Ocak 2015, Davet Mektebi
İşgal rejiminin 7 Temmuz 2014 tarihinde Gazze'ye yönelik olarak başlattığı ve 51 gün süren ama kararlı direniş karşısında yenilgiyle sonuçlanan saldırısı kendi içinde de çalkantılara neden oldu. Benjamin Netanyahu hükümeti içindeki bazı anlaşmazlıklar yüzünden iki bakanını görevden uzaklaştırdı. Böylece kurmuş olduğu hükümetin devam etmeyeceğini düşünerek parlamentoyu dağıtma ve erken seçime gitme kararı aldı.
Görünüşte işgal hükümetindeki bu ihtilafın temel sebebi Netanyahu'nun tamamen ırk ayrımcılığı temeline dayanan ve yahudilerin ayrıcalıklı, yahudi olmayanların ise azınlık olarak tanımlanması anlamına gelen yasa tasarısını kabul ettirme çabalarıydı. Fakat asıl önemli sebep Gazze saldırısının neden olduğu sarsıntıydı. Çünkü Gazze saldırısında verilen kayıplar, elli bir gün sürdürülen savaşa rağmen hedeflenenlerin gerçekleştirilmesi konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamaması ve ayrıca işgal güçlerinin önemli kayıplar vermesi Netanyahu'ya ciddi eleştiriler yöneltilmesine neden olmuştu.
Netanyahu, Gazze'ye yönelik saldırıda ağır kayıplar vermesini buradaki direniş güçlerinin elinde silah bulunmasına bağladığından, oradaki kaybının üstünü örtmek amacıyla özellikle Kudüs'e ve Batı Yaka'ya yüklenerek bu bölgede şiddetin dozajını artırdı. Ama buradaki şiddet uygulamalarına karşı da beklemediği şekilde bireysel eylemler gerçekleştirildi.
Bütün bunların üstünü örtmek için de ırk ayrımı temeline dayanan ve "İsrail'in yahudi devleti" olduğu iddiasına dayandırılan yasa tasarısını öne çıkararak siyonist taraftar kitlesi nezdinde imaj düzeltme oyunu oynamak istedi. Bu konudaki çabalarına eleştiriler yöneltilince de erken seçim kararı aldı. Erken seçim kararı alması ise bir bakıma yangından mal kurtarma çabasıdır. Çünkü gittikçe kötüleşen siyasi imajının kendisine daha fazla oy kaybettireceğini tahmin ediyordu.
Filistin toprakları üzerindeki siyonist işgalin devam etmesinde uluslararası siyonizmin diplomatik alanda yürüttüğü çalışmaların önemli payı var. Bunu başarabilmesinde ise tabii ki çağımızda zulmü temsil eden global güçleri, özellikle de işgal devletinin kurulması aşamasında o zamanın dünya gücü durumundaki İngiltere'yi, kurulmasından sonra da ABD'yi arkalarına almalarının önemli rolü oldu. Bundan dolayı Filistin halkının hukukunun sürekli gasp edilmesine rağmen küresel güçler siyonist işgal rejiminin lehine olan tavırlar sergiledi.
Küresel güçlerin işgalci siyonistlerin lehine olan tutumları bölgedeki Arap rejimlerinin tutumlarını da etkiledi ve onlar da görünüşte Filistin halkının tarafında gibi görünmelerine rağmen bu halkın meşru mücadelesine hiçbir zaman sahip çıkmadılar. Hatta işgal güçleriyle perde arkasından karanlık işbirliği bağlantıları da kurdular.
Son dönemde uluslararası alanda Filistin davası açısından olumlu sinyaller veren bazı gelişmeler olmakla birlikte bazıları da şekil olarak olumlu görünse de gerçekte gayri meşru siyonist işgali meşrulaştırma Filistin halkının haklı mücadelesinin önünü kapatma amaçlıdır.
