Ümmetin Birliğini "Baş" Temsil Eder

Mart 2015, Köklü Değişim

Ümmetin En Büyük Sorunu Başsız Olmasıdır

Bugün İslâm ümmetinin en önemli meselesi birlik ve bütünlük içinde olamamasıdır. Aslında bu ümmet güçlüdür. Ama bu güç potansiyel bir güçtür. Düşmanın saldırılarına ve sömürgeci politikalarına karşı aktif hale gelmesi birlik ve bütünlüğünü gerçekleştirmesine bağlıdır. Ümmetin bu duruma düşmesinin en önemli sebebi ise birlik ve bütünlüğünü temsil eden, Peygamber (s.a.s.) varisi kurumdan yoksun kalmış olmasıdır. Ümmetin yeniden toparlanmaya, bütünleşmeye ve bu bütünlüğü temsil edecek "baş"a ihtiyacı var.

Ümmet Başsız Kalınca Sahipsiz Kaldı

Tarihte İslâm ümmeti çeşitli zorluklar ve sıkıntılar; işgaller, iç çatışmalar ve bölünmeler yaşadı. Devlet yönetimleri adaleti her zaman gereği gibi uygulamadı. Bu yüzden şikâyetler ve tepkiler oldu. Ama ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil eden hilafet müessesesi tamamen kaldırılıncaya kadar tümüyle başsız kalmadı. Başsız kalması ise uluslararası platformda sahipsiz kalması anlamına geliyordu.

Ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil eden merkezi otoritenin kaybedilmesinden sonra da birtakım "baş"lar ortaya çıktı elbette. Ama bunların hiçbiri İslam ümmetinin birliğini temsil eden bir otorite niteliği taşımadı. Tam aksine her biri yeni bölünme getiriyor, ana bünyeden yeni bir parça koparıp küçülmeye dolayısıyla sömürgeci güçler karşısında daha fazla zayıflamaya neden oluyordu. Kopmalar ve küçülmeler ise dünyaya hükmetme çabası içindeki global güçler karşısında zillet ve bağımlılık getiriyordu.

Global güçler ümmet coğrafyasını küçük parçalara ayıran ulusal ve yerel otoritelerin aralarında dayanışma ve güç birliği sağlamalarını önlemek için aynı zamanda aralarında fitne ve ihtilaf sebepleri oluşturdular. Fitne ve ihtilaflardan kaynaklanan sorunlar küçük otoritelerin onlara daha çok ihtiyaç duymalarına ve dikte ettikleri siyasetleri uygulamaya daha fazla mecbur olmalarına yol açtı. Bunu da aslında bir tarafı destekleyerek değil hepsine mavi boncuk dağıtmak ya da zaaflarını iyi tespit edip kullanmak suretiyle hepsini birden kendilerine mahkum ederek tamamen kendi çıkarlarına hizmet eden stratejileri kabul ettirmede değerlendirdiler.

Bundan dolayı öncelikle ümmetin başsız bırakılması sürecine bir göz atmakta yarar var.

Ümmetin Başsız Bırakılması

Bilindiği üzere Lozan görüşmelerinin bir yazılı anlaşmalara yansıyan kısmı bir de metinlere geçmeyen ama anlaşmada katılımcı heyete kabul ettirilen kısmı var. Sözlü olarak kabul ettirilen kısmının içinde hilafetin kesin ilga edilmesinin de yer aldığı bazı kaynaklarda geçer.

Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye'de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay'ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuda Feridun Kandemir'e şunları söylemişti: "İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan'da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye'de devamına müsaade edilmeyip derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu." (Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, sh. 96-97; Hasan Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 2, sh. 22-23)

Necip Fazıl Kısakürek de halifeliğin kaldırılması fikrinin bu gizli görüşmelerde kesinleştiğini ve olayın kahramanının söz konusu yahudi Hahambaşı Haim Naum olduğunu belirtmektedir.

Oysa Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu'da yaptığı konuşmalarda hilafetin korunacağını söylüyordu. O günlerde Ankara'daki Meclis-i Mebusan'da yaptığı konuşmada şöyle diyordu: "Türkiye'nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur. Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Alem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir." (Ceylan, a. e., C.3, sh.36; Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar, sh.31-34, Varlık Yay., İst. 1964)

Ümmetin En Büyük Yarası Hilafetin Gücünü Kaybetmesiyle Açıldı

Ümmetin Kudüs'ü ve Filistin'i kaybetmesi hilafet müessesesinin tamamen ilga edilmesinden öncedir. Fakat İslam coğrafyasında açılan en büyük yara durumundaki bu Kudüs ve Filistin yarasında hilafetin gücünü ve otoritesini kaybetmesinin büyük bir rolü olduğu biliniyor.

