülü üzerinde yorum yapanlar bu formülün Filistinliler açısından hiçbir olumlu içerik taşımadığı gibi yurtlarından çıkarılmış mültecilerin dönüş yollarını tamamen kapatmayı hedeflediğine dikkat çektiler.

Abbas yönetimi bir yandan da İsrail'le arasındaki güvenlik işbirliğini sürdürmesi sebebiyle siyasi nitelikli tutuklamaları sürdürdü. Abbas'ın siyasal amaçlarla tutuklanmış olanları serbest bırakmama ve yeni tutuklamalar yapma konusunda ısrarı sadece İsrail işgal yönetiminin işine yarıyor ve onun güvenliğini sağlama almayı amaçlıyor. Filistinliler açısından ise sadece olumsuz sonuçlar doğurduğu gibi Hamas ile Fetih arasında uzlaşmanın da önünü kesiyor.

İsrail, 31 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleştirdiği Mavi Marmara katliamından dolayı uzun süren diretmesinden sonra 22 Mart 2013'te Türkiye'den resmen özür diledi. Haber kaynaklarına bu İsrail'in ilk resmî özür dilemesi olarak verildi ama bu gerçekte onun tarihindeki ilk özür değildi. İsrail şehit ailelerine tazminat ödemeyi de kabul etti. Fakat Türkiye'nin özellikle Gazze'ye uygulanan ambargonun tamamen kaldırılması şartındaki ısrarı ve İsrail'in tazminat konusunda sembolik bir miktar teklif etmesi sebebiyle ilişkilerde normalleşme gerçekleşmedi.

Fitne Koordinasyon Merkezi BAE'nin Yargı Zulmü

Halkların özgürlük mücadelesine karşı başlatılan fitne savaşının koordinasyon merkezi olarak kullanılan Birleşik Arap Emirlikleri, ülke içindeki İslâmî hareketi dağıtmak amacıyla 2013 içinde geniş çaplı operasyon gerçekleştirdi. Diğer ülkelerdeki olayların gölgesinde kalan bu operasyonda kullanılan güç yargı mekanizması, hedef ise Müslüman Kardeşler'in bu ülkedeki kanadı olarak bilinen Islaha Davet Cemiyeti'ydi. Değişik toplumsal alanlarda yasalara göre geniş çaplı faaliyetler yürüten ve yasallığı resmen tescil edilmiş olan cemiyet bu kez yasa dışı bir suç örgütü ilan edildi. Cemiyetin bütün ileri gelenleri değişik yasa dışı faaliyetlere girmekle itham edilerek tutuklandı. Operasyonun başlatıldığı tarihlerde ülke dışında olan cemiyet mensupları ise tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya olduklarından yurtlarına dönemediler.

Yargı mekanizması vasıtasıyla gerçekleştirilen operasyonda cemiyetin merkezinde ve şubelerinde üst düzey yönetici olarak görev yapan doksandan fazla önemli şahsiyet suçlu ilan edilerek gözaltına alındı. Haklarında önceden hazırlanan suçlama raporlarını kabul etmeleri için kendilerine korkunç işkenceler yapıldı. Suçlananlar kendilerine işkence altında kabul ettirilen itham raporlarını mahkemedeki duruşmalarda reddetmelerine ve kendilerine işkence edildiğini dile getirmelerine rağmen mahkeme tavrını değiştirmedi. Islaha Davet Cemiyeti'nin yönetimi de mahkeme tarafından tayin edilen heyete devredildi ve mal varlığına el kondu.

BAE'nin bu operasyonu İslâm coğrafyasında yargının zulüm ve darbe aracı olarak kullanılmasının ibret verici bir örneği niteliğindeydi.

