Mart 2014, Ribat
Suriye'de vahşi diktanın gerçek yüzünü izhar eden 55 bin fotoğraf, hâkimiyetini sürdürebilmek için yönetimi altındaki halka karşı korkunç savaş verenlerin birer savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerektiğini gözler önüne sermekle kalmıyor bu zulme başkaldıran halkın haklılığını da belgeliyordu. Çünkü fotoğraflar halkın zulme başkaldırmasından öncesine ait işkence uygulamalarının görüntülerini de içeriyordu. Halk da zaten işte bu korkunç vahşet, zulüm ve işkence yüzünden Baas diktasına ayaklanmıştı.
Bu gerçek, Suriye halkının dış güçlerin oyunlarına getirildiği saçmalarından hareketle zulüm ve vahşete desteklerini haklı göstermeye çalışanların ne kadar zayıf bir kulpa tutunduklarını bir kez daha belgeledi. Halkın zulme başkaldırısının nedenini maruz kaldığı insanlık dışı uygulamaların yol açtığı toplumsal gerçeklerde değil komplo teorilerinde aramaya kalkışmak o korkunç vahşetin arkasında durma yüzsüzlüğüne ve arsızlığına dayanak bulma konusunda kendini avutmaya kalkışmaktan başka bir anlam taşımaz.
Fakat Baas vahşetini sadece görüntülü olarak kayıtlara geçmiş ve vahşetin dünden bugüne çizgisini hiç değiştirmediğini gösteren belgelerde aramak da gerekmiyor. Milyonlarca insanın bizzat, kayıtlara geçirilen görüntülü belgeler üzerinden de bütün insanlığın şahit olduğu ve her gün yaşanan gerçekler de o korkunç vahşeti bütün insanlığa tanıtıyor.
Artık bütün insani değerlerden soyutlanmış bir anlayışla icra edilen işkencelerin neden olduğu ve insanın bakmaya tahammül edemediği dehşet manzaralarının aynısına Yermük'te, Halep'te ve daha birçok yerde sürdürülen kuşatmalar, dışarıdan yiyecek ve ilaç dahi sokulmasının engellenmesi suretiyle gerçekleştirilen aç bırakma uygulamaları neden oldu.
Baas vahşetinin işkence uygulamalarını belgeleyen 55 bin fotoğrafın açığa çıkarılmasından önce Filistinli mültecilerin yaşadığı Yermük mülteci kampından ve Halep'te kuşatmaya alınan bölgelerden gelen fotoğrafların ortaya koyduğu görüntüler de çok farklı değildi. Bu fotoğraflardaki insanlar da yiyecek ve ilaç almaları engellenerek işkenceye tabi tutulmuşlardı ve bütün insanlığın gözleri önünde sürdürülen böylesi korkunç bir işkence yüzünden yavaş yavaş ölüme gidiyor, teker teker hayata veda ediyorlardı.
Ne kadar ilginçtir ki Beşşar Esed'in gönüllü sözcülerine göre vahşeti gözler önüne seren dehşet manzaralarını tescil etmiş görüntülü belgelerin tam da Cenevre görüşmeleri öncesinde medyaya yansıtılması Esed yönetimine karşı bir tuzaktı. Yani yıllardan beri böylesine korkunç işkence uygulamalarına başvuran vahşet rejiminin kendisinde değil onu masa başı görüşmelerine oturacağı sırada insanlığın dikkatine sunanlarda suç aramak, bu "kirli oyunu (!)" oynayanları, stratejik taktiğe başvuranları sorgulamak gerekiyordu.
Aslında vahşetin belgelerinin insanlığın dikkatine sunulmasının görüşmelerin öncesine denk getirilmesi anlamlıdır. Çünkü Cenevre'deki görüşmelerde bir pazarlık yapılacaktı. Dolayısıyla kendisiyle pazarlık yapılacak ve bu doğrultuda diplomatik taraf kabul edilen çetenin kimlerden oluştuğunun, nasıl bir zihniyete sahip olduklarının bilinmesi gerekirdi.