Filistin ve onun kalbi durumundaki Kudüs, İslam ümmetinin birlik ve bütünlüğünü temsil eden hilafet kurumunun kol ve bacaklarının bağlanmasından hemen sonra İngilizler tarafından işgal edildi.

Sonrasında Türkiye'deki yahudi lobisinin hilafetin tamamen ilga edilmesi için Lozan görüşmelerini etkilemeye çalışmasında ve hilafetin tamamen kaldırılması konusunda pazarlıkta bulunmasında da Kudüs ve Filistin üzerindeki hesaplarının önemli rolü vardı. Çünkü gerek Belfur vaadinden ve gerekse Sykes-Picot Anlaşması'ndan anlaşılacağı üzere İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmelerinin amacı o topraklarda yahudilerin bir devlet kurmalarına imkân sağlamaktı.

Yahudi lobisi ümmetin yeniden toparlanıp güç birliği oluşturarak Filistin'e sahip çıkmasına öncülük edebileceği böylece o topraklarla ilgili planı boşa çıkarabileceği ihtimalinden dolayı hilafet kurumunun elinin kolunun bağlanmasını, tamamen ortadan kaldırılması ve tarihe gömülmesi için değerlendirmek istedi.

Hilafet müessesesinin tamamen ortadan kaldırılmasından yaklaşık 24 yıl sonra siyonist işgal devleti fiilen kurulmuş ve Kudüs'ün batı kısmını işgal etmiştir. Mescidi Aksa'nın bulunduğu doğu kısmı ise işgal devletinin kurulmasından 19 yıl sonra yani 1967 yılında, Arap dünyasındaki ihanetçi dikta rejimlerinin oyunlarıyla siyonist işgalcilerin hâkimiyetine geçti.

Bütünlük ve Güç Ümmetin Birliğini Temsil Eden Otorite Sayesinde Sağlanır

"Baş" sadece bir otorite değil aynı zamanda manevi ağırlığı olan merkezdir. Kendisine bağlanan kitlenin birlik ve bütünlüğünü temsil eder. Bir motor vazifesi görür. Arkasına takılan onlarca vagonu çeken lokomotif gibidir. Belki yükleri arkadaki vagonlar taşımaktadır. Ama onların doğru istikamete ve etrafa saçılmadan hepsinin aynı istikamete gitmelerini sağlayan lokomotiftir. Bu sebeple motorun veya lokomotifin görevini iyi icra etmesi oldukça önemlidir. Lokomotif raydan çıkarsa tüm vagonların raydan çıkması ve etrafa saçılması ihtimali vardır. O yüzden kaynaklarda "baş"lık yapacak kişide aranan pek çok önemli vasıftan söz edilmiştir.

Ümmetin güç ve izzetini koruyabilmesi de hakka tabi olan ve adaleti icra sorumluluğunu yerine getiren bir otoritenin etrafında kenetlenmesi, dağılmaması, birlik ve bütünlük içinde hareket etmesi sayesinde mümkün olabilir. Kur'an-ı Kerim'de de ümmetin bu bütünlüğü sağlaması için şu çağrı yapılır: "Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin." (Ali İmran, 3/105)

Bütünlüğü Temsil Eden Otoritenin ve Ona İtaatin Önemi

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Musa'dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Onlar peygamberlerine: "Bizim için bir hükümdar gönder de (onun emrinde) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi." (Bakara, 2/246)

Tefsirlerden de anlaşıldığı üzere burada "hükümdar gönder" derken kastettikleri, Allah yolunda savaşmak için emrine girecekleri, komutasında hareket edecekleri bir komutan tayin edilmesiydi. Âyetin devamında ve müteakip âyetlerde İsrailoğullarının başlarına geçirilen komutanı küçük görmeleri anlatılır. Ancak bizim burada vurgulamak istediğimiz, herhangi bir topluluğun bir düzen ve disiplin içinde hareket edebilmesinde başlarında o düzen ve disiplini sağlayacak yöneticinin olmasının önemidir.