Afganistan'da İşgalci İnsansız Araçlarla Katlediyor

Afganistan'da işgal güçlerinin ve onların güdümündeki Karzai yönetiminin kara çarpışmalarında sürekli kayıp vermesi siyasi kontrollerinin çok dar bir alana sıkışmasına neden oldu. Bu durum karşısında direniş güçlerini en azından siyasi iktidarı tayin edilen kadroyla paylaşmaya ve bu konuda sunulan formülleri kabule zorlamak için 2013'te daha çok sivil kalabalıkları hedef alan yıpratma amaçlı hava saldırılarına ağırlık verdiler. Bu saldırılarda da çoğunlukla insansız hava araçları kullanıldı.

İHA saldırılarında lojistik destek sağladıkları iddiasıyla Afganistan sınırına yakın Pakistan bölgeleri de hedef alındı. Buralara yönelik saldırılarda çok sayıda savunmasız sivil öldürüldü.

Son dönemde insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılardaki yıpratma stratejisinin işgal güçlerinin artık bu ülkeyi terk etmeye zorlanmasıyla da irtibatı olduğu sanılıyor. İşgale destek veren ülkelerin çoğunluğu askerlerini tamamen çekti. Kalanların da 2014 içinde çekilmesine kuvvetli ihtimal olarak bakılıyor. ABD'nin kendi iç meselelerinin de onu Afganistan'daki işgal güçlerini tamamen çekmeye zorlayacağı tahmin ediliyor.

Çekilme sonrasında Kabil'deki yönetim, Afganistan'ın Nuri el-Maliki'si olarak görülen Karzai'ye bırakılacak. Fakat ülkenin genelinde kontrolü sağlayamaması durumunda onun siyasi hâkimiyeti sürekli zayıflayacaktır.

Arakan'da Budist Militanlar Vasıtasıyla Irkçı Tasfiye

Arakan, bugün dikta yönetimiyle yönetilen Myanmar Cumhuriyeti'nin sınırları içinde kalan ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölge. Müslümanlar buranın yerlisi olduğu halde ülkedeki dikta yönetimi onların Bangladeş asıllı olduğunu iddia ediyor ve göçe zorlamak için çeşitli zulüm uygulamalarına başvuruyor. 2013 yılında ise Müslümanlara yönelik baskı uygulamalarında daha çok Budist gerillalardan yararlandı. Budist çeteleri tıpkı Suriye'deki Baas rejiminin oluşturduğu Şebbiha çeteleri gibi Müslümanları hedef alan saldırılarda kullanırken devletin aktif rolünü gizli tutmaya çalıştı. Ancak sergilediği tavırla da Budist çetelerin saldırılarının önünü açmak ve Müslümanları her türlü himayeden yoksun bırakmak suretiyle işi yönlendirdiği çok açıktı.

Budist çetelerin saldırılarında Müslümanların evlerini yakmaları ve onları göçe zorlama stratejisinde başarılı olabilmek için en çok önemsedikleri bir değerlerini yani namuslarını hedef almaları ve bu amaçla kızlarına tecavüz etmeleri planlıydı. Irzlarına tecavüz tehdidinden dolayı Müslüman kızlardan kendilerini denize atarak intihar edenler oldu.

Dikta ise saldırgan Budist çetelere engel olmak yerine, devlet tarafından kendilerine emaneten verildiğini ileri sürdüğü evlere sahip çıkmadıkları suçlamasıyla Müslümanları sorguladı.

Bu saldırıların ve tecavüzlerin son bulması, Müslümanların korunması için Türkiye'nin bazı girişimleri oldu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu amaçla Myanmar'a resmi ziyaret düzenledi. Myanmar hükümeti bu konuda Türkiye'ye bazı taahhütlerde bulunmasına rağmen yerine getirmedi.

Bangladeş: Savaş Suçlularından Savaş Suçları Mahkemesi ve İdam

2013'te yargı mekanizmasının zulüm ve dayatma aracı olarak kullanılmasında en ibret verici hadiselerin yaşandığı ülkelerden biri Bangladeş oldu.

