Afrika'da Bitmeyen Sömürü

Şubat 2013, Ribat

Baas Zulmünün Neden Olduğu Dumanlı Hava

Suriye'deki dikta rejimine bölgesel güçlerin desteğini devam ettirmesi sebebiyle bu rejimin ülkenin bazı bölümlerinde hâkimiyetini ve buralardan vahşi saldırılarını, katliamlarını sürdürmesi uluslararası alanda bir dumanlı havanın oluşmasına neden oluyor. Çünkü bu zulüm her gün yüzün altına düşmeyen sayıda insanın hayatına son veren katliamlar gerçekleştiriyor. Böylesi katliamlar doğal olarak tüm dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekiyor ve dünyadaki diğer önemli olayların gölgede kalmasına neden oluyor.

Söz konusu dumanlı hava ise birtakım kirli hesapları olan işgalcilerin, sömürgecilerin ve diktatörlerin işlerini kolaylaştırıyor. Siyonist işgal devleti Filistin'de ateşkesi ihlal ederek saldırılarını sürdürürken, Baas'ın katliamlarının yanında çok basit ve önemsiz görünüyor ve her ne kadar bilgilendirme yapılsa da tepkilerin harekete geçtiğini göremiyoruz. Bu durum da işgalci siyonistin işini kolaylaştırıyor. Sadece Gazze'de ateşkes ihlalleriyle yetinmeyerek Batı Yaka bölgesinde de yeni yahudi yerleşim merkezleri inşa edebilmek için yeni araziler gasp ediyor. Kudüs'te yahudileştirme faaliyetleri kesintisiz bir şekilde sürüyor.

İşte bu dumanlı havada Afrika'da sömürge faaliyetlerini artık yerli işbirlikçiler vasıtasıyla sürdüren Fransa da Mali'ye bir askerî çıkartma gerçekleştirdi. Biz Mali'deki fiili durum hakkında Yeni Akit gazetesinde yayınlanan yazılarımızda bilgi vermeye çalıştık. O yüzden aynı bilgileri burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Olaya biraz daha geniş açıdan bakmak için emperyalizmin Afrika'ya yönelik politikalarına genel anlamda ışık tutmak istiyoruz. Mali'deki fiili durum hakkında bilgiler içeren yazılarımızı kişisel web sitemizden (www.vahdet.info.tr) de okuyabilirsiniz.

Emperyalizmin Afrika Boyutu

Batı emperyalizmi sömürgeleştirdiği ülkelerde hep yerli halkı aşağılayan, onlara köle muamelesi yapan ve bütün yerel imkânlarını kendi malı olarak gören tavır sergiledi. Fakat bu tutumunu zirveye çıkardığı beldeler Afrika ülkeleridir. Sebebi de Afrika'da sömürgeciliğine deri rengi farkını esas alan bir ırkçılık katmasıdır.

Bilindiği üzere sömürgeci Batı uzun süre zencilerin insan olup olmadıklarını tartışmış, tür olarak insan olduklarını kabul ettikten sonra da diğer insanlardan daha aşağı bir sınıf kategorisine sokmuş ve köle olarak götürdüğü Batı ülkelerinde diğer insanlarla aynı karede görünmelerine bile müsaade etmemiştir. Bazı Batı dillerinde zencileri isimlendirmede aptal, ahmak anlamına gelen kelimeler kullanılmıştır.

Afrika ülkelerine yönelik sömürge politikalarında ise onların tüm imkânlarını ve yerel kaynaklarını alıp Batıya taşırken kendilerini de maddi imkânların yağmalanmasında aşağılanmış köle ve işçi olarak çalıştırdı.

Afrika'da Sömürü Bitti mi?

Emperyalizmin Afrika'da girmediği, sömürgeleştirmediği yer kalmamıştı. Bazı ülkelerde yerel güçlerle çatışmalara girdiler ama teknolojinin verdiği imkânlardan ve fitne araçlarından yararlanarak buralarda da zaman içinde kontrolü ele geçirdiler. Sömürgeleştirdikleri diğer beldelerde olduğu gibi Afrika'da da bölgeleri aralarında paylaştı ve daha sonra birbirlerinin alanlarına müdahale etmediler.

Sömürgeci güçler paylarına düşen bölgeleri sadece insanî ve doğal kaynaklarını yağmalayarak değil aynı zamanda kendi siyaset ve kültürlerini oraların toplumlarına kabul ettirerek çift taraflı sömürdüler. Örneğin Fransa'nın payına düşen ülkelerin tamamı daha sonra La Francofonie (Fransızca Konuşan Ülkeler) adı verilen organizasyona dâhil edildi. Fransa onlara sadece dilini değil kültür ve siyasetini de dayattı. O yüzdendir ki Fransa payına düşen ülkelerin geneli daha sonra laiklik konusunda oldukça duyarlı politikalarıyla öne çıktı.

Üstelik sömürgeci güçler gittikleri ülkelerin insanlarını bedavaya köleleştirirken, Avrupa'ya ve Amerika'ya götürmediklerini kendi ülkelerinde karın tokluğuna çalıştırırken, doğal kaynaklarını yine onların emeğinden yararlanarak yağmalarken kendi dillerini, kültürlerini ve siyasetlerini onlara parayla sattılar.

Dil, kültür ve siyaset ihracı bölgede uzaktan kumandalı bir sömürü dönemi başlattı. Sömürgeci güçler artık kendi ülkelerinden gönderdikleri atanmış valiler ve işgalci askerler yahut manda yönetimleri vasıtasıyla değil görünüşte bağımsız siyasette ise yine sömürgecilere bağlı yerel yönetimler vasıtasıyla yönetmeye başladılar.