Muhtelif Avrupa ülkelerinin parlamentoları Filistin'in devlet olarak tanınması yönünde kararlar aldı ve bazı Avrupa ülkeleri bu kararları uygulamaya geçirerek diplomatik alana da taşıdı. Şimdilik ortalıkta reel anlamda bir Filistin devleti olmasa da hem Filistin halkını temsil eden organların devlet düzeyine çıkarılması hem de Filistin halkının kendi devletini kurmasının altyapısının oluşturulması açısından olumlu sinyaller taşımaktadır.
Avrupa parlamentolarının kararları Avrupa Adalet Divanı'nı da cesaretlendirdi ve Filistin İslâmî Direniş Hareketi (Hamas)'ın terör listesinden çıkarılmasına karar verdi. Bazı Avrupa ülkeleri işgalci siyonistlere riayetlerini bozamadıklarından kendi adalet divanlarının kararına riayet etmemeyi tercih ettiler. Gerçekte Filistin'in meşru direnişinin terör olarak nitelendirilmesi hukuki temelden tamamen yoksun ve uluslararası siyonizmin isteklerinin yerine getirilmesi amacıyla sergilenen siyasi bir tavırdır. Çünkü Filistin topraklarındaki siyonist hâkimiyet gayri meşru işgaldir ve silah gücüyle sürdürülen bu işgale karşı o toprakların asıl sahiplerinin silahla mücadele etmeleri uluslararası hukuka göre meşru bir haktır.
Filistin davasıyla ilgili son dönemde uluslararası alanda meydana gelen önemli bir gelişme de BM Güvenlik Konseyi'ne sunulan ve siyonist işgalcilerin 1967 öncesi sınırlara çekilmesini, 1967'de işgal edilmiş bölgede ise başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmasına imkân sağlanmasını isteyen karar tasarısıdır. Güvenlik Konseyi'nin daimi üyesi ABD, Arap ülkelerinin ortak tasarısı olarak lanse edilen ve Ürdün'ün koordinasyonuyla hazırlanan gerçekte ise Özerk Yönetim Başkanı Mahmud Abbas'ın isteği ve görüşleri doğrultusunda hazırlandığı söylenen bu tasarıyı veto edebileceği tehdidinde bulundu.
Aslında böyle bir karar tasarısı BM için yeni sayılmaz. Fakat şimdiye kadar alınan kararların uygulamada karşılığının bulunmaması sebebiyle bir Filistin devleti kurulamamıştır. ABD ve küresel emperyalizm bundan önceki kararların uygulamaya geçirilmesini engellemişlerdir. ABD şimdi karar alınması aşamasında veto edeceğini söylese de zaten içerik yönüyle Filistin davası açısından bir şey kazandırmıyor. Çünkü kararın bir yönü de siyonistlerin Filistin'in 1967 öncesinde işgal edilmiş topraklar üzerindeki varlığını ve sultasını meşrulaştırmaktır. Bu yönü ise bugün yurtlarından çıkarılmış durumda, mülteci kamplarında hayatlarını idame ettirmek zorunda olan dört milyondan fazla Filistinlinin yurda dönüş haklarının önünü kapatmaktadır. Üstelik siyonistlerin lehine olan yönünün reel bir karşılığının olmasına rağmen Filistinlilerin gasp edilmiş haklarının kısmen de olsa geri alınmasıyla ilgili yönünün karşılığının oluşması zamana bağlandığı gibi gerçekleşmesi de uluslararası mekanizmanın bu amaçla işgal rejimini zorlamasına bağlıdır. Böyle bir zorlamaya ise şimdiye kadar siyonist işgal yönetimini birtakım haksızlıklarından geri dönmeye, hakları sahiplerine iade etmeye çağıran kararların uygulanmasında hiç başvurulmadı.
Filistin direniş hareketleri de bu karar tasarısıyla ilgili açıklamalarında mülteci durumundaki Filistinlilerin tümünün yurda dönüş haklarının verilmesi ve Filistin topraklarının bütünlüğü ilkelerinden asla vazgeçmeyeceklerini dile getirdiler.