Hindistan'daki Müslümanların bir kısmının bağımsız olmasıyla kurulan Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin bir parçası olan ve Doğu Pakistan adı verilen bölgenin ayrı bir devlet olması için 1971'de başlatılan savaşa Cemaati İslâmi karşı çıkıyor ve Pakistan'la bütünlüğün korunmasını istiyordu. O yüzden de savaşa katılmamış ve destek verilmesine karşı çıkmıştı. Bu tutumundan dolayı Doğu Pakistan'ın Bangladeş Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsız olmasından sonra cezalandırılmış ve 1980'e kadar tüm faaliyetleri yasaklanmıştı.

Ne kadar ilginçtir ki yıllar sonra ülkede Bayan Şeyh Hasina liderliğindeki Avami Birliği Partisi'nin kurduğu diktatörlük bu cemaati yeniden hesaba çekmek amacıyla Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi adını verdiği gülünç bir yargı organı oluşturdu. Mahkeme her şeyden önce uluslararası olmadığı için böyle bir isim verilmesinden dolayı gülünçtü. İkinci olarak savaşa iştirak edenlerin savaşa iştiraki hatta her ne şekilde olursa olsun destek verilmesini ilkesel olarak reddeden bir cemaati "savaş suçu işledikleri" ithamıyla yargılaması için kurulmuştu. Üçüncü olarak da bu cemaat ülkenin bağımsız olmasından sonra savaşa destek vermediği için cezalandırılmıştı. Bu kez savaş suçu işleme ithamıyla yargılanacaktı.

Adaletin değil gücün konuştuğu böyle bir yargının asıl amacı Cemaati İslamiye'nin imajını yıpratmak ve onu bu yolla tasfiye etmek olduğundan yapılan suçlamaların ispatına ihtiyaç yoktu. Önceden belirlenmiş cezalara sadece bir yargı kılıfı geçirilmesi gerekiyordu ve öyle yapıldı. Başta cemaatin lideri Gulam Azam olmak üzere birçok ileri geleni idama mahkûm edildi. Gulam Azam çok yaşlı olduğundan hakkındaki karar infaz edilmedi. Ama cemaatin önemli şahsiyetlerinden ve ülkenin ileri gelen âlimlerinden Abdülkadir Molla hakkındaki karar 12 Aralık 2013'te infaz edildi.

Gerek yargılama sürecindeki tamamen hukuka aykırı tutum ve verilen cezalar gerekse Molla'nın idamı Bangladeş'te geniş çaplı eylemlere ve gösterilere neden oldu. Devletin güvenlik güçlerinin eylemlere müdahalesi yüzünden yaşanan çatışmalarda da çok sayıda insan hayatını kaybetti.

Mali'de İktidar Savaşına Fransız Müdahalesi

Mali, Batı Afrika bölgesinde yer alan ve nüfûsunun yüzde doksanı Müslüman olan bir ülkedir. Yönetimin etnik ayrımcılığa dayalı politikalarından dolayı uzun süreden beri bir Tuareg sorunu yaşıyor. Bu sorun yine ulusçu, laik ve Batıcı anlayışa sahip Azavad Ulusal Kurtuluş Cephesi adlı bir ayrımcı gerilla hareketinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Tuareglerin bağımsızlığı için savaşan Azavad Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni Libya diktatörü Kaddafi para ve silahla destekliyordu. Ancak onun devrilmesinden sonra zayıflamaya başladı. Buna karşılık Tuareglerin yoğun olduğu bölgede ulusçu ve laik anlayışları reddeden Batı Afrika bölgesindeki Müslümanları tek devlet çatısı altında birleştirmeyi hedefleyen ve daha çok selefi görüşlere meyleden İslâmcı gerilla örgütleri ortaya çıktı.

