Mayıs 2016, Ribat
İsimler ve kavramlar tarih boyunca siyasetlerin belirlenmesinde önemli bir etken olmuştur. Günümüzde de bu etkenden gayet etkili bir şekilde yararlanılıyor. Örneğin terör kavramı yaygın ve güçlü bir organizasyonun önce zihinlerden sonra da faaliyet alanından silinip atılması için işi görüyor. Bu konuda başarılı politikalar belirlenmesi için isimlerin ve kavramların doğru ve isabetli kullanılması gerekir.
Bir isim bazen birleştirici bazen de ayırıcı olabiliyor. Örneğin millet kavramı Kur'an-ı Kerim'deki anlamına uygun, doğru bir şekilde kullanılıyor olsa birleştirici olacaktır. Ama bundan tamamen farklı ve sömürgeci zihniyetlerin enjekte ettiği anlamıyla kullanıldığı için ayırıcı olmakta hatta yerine göre el ele vermeleri gerekenleri yumruk yumruğa çarpıştırabilmektedir.
Bunu iyi teşhis edebilmek için Kur'an-ı Kerim'deki anlamını iyi anlamaya çalışalım:
"De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse siz de dosdoğru olarak İbrahim'in milletine uyun. O müşriklerden değildi." (Ali İmran, 3/95)
Bu âyetin öncesinde yahudilere bazı hatırlatmalarda bulunuluyor ve onların dinlerindeki bazı uygulamaların gerçekte Hz. İbrahim (a.s.)'in şeriatında olmadığı dolayısıyla Muhammed (s.a.s.)'in şeriatına tabi olmalarında buna aykırı bir durum bulunmadığı belirtiliyor. Buna dayalı olarak kendilerinden dosdoğru bir şekilde İbrahim (a.s.)'in milletine yani şeriatına, dinine uymaları isteniyor.
Bu âyetin devamında da tevhid inancı üzere yaşayan hanif milletin hem kıblelerinin belirlenmesi, hem birbirleriyle buluşmaları, birbirlerini tanımak, kulluk görevlerini ve inançlarının gereğini yerine getirme konusunda birbirlerinin bilgi ve birikimlerinden yararlanmak amacıyla haccetmeleri için inşa edilen ilk mabedin Kudüs'te değil Mekke'de yer aldığı anlatılıyor. Dolayısıyla ilk kıble Kudüs'te değil Mekke'de yer alır. Tarihi kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla Hz. Süleyman (a.s.) zamanında hac için buluşma mabedi Kudüs'e inşa edildi ve burası kıble olarak belirlendi. Hz. Muhammed (s.a.s.) de önce bu kıbleye yöneldi. Medine'ye hicretinden sonra da 16 ay bu kıbleye doğru namaz kıldı. Ardından ilk kıbleye yönelmesi istendi.
Dolayısıyla Kudüs'teki Mescidi Aksa ilk değil ikinci kıbledir. İlk kıble Kabe'dir. Hz. Muhammed (s.a.s.) de Allah'ın kendisini İbrahim (a.s.)'in şeriatına tabi kıldığı gibi aynı zamanda onun kıblesine yönelteceğini biliyor ve bekliyordu. Ondan dolayı heyecanlanıyor ve bir an önce oraya yöneltmesini arzuluyordu.
Buradan ve bu ibarenin Kur'an-ı Kerim'de zikredildiği diğer âyetlerden anladığımıza göre "millet" aynı atadan, aynı soydan gelenler değil aynı kıbleye yönelenler, aynı şeriata bağlananlar için kullanılır.
Eğer ki bu kavramı Kur'an-ı Kerim'deki anlamına uygun ve doğru bir şekilde kullansak tüm Müslüman halklar tek bir millet olacak ve el ele vererek büyük bir güç oluşturacak. Ama küresel emperyalizmin enjekte ettiği ayırıcı anlamda kullandığımızdan dolayı farklı farklı yüzlerce millete ayrılıyor ve tıpkı ya Tekasür sûresinde sözü edilenler gibi birbirimizi boş ve lüzûmsuz çokluk avuntusuyla oyalıyor ya da Âdem'in iki oğlu olayındaki gibi haset ve kin duygusuyla cinayete düşüyoruz.