Cenevre münasebetini kendilerine kalkan edinerek gerçeği çarpıtmaya çalışanlar aslında vahşete ortak olmalarının yüklediği sorumluluktan sıyrılmak istiyorlar. Fakat hangi gerekçenin arkasına sığınırlarsa sığınsınlar bu korkunç vahşete destek verenlerin, onun üzerini örtmeye çalışanların hepsi ona ortaktırlar.
On bir bin insanı korkunç işkencelerle katlettiği, muhtelif savaş suçları işlediği belgelenen Baas'ın diplomatik muhatap kabul edildiği ve taraf olduğu bir görüşme Suriye direnişi açısından kazanım sayılamaz. Çünkü normalde savaş suçları işlemekten dolayı uluslararası yargıya sevk edilmeleri gerekenler ne yazık ki uluslararası görüşmelere çağrılıyor, diplomatik taraf ve meşru muhatap olarak ağırlanıyorlardı.
Ondan dolayı fiili olarak cephede mücadeleyi sürdüren direniş grupları görüşmelere katılmama kararı aldı ve yaptıkları açıklamalarda İkinci Cenevre Görüşmeleri'nde alınacak kararların kendilerini bağlamayacağını duyurdular. Dolayısıyla masa başı görüşmelerden çıkacak sonuçların fiili durumu etkilemeyeceğini bilen Baas, herhangi bir anlaşmaya varılması için uğraşmadı. Sürekli yan çizmeyi, sorun çıkarmayı tercih etti.
Fakat onun için önemli olan uluslararası görüşme ve çözüm formülü üretme amacıyla yapılacak pazarlık masasına meşru taraf olarak oturmak, kendisini yok sayan bir formülün mümkün olamayacağı söylemini kabul ettirmekti. Bu arada kendi literatürünü ve tanımlamasını, arkasında duran uluslararası güçler vasıtasıyla diplomatik alana taşıması da onun açısından önemli bir başarıydı.
Baas rejimi açısından en önemli kazanım ise oyalama taktiğinin diplomatik düzeyde kullanılması suretiyle halkı hırpalama, yıpratma ve kan dökme konusunda mühlet kazanmaktı. Zaten görüşmeleri organize eden BM ve Arap Birliği'nin öncelikli amaçlarından biri de buydu. Çünkü onlar Suriye'de Baas döneminin tamamen kapanmasını ve direnişin kesin zafer kazanmasını istemiyorlardı. Eğer böyle bir arzuları olsaydı, sadece işkence vahşetini gözler önüne seren elli beş bin fotoğraf bile yeterince gerekçe oluşturacaktı.
BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon'un başlangıçta görüşmelere İran'ı davet etmesi de Baas'ın bileğini güçlendirmekten ve muhalefeti biraz daha köşeye sıkıştırmaktan başka bir amaç taşımıyordu. Her ne kadar muhalefetin net tavır koyması sebebiyle bu davet geri çekildiyse de yine savaş suçlularından bir heyetin meşru taraf olarak görüşme masasına oturması sağlandı. Esed diktasının Dışişleri Bakanı Velid Muallim dokuz kişilik heyetle İkinci Cenevre Görüşmeleri'nde Baas zulmünü temsil etti.
Bu görüşmelerde muhalefet ile rejimin adamları ilk kez masa başında yüz yüze karşı karşıya geliyorlardı. Ancak dediğimiz gibi cephedeki direniş grupları temsil edilmiyor sadece Suriye Muhalif Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) çatısı altında toplanmış siyasi oluşumlar temsil ediliyordu.