Mali'de 22 Mart 2012'de gerçekleştirdiği askerî darbeyle iktidara el koyan General Amadou Haya Sanogo'nun ülkede kontrolü sağlayamaması üzerine kuzeyde Tuareglerin yoğun olduğu geniş bir alanda hâkimiyet gerilla güçlerinin eline geçti. Gerilla güçleri önce aralarında bir ittifak sağlamışlardı. Fakat daha sonra ulusçu laik Azavad Cephesi, İslâmcı örgütlerle ihtilafa düştü ve aralarında hâkimiyet çatışması başladı. Bu çatışmada İslâmcı örgütler Azavad Cephesi'ne üstün gelerek kontrol alanlarını genişlettiler.

İslâmcı örgütlerin güçlenmesi Orta ve Batı Afrika ülkeleri üzerinde önemli çıkar hesapları olan Fransa'yı rahatsız etti ve askerî müdahale gerçekleştirdi. Fransa, söz konusu örgütlerin el-Kaide bağlantılı oldukları iddiasını operasyon için gerekçe olarak kullanmıştı. İşin ucunda İslâmi kimlikli gerilla güçlerinin olması uluslararası mekanizmaların da destek vermelerini ve kapıları açmalarını kolaylaştırdı. BM, Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Afrika Birliği, ABD ve Avrupa ülkeleri Fransa'nın müdahalesini destekledi.

Fransa'nın özellikle hava saldırıları düzenlemesi ve Mali'nin merkezi yönetimiyle yaptığı işbirliği gerilla güçlerini etkisiz hale getirmesini ve onların kontrolündeki bölgeleri alarak merkezi yönetimin kontrolüne vermesini kolaylaştırdı.

Fransa saldırıları hedef alınan bölgelerden çevreye nüfûs kaymasına ve ilticalara da neden oldu.

Yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin İran'a Getirdiği Reform

İran'da 14 Haziran 2013 tarihinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini "reformist" olarak lanse edilen Hasan Ruhani kazandı. Seçim öncesinde oluşturulan hava dini lider Ali Hamaney'in onu desteklemediği yönündeydi. Bu yüzden onun kazanması gelenekçi akımın değil reformcu akımın kazanması olarak algılandı. Hamaney'in görevlendirmesiyle 3 Ağustos'tan itibaren Ruhani görevi devraldı.

Ruhani'nin reformculuğu daha çok ABD ve Batı ile ilişkilerde kendini gösterdi. Suriye'de Baas katliamlarına destek konusunda izlenen siyasette herhangi bir değişme gözlenmiş değil.

Reformcu tutumun iç siyasete nasıl yansıyacağı konusunda ise henüz güçlü bir tahminde bulunmak zor.

Büyük Şeytan'la Büyük İttifak

Ruhani'nin reformcu politikası ABD ve Batı ile ilişkilerin düzeltilmesi açısından işe yaramış gibi görünüyor. İran'ın nükleer teknolojiyi enerji amaçlı kullanacağına dair taahhütlerine artık ABD ve Batı daha çok güveniyor. Dolayısıyla İran ile 5+1 ülkeleri denilen ve BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesiyle Almanya'dan oluşan grup 24 Kasım 2013 tarihinde bu konuda anlaşma imzaladı. Anlaşma nükleer teknolojiye bazı sınırlamalar getirilmesi konusunda İran'ın kabullerini içerirken ona uygulanan birtakım uluslararası kısıtlamaları da kaldırıyordu.

İran'la yapılan bu anlaşmanın arka planında Suriye'deki Baas rejiminin geleceğini kurtarma konusunda onunla işbirliğine ihtiyaç duyulmasının da önemli rolü olduğu tahmin ediliyor.

Orta Afrika'daki Savaşın Hedefinde de Müslümanlar Var

Orta Afrika Cumhuriyeti, isminde de belirtildiği üzere Afrika kıtasının orta kesiminde ekvator yakınında yer alan ve Müslümanların azınlıkta olduğu bir ülkedir. Bu ülkedeki Müslümanlar aynen Arakan Müslümanlarının maruz kaldığına benzer bir oyunla karşı karşıyalar. Kendileri güçsüz ve sahipsiz; onları göçe zorlamak veya sindirmek isteyen hıristiyan kesim ise aynen Budist çeteler gibi gerilla çeteleri oluşturmuş durumdalar. Devlet ise normalde olayların dışında olduğunu ve Müslümanları ülke nüfûsunun bir parçası olarak gördüğünü iddia etmesine rağmen hıristiyan milislerin saldırılarına sessiz kalıyor. Hıristiyan milisler de özellikle Müslümanların camilerine saldırarak onları sindirmeye ve tüm dini faaliyetlerini sonlandırmaya zorluyorlar.

