Nisan 2014, Vuslat
15 Mart 2011'de Suriye'de zulme karşı başlatılan özgürlük mücadelesi üç yılını tamamlayarak dördüncü yılına girdi. Suriye halkı bu mücadelede Baas'ın ve destekçilerinin sınır tanımayan zulüm uygulamalarının, vahşi katliamlarının yanı sıra asılsız iddiaların ve çirkin iftiraların hedefi olarak da haksızlığa uğratıldı. Geniş çaplı ve çok yönlü saldırıların hedefi olması da onu çetin bir mücadeleye zorladı. Fakat haksız iftiralara ve suçlamalara maruz kalması onu aynı zamanda hem dünya genelinde hem de İslâm âleminde bir ihmalle karşı karşıya bıraktı. Müslüman toplumlar stratejik hesapları için Baas'a destek verenlerin tamamen yalan ve iftirayla beslenen medya savaşlarında tam bir ihanet içinde olduklarını geç fark ettiler. Bu süre içinde oluşan yanlış kanaat ve ihmal haklı ve meşru direniş içinde olanların ağır kayıplar vermelerine neden oldu. Şimdi her ne kadar o ihanet ve iftiralar büyük ölçüde görülmüş olsa da uzun süreli ihmal yüzünden oluşan açığın kapatılması büyük fedakârlık gerektiriyor. Ama her şeye rağmen kararlılıkla sürdürülen direnişin zulmü ve ihaneti yenilgiye uğratacağına, özgürlük mücadelesinin zafere doğru ilerlemeye devam edeceğine inanıyoruz. Biz de bu ayki yazımızda Suriye direnişinin üç yılının genel bir değerlendirmesini yapmak istedik.
Ümmetin birliğini temsil eden, İslâm'ı hayata hâkim kılma sorumluluğu yüklenen hilafet kurumunun ilgasından sonra İslâm âleminde ulusal kimliklere göre şekillenen ve emperyalist güçlerin dayattığı yaşayış tarzını hâkim kılmaya çalışan saltanatların ortaya çıkması halklarla yönetimleri karşı karşıya getirdi. Çünkü yönetimler halkların değerlerine aykırı ve onların reddettiği sistemleri zorla hâkim kılmaya çalışıyorlardı. Dolayısıyla halklara istemediklerini zorla kabul ettirebilmek için zulme, şiddete, baskıya başvurdular.
Zamanla halkların baskı uygulamalarını özümsedikleri, yönetenlerin zulmetme ve baskı haklarının olduğu anlayışının yönetilenler tarafından kabullenildiği dolayısıyla zulmün normalleştirildiği düşünüldü. Oysa bu, insan tabiatına ve özgürlüğe meyilli yapısına aykırıydı. Zulüm her ne kadar normalleştirilse de zulmedilenler tarafından özümsenen ve kabullenilen bir şey değildi. O yüzden bastırılmış tepkinin bir kıvılcımla anında ve hızla dışa yansımasının toplum gerçeği olduğu tarihte yaşanan tecrübelerden biliniyordu. Arap dünyasındaki zulüm rejimlerine karşı patlamaları anlamak için de toplum gerçeğini ve hâkim sistemlerin yapısını anlamak yeterliydi. Dıştan oyunlar çevrildiği varsayımına dayanan komplo teorilerine ihtiyaç yoktu ve bu teoriler de zaten hâkim sistemlerle toplumların temelden zıtlaşan yapılarıyla ilgili realiteye tamamen aykırıydı.
Aslında söz konusu komplo teorileri Arap dünyasında zulme başkaldırının başlangıç aşamasında çok zayıf kaldı ve rağbet görmedi. Bu dönemde daha çok başkaldırı hareketlerini kitlesel uyanış olarak tanımlayan yorumlar kabul gördü. Ama Suriye'deki zulüm rejimiyle olan birtakım menfaat bağlantıları onun sağlama alınmasını amaçlayan çabaların öne çıkmasına neden oldu.