Siyonist işgal güçleri Kudüs'ün doğu kısmını işgal ettikleri 1967'den bu yana Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmak için muhtelif oyunlara başvuruyorlar. Bunu kutsal mabedi ortadan kaldırmak istemelerinin amacı ise İslâm ümmeti nezdinde Filistin davasına öncelik kazandıran bir merkezi, işareti, bağı yok etmektir. Böyle bir planlarına gerekçe oluşturmak amacıyla da daha önce onun yerinde Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabet bulunduğunu ileri sürüyorlar.
Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmak için daha önce yakma girişiminde bulundular. Sonra altını oyarak kendiliğinden yıkılmasını sağlamaya çalıştılar. Son dönemlerinde ise bu kutsal mabedin yıkılmasına yönelecek tepkilerin kendilerine büyük çapta olumsuz yansıması olacağını düşünerek bir paylaştırma tuzağını devreye sokmak için çalışma başlattılar. Bu amaçla parlamentolarına bir yasa tasarısı da sunuldu.
Şimdi de paylaştırma oyununa gerekçe oluşturmak amacıyla radikal siyonist gruplar tarafından sıkça baskınlar düzenlenmesine imkân sağlıyorlar. Bu baskınları düzenleyen gruplar işgalci askerler ve polisler tarafından himaye edilirken, içeride huzursuz edilen Müslüman cemaatlerin tepki göstermesine saldırılarla karşılık veriliyor. Bütün bu baskınların ve saldırıların amacı ise Müslümanları yıldırmaya çalışmak ve yahudi oluşumların da burada kendilerine pay ayrılmasını istedikleri konusunda dayanak oluşturmaktır.
Mescidi Aksa'da böyle bir planın uygulamaya geçirilmesinin amacı ise daha önce el-Halil'de Hz. İbrahim Camisi'ne karşı oynanan oyunun aynısının oynanmasıdır.
Dört yıla yakın bir süredir Suriye'de gündelik olarak katliamlar gerçekleştiren, öldürdüğü insan sayısının iki yüz bini geçtiği tahmin edilen Baas rejimi karşısında harekete geçmeyen küresel emperyalist güçleri ve onların yerli işbirlikçilerini IŞİD tehdidi bir araya getirebildi ve aralarında "koalisyon" oluşturmalarını sağlayabildi. Fakat bu IŞİD karşıtı koalisyonun gerçekte Baas'ın önünü açmaktan, onu zorlayan direnişi köşeye sıkıştırırken Baas'ın yeni katliamlar yapmasını kolaylaştırmaktan başka bir iş yapmadığı görüldü.
Koalisyon güçlerinin tüm dünya kamuoyunun dikkatlerini IŞİD üzerine çekerken diğer taraftan Baas rejiminin ve ona destek veren güçlerin katliamları büyük ölçüde gölgede kaldı. ABD güdümündeki koalisyon güçleri de görünüşte IŞİD'i hedefe yerleştirirken, sivil hedeflere ve Baas rejimini zorlayan direniş hareketlerine de darbeler vurdu.
Mısır'da askeri darbeyle gayri meşru yoldan siyasi iktidarı ele geçiren cunta yönetimi saltanatını sağlamlaştırmak için baskı ve şiddet uygulamaya devam ediyor. Halktan gelen tepkileri bastırmak ve Firavun sisteminin yeniden hâkim kılınmasına razı etmek için yeni tutuklamalar gerçekleştiriyor.
Cunta rejimi yıllarca halka zulmeden, ülkenin servetinin kendi yakın çevresi tarafından yasal olmayan yollarla kullanılmasına imkân sağlayan Hüsni Mübarek'i aklarken, Müslüman Kardeşler cemaatine mensup olmayı bile suç sayan düzenlemeler yaparak tutuklamalar gerçekleştirdi. Bu yöndeki düzenlemelerden hareketle Müslüman Kardeşler'in mensuplarını tutuklamakla kalmayıp mal varlıklarına bile el koyuyor.