Hıristiyan milisler 2013 içinde saldırılarını artırdı ve çok sayıda Müslüman camisi basıldı. Bu baskınlarda toplu katliamlar gerçekleştirildi ve zaman zaman da çatışmalar yaşandı. Fransa, hadiseleri kontrol altına almak amacıyla buraya da askerî müdahalede bulundu. Fakat Fransa'nın müdahalesi Müslümanların can güvenliği açısından bir şey getirmedi.

Lübnan, Suriye'deki Savaşın da Arka Bahçesi Oldu

Siyasi çalkantılarda sürekli Suriye'nin arka bahçesi görünümü veren Lübnan bu ülkedeki iç savaşın da arka bahçesi oldu. Bunda tabii ki Hizbullah'ın Baas rejimini desteklemek amacıyla milis güç ve silah desteğinde bulunmasının önemli rolü oldu. Buna karşı çıkan bazı Lübnanlı gruplar da tepkilerini Hizbullah'ın bazı merkezlerini hedef alan saldırılarıyla ortaya koydular. Bu saldırılar 2013'te Lübnan içinde siyasal çalkantıların ve gerginliklerin artmasına neden oldu.

Doğu Türkistan'da Irkçı Katliamlar Son Bulmadı

Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri sindirme, onların dini ve ulusal kimliklerini yok etme amaçlı ırkçı politikasını değiştirmeyen Çin'in saldırıları 2013 yılı içinde de bölgede önemli olaylara ve çatışmalara neden oldu. Çin güvenlik güçleri Aralık 2013'te gerçekleştirdiği bir saldırıda Kaşgar'da 14 kişiyi öldürdü. Yıl içinde daha başka saldırılarda da birçok kişi öldürüldü. Çin diktası ırkçı politikalarında ayrıca çok sayıda Uygur Türkü siyasi görüşlerinden dolayı tutukladı. Tutuklananlardan biri de Uygurların problemlerini dile getirmesiyle öne çıkan ünlü ilim adamı Prof. Dr. İlham Tohti oldu.

Rusya, Bir Devlet mi Cinayet Şebekesi mi?

Rusya, Sovyetler Birliği'nin mirasının paylaşımında en büyük payı alan büyük ağabey rolü oynadı. Bu özelliğini sadece Sovyet sınırları içindeki mirasın paylaşımında değil uluslararası platformdaki mirasına sahip çıkmada da değerlendirdi. Ondan dolayı BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerindendir. Fakat izlediği politikada bir devletten ziyade cinayet şebekesi ve mafya görünümü veriyor. Muhaliflerini tasfiye konusunda uluslararası hukukun ve ülkelerle yaptığı ikili anlaşmaların yüklediği sorumlulukları çok fazla önemsememekle birlikte bu sorumluluklardan kendini kurtarmak için tetikçi güçlerden yararlanıyor. Son dönemde kullandığı tetikçi çetenin başını da Çeçenistan'ın başına geçirdiği Ramazan Kadirov'un çektiğini söylemek mümkündür.

Söz konusu cinayet şebekesinin 2013'te hedef aldığı önemli şahsiyetlerden biri de Çeçenistan davasıyla ve Çeçen mültecilerin sorunlarıyla yakinen ilgilenen iş adamı Medet Ünlü oldu. 22 Mayıs 2013 akşamı saldırıya uğrayan Ünlü kaldırıldığı hastanede ertesi gün hayatını kaybetti.