Baas diktasını korumaya alma çabaları önce onun siyonist işgale karşı direniş hattı oluşturduğu, dolayısıyla halk ayaklanmalarını bu ülkeye taşımanın bu hattın sarsılmasına neden olacağı, böyle bir şeyin de siyonist işgalin işine yarayacağı iddialarıyla kendini gösterdi. Bununla bağlantılı olarak, halk hareketlerinin Suriye'ye taşınması ihtimali olmadığı çünkü böyle bir şeyin ihanet sayılacağı öngörüleri dile getirildi. Bu öngörüler Baas diktasının stratejik konumunun ona zulmetme hakkı tanıdığı, dolayısıyla onun zulüm uygulamalarına sessiz kalınması gerektiği anlayışının dolaylı yönden dile getirilmesiydi.
Fakat bu öngörüler realiteyi değil temenniyi dile getiriyordu. Temenniler ise vakıayı değiştirmedi. Çünkü Baas rejimi zulüm ve insanlık dışı uygulamalarda diğer dikta rejimlerini hayli geçmişti. Filistin halkına sahip çıktığı varsayımından hareketle kendi halkına istediği gibi zulmetme hakkı olacağı düşüncesi ise tamamen saçma ve mantıksızdı. Çünkü her şeyden önce Filistin halkının âdil temellere dayanan haklı ve meşru davası haksızlığa ve zulme dayanak yapılamazdı. Böyle bir iddianın öne sürülmesi de zaten toplum gerçeğini değiştirmeyecekti. Çünkü Filistin halkının siyonist zulme karşı çıkma hakkı kadar Suriye halkının da Baas zulmüne karşı çıkma hakkı vardı. Zaten zulüm gören halk da kararını Baas'ı korumaya almak isteyenlerin saptırıcı yorumlarına göre değil karşı karşıya olduğu vakıaya, realiteye göre verecekti. O yüzden temenni tarzındaki yorumlar sonucu değiştirmedi ve diktaya karşı kitlesel direniş Suriye'ye de yansıdı.
Halkın amacı rejimle silahlı çatışmaya girmek değil onun totaliter, baskıcı vasfını değiştirmekti. Çözümün böyle bir değişim süreciyle getirilmesi Suriye halkı açısından daha büyük önem taşıyordu. O yüzden halk meydanlara çıktığında isteğini "nuridu islahe'n-nizam (rejimin iyileştirilmesini, reform istiyoruz)" sloganıyla dile getirdi. Ama rejim arkasındaki bölgesel ve uluslararası güçlerin açıktan veya yaptıklarına göz yummakla vereceği desteğe güvenerek böyle bir talebe silahla karşılık verdi. Onun silahla halkı susturma yöntemini tercih etmesinin sebebi sistemde reform yapılması suretiyle halka yönetenleri ve yönetim biçimini seçme hakkı tanınması durumunda Baas'la devam etmeyeceğinin kesin olduğunu bilmesiydi.
Rejimin silaha baş vurmasına rağmen halk yine silahla karşılık vermeyi değil sivil kitlesel dayanışmanın alanını genişletme çabalarını tercih etti. Ama artık sloganını değiştirmiş ve "nuridu iskâte'n-nizam (rejimin devrilmesini, gitmesini istiyoruz)" demeye başlamıştı.
Baas'a şartsız destek verme arsızlıklarını savunmak için yalan ve iftiralarla besledikleri komplo teorilerine sarılanların iddialarının aksine zulme karşı meydanları dolduran kalabalıklar sonraki dönemde de silaha başvurmamıştır. Bu gerçek, zulümden bıkan ve artık ondan kurtulmak isteyen halkın dış güçlerin oyununa geldiği, komplocuların Suriye'yi kardeş kavgası içine çektikleri iddiasının saçmalığını da ortaya koyuyordu.