Bir âyeti kerimede de şöyle buyrulur: "Musa ile otuz gece (münacaatta bulunması) üzere sözleştik. Sonra buna on gece daha ekledik ve böylece Rabbinin onun için belirlemiş olduğu süre kırk geceye tamamlandı. Musa, kardeşi Harun'a: "Kavmimin içinde benim yerime geç, düzelt ve bozguncuların yoluna uyma" dedi." (A'raf, 7/142)

Bu âyet bir topluluğa başlık edenin herhangi bir sebeple ayrılmak, görevinden uzak kalmak zorunda kalması durumunda yerine bir başkasını geçirmesi ve o topluluğun başsız kalmaması gerektiğine işaret eder. Hz. Musa (a.s.) kırk günlüğüne de olsa idare ettiği topluluktan ayrılmak zorunda kalınca yerine kardeşinin geçmesini istemiş ve sürekli ıslah edici olmaya özen göstermesi, bozgunculuk yapmak isteyenlere karşı son derece dikkatli olması gerektiğini kendisine hatırlatmıştır. Onun bu hatırlatmaya ihtiyaç duyması fitnecilerin, bozguncuların topluluğun başsız veya dirayetli bir baştan yoksun olduğu dönemleri kendi açılarından fırsat olarak değerlendirdiklerine, bu gibilere karşı uyanık olunması gerektiğine delalet eder. Nitekim o dönemde Samirî adında birinin ortaya çıkıp insanları saptırmak için bazı cambazlıklarını kullanması da Musa (a.s.)'ın söz konusu uyarısının önemini göstermiştir. Tarihte yaşanan tecrübeler de bu gerçekle insanlığın çok farklı zamanlarda ve mekânlarda karşı karşıya geldiğini gösterir.

Hz. Musâ (a.s.)'nın kardeşine "benim yerime geç" sözünün ifadesi için âyetin metninde "ve'hlufnî" ibaresi kullanılır. Bu ibare "hilafet" ve "halife" kelimeleriyle aynı kökten gelir. Bu itibarla ümmetin birlik ve önderliğini temsil eden "halife" aynı zamanda Peygamber (s.a.s.)'in vefatından sonra onun yerine geçen, onun manevi şahsiyetini temsil eden kişidir.

Peygamber (s.a.s.)'in vefatıyla onun yolunun ve davasının sona erdirilmemesi, ona vahyedilen dinin ve nizamın ayakta tutulması gerektiği Kur'an-ı Kerim'de özellikle vurgulanır ve Yüce Allah şöyle buyurur:

"Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Eğer o ölür veya öldürülürse ökçelerinizin üzerine geriye mi döneceksiniz? Kim ökçelerinin üzerine geri dönerse Allah'a bir zarar dokunduramaz. Allah şükredenlerin karşılıklarını verecektir." (Ali İmrân, 3/144)

Bu âyeti kerimede "baş"lığın belli bir kişiye münhasır olmadığına, bir kurum olduğuna, o kurumun kişiyle birlikte çökmemesi gerektiğine işaret vardır.

Yaradana İsyan Olan Yerde Yaratılana İtaat Olmaz

Fakat şunu da özellikle vurgulamak gerekir ki hakkı ve adaleti şahıslarda değil tüm kâinatın nizamını belirlemiş olan yüce yaratıcının vahiyle bildirdiği ilahi nizamda aramak gerekir. Şahısların sorumluluğu bu nizamı gereği gibi uygulamaktır. En yüksek otorite bu konuda en büyük sorumluluğu taşır. O kendisi hak ve adalet konusunda kaynak değil uygulayıcıdır. Bundan dolayı Hz. Ömer (r.a.), Kur'an çizgisinden kayması durumunda kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söyleyen cemaatinin tavrından memnun kalmıştır.

Yüce Allah da yöneticilere itaati onların Allah'a ve Resûlüne itaat etmeleri şartına bağlamıştır. Bu konuda da şöyle buyrulur: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere ve sizden olan yöneticilere itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir." (Nisa, 4/59)

Âyeti kerimede Allah'a ve peygambere şartsız itaat istenirken, yöneticilere itaatte "sizden olan" açıklaması yapılıyor ve yönetenlerle yönetilenler arasında ihtilaf çıkmasının mümkün olduğuna işaret edilerek o durumda meselenin Allah'ın hükmüne ve Peygamber (s.a.s.)'in açıklamasına götürülmesi isteniyor. Peygamber (s.a.s.)'in vefatından sonra bir meseleyi ona götürmek onun örnekliğini ortaya koyan sahih sünnetine başvurmakla mümkündür.