Hayatımıza şekil vermede olduğu gibi kavramları doğru anlama ve anlamına uygun kullanma konusunda da Kur'an-ı Kerim bizim için rehber olmalıdır. Bazen "bu artık bütün topluma mal olmuş, değiştirmemiz mümkün değil" deniyor. Evet, bütün bir toplumu değiştirmemiz mümkün olmayabilir, ama kendimizi değiştirmemiz mümkündür. Çünkü toplumun tercihine bırakılmış bir konu değil. Kur'an-ı Kerim tarafından belirlenmiş. Bizim de toplumun yanılgısını değil rehber kitabımızın öğrettiğini esas almamız gerekir.
Kavramlarda da güncel hayatımıza bakmamız ve anlamı yüce kitabımız tarafından belirlenmiş kavramları ne kadar yerinde ve doğru kullandığımızı görmemiz, gerektiğinde düzeltme yapmamız gerekir.
Eğer düşünce ve anlayışımızın iplerini küresel emperyalizmin literatürünü belirleyenlerin eline teslim edersek bizim rehberimiz de onlar olacaktır. Önümüze Kur'an-ı Kerim'i koyup da onu anlamaya çalıştığımız, onun literatürüne göre düşünce çizgimizi belirlediğimiz zaman ise rehberimiz bu yüce kitap olacaktır.
İslâm öncesinde Arap yarımadasında ortak kimliklerde belirleyici vasıf belli bir soya, kavme mensup olmak yani ulusal kimlikti. Bu kimlik birleştirici değil ayırıcıydı. Şeytanın hilesi bu kimliği kitleleri birbirine düşürmek için kullanmakta da zorluk çekmiyordu. Örneğin bir kabilenin bir ferdi öldürülecek olsa kabilenin tüm fertleri mahkûm edildiği için diğer kabilenin mensupları katilin mensup olduğu kabileden herhangi bir kişiyi öldürerek intikam alıyordu. Bu kez diğer taraf sonuca razı olmuyor, "biz üstün olmalıyız" diyerek ikinci kişiyi öldürüyordu. Böylece olay bir kan davasına dönüşüyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hicret etmesinden önce Yesrib olarak adlandırılan Medine'deki Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki savaş böyle bir kan davasıyla başlamıştı. Fakat bunların birbirine düşürülmesinde ve savaşın sürekli tahrik edilmesinde Yesrib'e yerleşmiş olan yahudilerin aşiretlerinin de önemli payı vardı. Bu aşiretler hem taraflara savaş malzemeleri satarak para kazanmak hem de çarpışan taraflardan birinin himayesine girmek amacıyla bu politikayı değerlendiriyorlardı.
İslâm ise onların yaptığının tam tersini yaptı. Hem çarpışan kabileleri barıştırdı hem de Mekke'den hicret edenleri iki tarafla birden kardeşleştirerek çatışmaları durdurdu.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurur:
"O (Allah), onların (mü'minlerin) kalplerinin arasını uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunanların tümünü harcasaydın onların kalplerinin arasını uzlaştıramazdın ama Allah aralarını uzlaştırdı. Şüphesiz O yücedir, hakimdir." (Enfal, 8/63)
İslâm kardeşliği tarih boyunca her zaman fitnelerin önüne geçmiştir. Ama şeytanın askerleri de her zaman bu kardeşlikten rahatsız olmuşlardır. O yüzden Müslüman halkları Allah'ın emanının gölgesinde barındıran iman kardeşliğini devreden çıkarabilmek için sürekli fitne araçlarından yararlanmaya çalışmışlardır. Bu amaçla Kur'an literatürüne giren kavramları onun verdiği anlamlarla ilgisi olmayan anlamlara çekerek birleştirici fonksiyonu olan kavramları bölmede ve parçalamada kullanmışlardır.
Şimdi yeniden bu kavramları gerçek kimliklerine iade ederek parçalayıcı olmaktan çıkarıp birleştirici yapmalıyız.