Rejime karşı silahlı mücadeleyi başlatanlar yine onun ordusundan kaçanların öncülüğünde oluşturulan Özgür Suriye Ordusu'nun saflarında toplanan silahlı milislerdir. Onların resmi ordudan ayrılıp karşıt cephe oluşturmalarının sebebi de kendi halklarıyla savaşa, kendi kadınlarına kötülük yapmaya zorlanmalarıydı. Sonrasında camilere devam eden gençlerin oluşturduğu direniş gruplarıyla silahlı mücadele alanı genişledi.
Aslında ordudaki dağılma Baas rejiminin daha hızlı çökebileceği işareti veriyordu. Fakat onun korunması ve direnişin önünün tıkanması dış destek sayesinde oldu. Rejimin askerî mekanizmasının ciddi çöküş yaşamasıyla oluşan açığı İran ve güdümündeki Hizip hızla kapattı. İran sadece asker desteğiyle yetinmeyerek ekonomik yardımlarla da Baas'a kan verdi. Silah ve teçhizat ihtiyacı da sürekli Rusya'dan sağlandı.
Baas'a destek için asker, milis güç ve silah gönderenler olayların başlangıç aşamasında Suriye'ye dışarıdan müdahale olmaması çağrılarıyla öne çıkmışlardı. Zihinlere de "müdahale" ile ABD müdahalesi anlaşılması gerektiği ön yargısını yerleştirmişlerdi. Sanki Baas'a engel olunmasını isteyen kimse ABD müdahalesini istiyormuş gibi. Gerçekte yapmak istedikleri ise Baas katliamlarına engel olacak her müdahalenin önünü kesin kapatmaktı. Onun bileğinin güçlendirilmesi ve direnişin bastırılması için yapılacak tüm müdahaleleri haklı bulduklarını ve desteklediklerini olayların gelişme sürecinde izledikleri tutum gözler önüne serdi.
Baas diktasının bu kadar zorlamasının tek sebebi ona açıktan destek verenlerin doğrudan müdahaleleri, asker ve teçhizat yardımları değildi. Çünkü Suriye'deki savaşta taşları bağlayıp köpekleri salma yönteminin uygulanması planlanmıştı. Baas'a açıktan destek verenler köpekleri salma ve besleme, görünüşte karşı çıkıp perde arkasından destek verenler de taşları bağlama görevini üstlenmişlerdi. Ayrıca vahşi katliamlara karşı uluslararası alanda elle tutulur bir tepki göstermezken, halk adına özgürlük mücadelesi yürütenlerin yaptığını "terör" addederek dikta lehine bir strateji ve enformasyon savaşı yürütüyorlardı. Çünkü orada hepsinin hesabı Baas sultasının korunması, direnişin önünün kesilmesi üzerinde örtüşüyordu.
Arap dünyasındaki mevcut dikta rejimlerinin Baas katliamlarına karşı duruyor görünmeleri ve mazlum halka yardım kapılarını açık tutuyormuş imajı vermeleri gerçekçilikten, samimiyetten uzaktı. İzin verdikleri yardımlar, ihtiyacın çok cüzi bir kısmını karşılayacak insanî yardımlardan ibaretti ki o da imaj kurtarma amaçlıydı. Fiili direnişte işe yarayacak en ufak bir yardımın gitmesine fırsat vermemek için yardımları sıkı denetimden geçiriyorlardı. Yani taşları bağlamada emperyalist güçlerin sınır karakolları görevi görüyorlardı. Çünkü Baas'ın devrilmesi halinde taşların kendilerine doğru geleceğini biliyorlardı. O yüzden diktaya karşı mücadelenin ne pahasına olursa olsun Suriye'de durdurulmasını istiyorlardı. Hatta Suriye'deki tıkanmadan, rejimlerin devrildiği ülkelerde halkların zaferlerini geri almak için fitne savaşları yürütmede yararlandılar.