22 Ocak 2014'te başlayan İkinci Cenevre Görüşmeleri'nin birinci turu yaklaşık on gün süren pazarlıklardan sonra gerek siyasi konularda ve gerekse insanî meselelerde herhangi bir sonuç elde edilemeden, en ufak bir ilerleme kaydedilmeden sonlandırıldı. Görüşmeleri BM ve Arap Birliği adına organize eden ortak Suriye özel temsilcileri Cezayirli diplomat el-Ahdar el-İbrahimi birinci turdan herhangi bir sonuç çıkarılamamasından dolayı üzüntülerini dile getiriyordu. "Tam da beklediğim gibi oldu" diyecek değildi elbette. Ama sonucun böyle olacağını önceden tahmin edemediğini sanmıyoruz.
Gelinen durum ve varılan "sonuçsuzluk" Cenevre görüşmelerinin bir çözüm üretme değil oyalama amacı taşıdığını çok net bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bunun da amacı sadece Baas'a yeni katliamlar için fırsat vermek olabilirdi. Cenevre sürecinde gerçekleştirilen saldırılarda kuşatma altındaki bölgelere yağdırılan varil bombalarının sayısının artması ve katledilen insan sayısının gündelik ortalamasının iki katına çıkması fırsatın çok iyi değerlendirildiğini gösteriyordu.
el-İbrahimi'nin birinci turun sonunda taraflara yönelttiği sorular da henüz sıfır noktasında olunduğunu ilan eder nitelikteydi. Fakat sorularda kullanılan dil ve yönlendirme Baas siyasetinin Cenevre'deki diplomatik stratejiye sinsice taşındığını göstermesi açısından dikkat çekici nitelikteydi. Çünkü sorular Baas'ın çözüm formülünde mutlaka yer alması gerektiği ön yargısından hareket ederken, direniş örgütlerini de terör örgütleri olarak tanımlamak suretiyle onun tanımlamalarını diplomatik alanda geçerli saydığını ortaya koyuyordu.
Bu tanımlama Baas'ın halkla değil terör örgütleriyle savaştığı iddiasına dayanak oluşturdu. Bu da BM'nin yanlı ve Baas'ın önünü açma politikasını gözler önüne serdi. Baas'ın hedefi de zaten buydu. Buna karşılık özel anlamda Şebbiha çetelerinin üzerinde durulmadı.
Birinci turun ardından görüşmelere bir hafta ara verildikten sonra ikinci tura doğal olarak yine sıfır noktasından başlandı. İkinci turdan da bir sonuç çıkması beklenmediğinden dünya kamuoyunun üçüncü ve dördüncü turlara hazır olması için psikolojik yönlendirme çalışmaları da bir yandan başlatılmıştı. Baas ise varil bombalarıyla her gün yüzlerce insanı katlederek halkın dayanma gücünü kırma amaçlı savaşını sürdürüyordu.
Suriye'de devam eden katliamın arkasında uluslararası ve bölgesel güçlerin ittifakı var. Savaş suçları işleyenlerin meşru diplomatik taraf olarak masaya oturmalarının sağlanmasında da bu ittifakın önemli rolü var. Bu ittifak asıl, tamamen oyalama taktiğinden ibaret görüşmelerin katliamlara perde olmasının sağlanmasında kendini gösteriyor.
Cenevre görüşmelerinin başladığı 22 Ocak'tan sonraki süre içinde Baas rejimi tarafından öldürülen insan sayısı günlük ortalama 230'a çıktı. Yani daha önceki günlük ortalamanın iki katı. Savaşın başlamasından bu yana geçen süre içinde de en yüksek günlük ortalama. Bu ortalama da Cenevre görüşmelerinin katillere daha çok insan öldürmeleri için fırsat verme ve kamuflaj rolü oynadığının bir belgesi.
Direnişi yıpratmada en etkili ve en zararlı yöntem fitne politikasının kullanılması suretiyle savaşın kendi içine taşınmasıdır. Bu politika Irak ve Cezayir'de etkin bir şekilde kullanıldı. Son dönemde Suriye direnişinin yıpratılmasında da IŞİD (Irak Şam İslâm Devleti) fitnesinden azami düzeyde yararlanılmaya çalışıldığı görülüyor.