Geniş kitleleri ortak zeminde buluşturmak ve birleştirmek için her zaman bir üst kimliğe ihtiyaç duyulmuştur. Örneğin Avrupa halklarını ortak zeminde buluşturmak ve birlik oluşturmak için "Avrupalı" kimliğinden yararlanıldı. Bu coğrafi bir üst kimlikti. Çünkü Avrupa, dinî kimliğini somut hayatından büyük ölçüde dışlayarak tamamen soyut hayatına münhasır kılmaya başlamış ve bunun için "laik" kimliğini etkin hale getirmişti. Ayrıca Avrupa'da dinî kimlik birleştirici değil ayırıcı, parçalayıcı rol oynuyordu. İnsanlar kendilerini "hıristiyan" ortak kimlikleriyle değil Katolik, Ortodoks, Protestan veya Anglikan kimlikleriyle tanımlıyorlardı. Dolayısıyla bunlardan birinin üst kimlik olarak kabul edilmesi imkânı yoktu. O yüzden coğrafi mensubiyet bir ortak değer olarak kabul edildi ve bu mensubiyete göre bir üst kimlik oluşturuldu. Bu kimliğin sunduğu zeminde buluşma, ittifak ve güç birliği oluşturma konusunda ittifak sağlandı. Bazı eleştiriler yapılsa da Avrupa'nın bu konuda başarılı olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Başarısının devamı bu ortak değeri korumada başarılı olmasına bağlıdır.
Aynı şey Amerika için de söz konusudur. Yıllarca birbirleriyle çarpışan ve kan döken Amerikan toplumları daha sonra coğrafi üst kimlikle ittifak sağlayarak dünya üzerinde hüküm süren bir sömürge imparatorluğu kurmayı başardı.
Coğrafi mensubiyetin bir üst kimlik olarak kabul edilmesi çabaları Afrika'da da kendini gösterdi. Ama sömürgeci politikalara teslim olunmuşluk başarıyı engelledi.
Arap dünyasında üst kimlik olarak ulusal kimliğin etkin kılınması için çeşitli girişimler oldu. Ancak bu kimlikten yararlanmaya çalışan güçler arasındaki iktidar ve hakimiyet kavgası başarıyı engelledi.
Tarihteki tecrübelere baktığımızda belli bir üst kimliğin gölgesi altında bir araya gelinmesinin ve ittifak oluşturulmasının aynı zamanda bir güç birliği oluşturmaya vesile olduğunu görüyoruz.
Bugün Müslümanların her tarafta zulme ve ezilmişliğe maruz kalmasının en önemli sebebi birliğini kaybetmiş olmasıdır. Bu durum izzetini de kaybetmesine ve dünyanın her tarafında zillete, haksızlığa maruz kalmasına neden olmuştur. Çünkü haklarını savunacak bir güç birliğinden yoksundur. Ben şahsen bu konu hakkında daha önce birçok yazı yazdığımdan aynı şeyleri burada tekrar etmeye gerek görmüyorum. Burada daha çok konunun güncel boyutu üzerinde durmak istiyorum.
İslâm ümmetinin bugün güç birliği oluşturabilmesi için bir üst kimlik üzerinde anlaşması gerekir. Hilafet müessesesinin ortadan kaldırılmasından sonra bugüne kadar muhtelif denemeler üzerinde duruldu. Fakat bunların hiçbiri bir güç birliğini temsil etmiyordu. Belli bir gücün hakim olmasını diğerlerinin de onun sultası altına girmesini gerektiriyordu. Bu da ittifakı değil tahakkümü ve boyun eğmeyi gerektiriyordu.
İttifak ve güç birliği sağlanabilmesi için üst kimliğin İslâm olması gerekir. Çünkü İslâm ortak kimlik ve ortak değerdir. Bu kimliğin bir ortak değer olarak kabul edilmesi aynı zamanda ortak bir milliyet oluşturma imkânı sunacaktır.
İslâm üst kimliği, belli bir inanç sistemini kabullenmeye zorlama yapmayı gerektirmez. Bu, bu bir İslâm güvencesi sunmak ve bu güvenceyi kabullenmek anlamına gelecektir. Çünkü İslâm hükmünü açıklıyor:
"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır. Kim Tağut'u inkâr edip Allah'a iman ederse en sağlam kulpa yapışmış olur. Onun kopması söz konusu değildir. Allah duyandır, bilendir." (Bakara, 2/256)
İslâm'ın amacı kendi güvencesini kabul eden herkesi adaletinin himayesi altına almaktır. Bunu da Kur'an-ı Kerim birçok âyetinde vurgulamıştır.