Ayrıca Resûlullah (s.a.s.): "Yaratana isyan olan bir hususta yaratılana itaat olmaz" diye buyurarak bu konuda itaatin sınırlarını belirlemiştir. Yani liderin, kendisine itaat sorumluluğunu yaratanın belirlediği sınırları aşmada kullanma yetkisi yoktur.

Böyle bir durum olmadığında itaat "baş"lık edenin birlik ve bütünlüğü temsil edebilmesi açısından zorunludur. İtaat olmadığı zaman "baş" olmanın bir anlamı ve hikmeti olmayacaktır. Hz. Musa (a.s.)'ın kardeşini yerine vekil tayin ettiği sırada Samirî'nin insanları saptırabilmesinin sebebi de itaatsizliktir.

Günümüzdeki Hilafet Oyunlarına Dikkat

Ümmetin birlik ve bütünlüğünü temsil edecek otoritede aranan bazı önemli özellikler vardır. En başta bu ümmetin değerlerine bağlı, maslahatını önemseyen, ona ihanet ve haksızlık etmeyen, aynı zamanda hukukunu savunabilecek güce sahip, Müslüman halkların da bu konuda kendine güvenebileceği bir otorite olma vasıfları bunların başında gelir.

Unutmamak gerekir ki İslam'ın insanlığa sunduğu hayat nizamı temelde adalet ilkesine dayanır ve doksan dokuz ulvi isminden biri de "el-Adl (kusursuz ve eksiksiz adalet sahibi)" olan yüce yaratıcıdan gelmiştir.

Kendi saflarına katılmayanları tekfir edecek derecede aşırıya giden bir örgütün liderini halife ilan edip adını da "İslâm devleti" yapmasıyla hilafet ihya edilmiş ve ümmet yeniden kaybettiği otoriteye kavuşmuş olmaz. Böyle bir otoritenin en başta adaleti hakim kılarak ümmetin kendine güveneceği bir imaj oluşturması gerekir. Ne hakla rehin aldığını bile izah edemediği insanların vahşice kafalarını kesen veya onları kafeslere kapatıp yakan sonra da bu korkunç kafa kesme ve insan yakma manzaralarının videolarını çekip medyaya dağıtan örgütün kendini "İslam devleti" olarak adlandırması, dünya kamuoyuna "bakın işte İslam devleti budur" mesajı vermekten başka bir amaca yaramaz. Böyle vahşet manzaralarıyla "İslam devleti" kavramını üst üste koyan propaganda faaliyetinde ümmetin maslahatını gözetme niyetini aramak mümkün müdür?

Bu örgüt adına Libya'da ortaya çıkan ve kendini "halifenin askerleri" diye adlandıran bir örgütün de Mısırlı 21 kıptiyi kaçırması, sonra uluslararası emperyalizmin ve onun himayesi altında Mısır'daki gayri meşru cuntayı ayakta tutan zalimin Libya'ya müdahale etmesine gerekçe oluşturmak amacıyla vahşice boğazlarını vurması, üstelik bu vahşet manzaralarının görüntülerini de reklam filmi olarak dağıtması hilafet müessesesinin üstlenmesi gereken fonksiyon ve insanlığa sunması gereken örneklik ile bütünleşebilir mi?

Böyle bir vahşetin, "hilafet" ve "İslam devleti" adına icra edilip de görüntüsünün reklam filmi olarak dağıtılmasının bu kavramları kirletmekten başka bir amacı olamaz. O infazları yapanlar hilafeti ve İslam devletini temsil ediyor olsalardı zaten o şüpheli maskelerle yüzlerini kapatma ihtiyacı duymazlardı. O şüpheli maskelerin gizlediği yüzler insanlığa hakkı haykırma ve uygulamada adaleti icra sorumluluğunu taşıyan yüzler değil birtakım karanlık güçler hesabına icra ettikleri kirli işlerle İslam ümmetinin en önemli bir müessesesinin adını kirletme amacı taşıyan yüzler olabilir.

İrtibatlı Yazılar:

  • Emperyalizmin IŞİD Tuzağı
  • Meşrulaştırmanın Gerekçesi IŞİD
  • Emperyalizmin Fitne Savaşları
  • Irak ve Şam'ın Haritası Yeniden mi Çiziliyor?