IŞİD başlangıçta Baas'a karşı cephe açtı ve heyecanlı söylemlerle saflarına topladığı gençleri rejimin çeteleriyle karşı karşıya getirdi. Ama ne yazık ki çatışmalar rejimin çetelerinden çok IŞİD saflarında toplanan gençlere zarar verdi. Bu kayıplar, onun saflarında toplanan gençlerin fedakârlığı ve rejimin adamlarına karşı kararlı duruşu hakkında insanları ikna için yürütülen propagandaya malzeme oldu. Bu söylem propagandanın etkili olmasına ve örgüt saflarında toplananların sayılarının artırılması talebinin karşılık bulmasına yaradı.
Bu noktadan sonra ikinci sahneye geçildi ve bu kez IŞİD dışındaki grupların İslâmi bir ideallerinin olmadığı, İslâm devleti kurma gibi bir amaç taşımadıkları, IŞİD'in ise fiilen bir İslâm devleti kurduğu, onun önünde engel oluşturanların tasfiye edilmesi gerektiği, bu engeller ortadan kaldırılmadan Baas'la savaşmanın da bir anlamının olmayacağı iddia edilmeye başlandı. Bu yolla normalde Baas'a karşı potansiyel güç oluşturan heyecanlı ve aktif gençler fitne savaşının askerleri olarak kullanılmaya başlandı. Böylece fitne savaşı her iki tarafıyla, İslâmî direnişin potansiyel gücünü imha eden bir kılıç haline geldi.
Bu arada İslâmî direnişi imaj yönünden yıpratan birtakım manzaralar oluşturarak, onu yıpratmak amacıyla antipropaganda faaliyeti yürüten medya organlarına da malzeme çıkarıldı. Bu malzemeler, Baas'ın ve onun arkasında duran Hizb'in ve İran tarafından yönlendirilen diğer çetelerin gerçekte Suriye halkına karşı değil tekfirci teröre karşı savaştığı iddiasına dayanak oluşturmaya başladı. O yüzden Hizb'in lideri de artık söylemini değiştirmeye başlamıştı. Artık ABD ve İsrail'in adamlarına karşı değil de "tekfirci terör"e karşı savaşıyordu. Oysa onun tekfirci terör dediği örgüt, aslında ona ve onunla aynı safta duran çetelere karşı değil Suriye halkının hukuk ve özgürlüğü için mücadele eden direnişe karşı savaşıyordu.
Suriye halkını bu şekilde Cenevre görüşmeleri, varil bombaları ve IŞİD fitnesi üçgeninde kuşatmaya alan, bu üçgende kuşatılan kitlelere normal insani yardımların hatta hayatta kalabilmeleri için gerekli olan zorunlu ihtiyaç maddelerinin ulaştırılmasını bile engelleyen güçler ise Esed sultasının korunması taleplerindeki ısrarlarını sürdürüyorlardı. Nitekim İran yönetimi Cenevre görüşmeleriyle ilgili açıklamalarında Esed konusunda ısrarlı olduklarını, Suriye'de Esed'in ortak olmayacağı bir çözüm formülünün mümkün olmadığını dile getirirken, onun hesabına Baas diktasının saflarında savaşmaya devam eden Hizb'in lideri de "tekfirci terör"e karşı savaşlarında zafere ulaşacaklarını iddia ediyordu.
Fakat ısrarları ve beklentileri boşunadır. Suriye halkı hak ve özgürlük mücadelesinde kararlıdır. Baas vahşetine geri dönmenin kendi açılarından ölümden daha kötü bir sonuç getireceğini biliyor. Kan emici Baas'a asker ve güç desteği sağlayanlar, onun saltanatını koruyabilmek için bütün bir Suriye halkını imha etmekte bir sakınca görmediklerini düşünüyorlarsa güçlerinin buna yetmeyeceğini görecekler.