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır." (Maide, 5/8)
"Bir topluluğa sizi Mescidi Haram'dan alıkoymaları dolayısıyla duyduğunuz kin sınırı aşmanıza sebep olmasın. İyilik ve takvada birbirinizle yardımlaşın. Günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah, cezası çok şiddetli olandır." (Maide, 5/2)
Tarih içinde Kur'an-ı Kerim'in sunduğu inanç özgürlüğünü çok kısıtlarken ve belirlediği adalet sınırlarının dışına çıkarken belirledikleri kuralları İslâm temeline dayandıranlar, amellerini İslâm rengine boyayanlar her zaman olmuştur. Fakat ölçü onların belirlediği değil Kur'an-ı Kerim'in belirlediği sınırlardır.
Hedef elbette ümmeti, rehber edindiği kitabın ilkelerine göre şekillenen bir güç birliğine kavuşturmak ve bu güç birliğinin İslâm'ın ulvi adaletini hakim kılması için çalışmak olmalıdır. Fakat amaçlananların tümümün hazır paket şeklinde elde edilmesi mümkün değilse bu hedefe doğru ilerlemek amacıyla bir başlangıç yapılması da yanlış bir şey olmaz.
Bunun için fonksiyoner, etkin ve sorunların çözümünde adalet ilkelerini gözeten, bu ilkeler doğrultusunda yaptırım gücü olan, haksızlıkların önüne geçebilen, bu amaçla yerine göre baskı araçlarından yaralanabilen ama baskı araçlarını hiçbir zaman bir tarafın gücünü diğer tarafı boyun eğmeye zorlamak için kullanmayan bir çatı örgüt oluşturulması mümkündür.
Hilafet esasında ümmetin birliğini temsil eder. Taşıdığı sorumluluk ise Allah'ın kitabını tebliğ eden Peygamber (s.a.s.)'in kurduğu adalet nizamının uygulanması konusunda her kurumun üstlendiği görevi yerine getirmesini sağlamaktır. Şahıs bu adalet nizamını hakkıyla uygulama görevlerini taşıyan kurumların tümünün bağlandığı ana kurumu temsil eder. O kurum, bir şahısta kaybolmaz temsil edilir. Dolayısıyla hilafet esas itibariyle bir şahıs değil kurumdur. Fakat ne yazık ki raşit halifelikten ısırıcı sultanlığa geçiş sonrasında bu vasfını kaybederek kurumdan şahsa dönüşmüştür. Bu kurumu asıl kimliğine ve vasfına dönüştürmek gerekir. Bunun da bir ideal olarak öne konması mümkündür.
İsmi İslâm İşbirliği Teşkilatı olan kurumun bugüne kadar İslâm âleminde gerçek anlamda bir işbirliğinin çatısını oluşturduğu söylenemez. Bunun muhtelif sebepleri var. En başta da kavramların doğru ve Kur'an literatürüne uygun bir şekilde tanımlanamamış olması gelmektedir.
İİT'nin İslâm coğrafyasında gerçek anlamda bir işbirliği teşkilatına dönüştürülmesi mümkündür. Ama bunun için en başta "İslâm" kavramının bir üst kimlik olarak kabul edilmesi ve "Müslüman" olarak tanımlanan toplumların tümünün bu kimlik çerçevesinde tek bir millet olması gerekir. Bunu başardığımız zaman önce Müslüman halklar arasında adalet ilkelerini hâkim kılmak sonra da bu halkların haklarını meşru çerçevede savunmak için güç birliği oluşturulmasının hiç de zor olmayacağı görülecektir.
İİT'nin İstanbul Zirvesi'nde önemli noktalara temas edildi. Fakat bunların sadece sözde ve kâğıtta kalması durumunda sonuçta yine değişen bir şey olmayacaktır. Önemli olan bunların pratiğe dönüştürülmesi için etkin bir başlangıç yapılması, sonra da ideale doğru ilerlendiği konusunda ümit verici adımlar atılabilmesidir.