Bölgesel ve uluslararası emperyalist güçlerin Baas lehine hesaplarının örtüşmesi sebebiyle Suriye halkının yalnızlaştırılması zalimleri iyice vahşileştirdi. İnsanların topluca katledilmesi için ekmek kuyruklarının hedef alındığı korkunç saldırılar gerçekleştirildi. Kuşatmaya alınan bölgelere gıda ve ilaç dahi sokulmaması sebebiyle insanlar sokak hayvanları ve ot yiyerek hayatta kalmaya çalıştı. Bunların da yetmemesi sebebiyle onlarca insan açlıktan öldü. Zulüm ve vahşette Baas'ın yanında durmamaları sebebiyle Yermük başta olmak üzere muhtelif mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerden yüzlerce insan açlıktan hayatını kaybetti. Kimyasal silahlarla ve varil bombalarıyla toplu katliamlar gerçekleştirildi. Vahşetin kırmızı çizgileri böylesine aşması can ve mal kayıplarının da çok büyük olmasına neden oldu.
Bu arada BM ve Arap Birliği, çözüm numarasıyla masa başı görüşmeleri için aracılık etti. Fakat yapılan girişimler ve sonuç getirmeyen görüşmeler katillere mühlet vermekten başka bir işe yaramadı. Son dönemde başlatılan II. Cenevre sürecinin getirdiği de farklı olmadı. Çünkü bu görüşmelerin amacı Baas'ın ömrünü uzatmaktan ve direnişi onunla uzlaşmaya zorlamaktan başka bir amaç taşımıyordu.
Fakat büyük çaplı dış yardım ve desteğe rağmen Baas da ağır yara aldı. İlk dönemde aldığı en önemli yara silahlı güçlerinin dağılması oldu. Mezhepçi ve ideolojik saiklerle oluşturulan Şebbiha çeteleriyle, istihbarat elemanlarından oluşturulan milisler dışındaki silahlı güçlerin çoğu dağıldı ve büyük bir kısmı da muhalif cepheye geçti. Onların açığı İran'ın organize ettiği silahlı milislerle kapatılmaya çalışıldı. Ancak üç yıl içinde Suriyeli çetelerin mensuplarından ölenlerin sayısının kırk bini bulduğu kayıtlarda dile getirildi. Dışarıdan gönderilenlerden de çok sayıda öldürülen oldu. Kan kaybı diktanın kontrol alanını da günden güne daralttı.
Suriye'deki direnişin zaferinin sadece bu ülkede değil bütün bölgede dikta rejimlerini sarsacağını tahmin eden emperyalizmin destek ve taktiklerine güvenerek saltanatını korumak için zorlayan Baas'ın vahşette sınır tanımamasına rağmen direniş de kararlılığından geri adım atmıyor. Çünkü Suriye halkı Baas zulmüne ve onun sultası altında aşağılanarak yaşamaya razı olmanın kendisi için ölümden daha iyi bir seçim olmayacağına inanıyor. O yüzden ne pahasına olursa olsun bu zulümden kurtulmak için direnmeye devam etme niyeti taşıdığını ortaya koymuş durumda.
Direnişi, doğrudan saldırı ve katliamlarla dize getiremeyeceklerini anlayan zulüm rejimi ve destekçileri son dönemde, Irak ve Cezayir'de uyguladıkları taktiği kullanıp içine fitne sokarak yıpratma yöntemine ağırlık vermeye başladılar. IŞİD (Irak Şam İslâm Devleti) adlı örgütün silahının direnişe çevrilmesi ve onun fitne savaşında kendini haklı gösterebilmek için tekfirci anlayışı öne çıkarması bu taktikten kaynaklanıyor.
Suriye direnişinin zaferi sadece bu ülkedeki halkın değil bütün ümmetin, bölgede zulüm rejimlerinin tahakkümü altında yaşamaya devam eden tüm halkların ve aynı zamanda Filistin direnişinin zaferi olacaktır. Onun Suriye'deki hak ve özgürlük savaşının önemsenmesi, sahiplenilmesi, zaferi için her türlü katkıda bulunulması bu açıdan önemlidir.