Cunta yönetimi Hüsni Mübarek'in aklanmasına tepki gösteren halkı sindirmek amacıyla da çok katı şiddet uygulamalarına başvurdu.
Halkın oylarıyla yönetime gelen ancak cunta zulmüyle haksızlığa uğratılan Muhammed Mursi'nin durumu ve bekletildiği yer hakkında devlet yetkilileri tarafından kamuoyuna yanlış bilgiler verilmesi cuntanın tam bir eşkıya düzenine sahip olduğunu ortaya koydu. Zaten Sina üzerinden oynanan oyunların, rejimin askerî baskı uygulamalarına gerekçe oluşturulması için kullanılması da bu eşkıya düzeninin bir belgesidir.
Kendi halkına karşı sürekli askerî baskı ve şiddet uygulayan cunta rejimi siyonist işgal rejimini rahatlatabilmek ona güvenlik sağlamak için Gazze'nin Mısır'la sınır bölgesinde bir tampon bölge oluşturma kararı aldı. Bu amaçla 500 m genişliğinde 13 km uzunluğunda bir sınır bölgesinde Rafah'ın Mısır tarafında kalan mıntıkada yer alan yüzlerce evi tamamen yıktı. Mısır cuntası bu mıntıkayı tampon bölge yapmasına gerekçe oluşturmak amacıyla da Filistinli direniş gruplarına mensup olanların buradan geçerek Sina'daki olaylara karıştıkları iftirasını kullandı. Gerçekte Filistin direnişinin bu olaylarla ilgisine belge teşkil edecek bir tek delil dahi ortaya konmuş değildir. Sina'da olaylara karışmanın Filistin direnişine bir yararı olmayacağı gibi bu olaylara karışmanın Filistin'deki tüm direniş gruplarının ilkelerine aykırı olduğu bilinmektedir. Bütün bu iddiaların amacı siyonist işgalcilerin istediği tampon bölgeye gerekçe oluşturmaktan başka bir şey değildir.
Uluslararası emperyalizmin ve onların yerli işbirlikçilerinin, halkların dikta rejimlerine karşı elde ettikleri kazanımlarını geri almak amacıyla Yemen'de de Husi fitnesinden yararlanıldı. Fakat Husi fitnesinin başarılı olmasına geçiş döneminin cumhurbaşkanı olarak seçilen Abdurabbih Mansur el-Hadi'nin ihanetinin sebep olduğu gelişmelerin seyrinden anlaşıldı. Onun oyunuyla imzalanan anlaşma normalde bölgedeki zulüm güçlerinin desteklediği Husi fitnesinin harekete geçirilmesiyle patlak veren meselenin kapanması değil Sana'nın fitnecilere teslim edilmesi anlamına geliyordu. Böyle bir teslim ise meselenin daha da kızışması ve karışıklığın yayılması sonucu doğuracaktı. Çünkü oyunun arka planında duran ve Husi maskesini kullanarak yeniden siyasi iktidarı ele geçirmeye çalışan güç eski rejimin kalıntılarıydı. Husi fitnesi ise arkasına aldığı İran desteğinden de yararlanarak yeni yapılanmadan daha çok pay almak istiyordu. Buna karşılık eski dikta rejiminin geri dönmesini ve Husi fitnesinin siyasi alanda güçlenmesini istemeyen aşiretler ve muhtelif siyasi oluşumlar da onlara karşı savaşlarında ısrarlı olacaklarını ortaya koydular. Dolayısıyla ihanet çetesinin perde arkasında oynadığı oyunla Sana'nın teslim edilmesi Husi fitnecileriyle savaşın sonlandırılması değil yeni ve üstelik daha kapsamlı bir savaşın başlatılması anlamına geliyordu.