Afrika'daki Sömürünün Güncel Yönü

Afrika'da güncel sömürü düzenlerinin en önemli ayağını efendilerinin talimatlarına göre hareket eden ve onların bu ülkelerdeki çıkarlarının gözcülüğünü yapan yerel yönetimler oluşturmaktadır. Bunlara aynı zamanda iktidarda kalabilmelerinin kendilerine telkin edilen görevi ve yüklenen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmelerine bağlı olduğu kabul ettirilmiştir. Çünkü bazı ülkelerde yaşanan acı tecrübelerle söz konusu sorumluluk dairesinin dışına çıkanların ne gibi korkunç durumlarla karşılaştıkları kendilerine gösterildi.

Güncel sömürünün ikinci önemli ayağını ise yardımlar oluşturuyor. Yardımlar sömürgecilere iki yönlü yarar sağlıyor. Bir yönüyle bu yardımlar vasıtasıyla hâkim sistemleri ve yönetimleri kendilerine bağlıyorlar. O yönetimler sorun çıkarmaları durumunda yardımlardan mahrum kalacaklarını düşünerek itaatkâr olma ihtiyacı duyuyorlar. Yerine göre izledikleri politikaları halklarına onaylatmakta bu yardımların kesilmesi korkusunu bir ikna aracı olarak kullanabiliyorlar. Diğer yönüyle sömürgeciler bu yardımların bir kısmını "insanî yardım" başlığı altında karşılıksız vermek suretiyle propaganda aracı olarak kullanıyorlar. Oysa verdikleri Afrika'dan geçmiş yüzyıllarda çaldıklarını bırakın, güncel sömürü politikalarıyla yağmaladıklarının sadece az bir kısmını oluşturur. Yani yağmaladıklarının bir kısmını kredi, bir kısmını da insanî yardım olarak iade ediyorlar. Kredileri ekonomik ve siyasi talimatlarını kabul ettirmede bazen baskı bazen teşvik aracı olarak, insanî yardımı da kirli yüzlerini örtmede maske olarak değerlendiriyorlar.

Üçüncü önemli ayağını ise misyonerlik oluşturur. Misyonerler görünüşte Hıristiyanlık propagandası yapan din davetçileri olarak bilinir. Ama gerçekte ve özellikle Afrika'da emperyalizmin öncü güçleridir. Bu yüzden Afrika'daki faaliyetlerini kilisenin sermayesiyle ve dinî bağışlarla değil doğrudan sömürgeci politikaların uygulanması için ayrılan fondan ellerine verilen paralarla yürütürler. Çalışmaları da sadece din tanıtımından ibaret değildir. Afrika'da eğitim ve sosyal hizmet kurumlarının birinci kalite olanlarının çoğu misyonerlere aittir. Ayrıca sağlık hizmetlerinin ve muhtelif sosyal yardım faaliyetlerini yürüten kurumların çoğu da misyonerlik teşkilatlarının kontrolündedir. Bütün bu kurumların çatısı altında faaliyet yürütmelerinin tek amacı da insanları Hıristiyan yapmak değildir. Öncelikli amaçları sömürgecilerin dinî vechelerini sevimli ve cana yakın göstermektir. Yani söz konusu kurumlar vasıtasıyla sunulan hizmetler yine sömürgecilerin kirli yüzlerini örtmede kullanılan maskedir. Hıristiyanlaştırmayı ise bu faaliyetlerin bir yan geliri olarak görürler.

Örneğin Afrika'daki misyoner okullarının birçoğunda Müslümanların çocukları okur. Çünkü devlet okulları çok kalitesizdir. Müslüman ailelerin çoğunun da özel okullarda çocuklarını okutmaya yetecek kadar gelirleri yoktur. O yüzden misyoner okullarına gönderirler. Bu çocukların hiçbirine de Hıristiyan olması şart koşulmaz. Önemli olan onların Avrupa toplumlarına, misyoner okullarına ve Batı siyasetine ısınmaları, sömürgecileri düşman olarak görmemeleri ve onların ülkelerindeki tüm uzantılarını çıkarma amaçlı bir mücadele içine girmeye kalkışmamalarıdır.

Buna karşılık özellikle "insanî yardım" faaliyetlerinde Hristiyanlaştırmayı bir öncelikli amaç haline getirdiklerini görürsünüz. Çünkü bu çalışmaların muhatabı olan kitle genellikle bilgi ve kültür altyapısı oldukça zayıf, maddi yardım paketinin yanında inanç paketini de kabul edebilecek kitledir.

Ulusal Devlet Kurdururken Ulusları Parçalama Oyunu

Afrika'da güncel sömürü politikalarının dördüncü önemli ayağını büyük ölçüde devletlerin ulusçu yapılarından kaynaklanan dâhili ve bölgesel sorunlar oluşturmaktadır. Sömürgeciler Afrika'dan çekilme sürecinde ortaya çıkan bağımsız devletlerin ulusal kimliklere göre şekillenmesinin zeminini oluşturmaya çalıştılar. Çünkü bu politika kıtanın küçük devletlere ayrılmasını sağlayacak önemli bir araçtı. Fakat bazı etnik unsurların devlet kurmasına fırsat vermezken, bazılarının da topraklarını farklı devletler arasında paylaştırdılar. Bu politika yerine göre devletleri olmayan etnik unsurların bağımsız devlet kurma taleplerinden kaynaklanan dâhili sorunlara, yerine göre de bir devletin "burası da bizimdir, çünkü bu topraklarda bizim ulusumuza mensup insanlar yaşıyor" demek suretiyle komşu devletin topraklarına göz dikmesinden kaynaklanan sınır meselelerine neden oldu. Bu sorunlar hem yerel yönetimleri, hem de ayrılıkçı örgütleri Batılı emperyalist ülkelerin yardım ve desteğini talep etmeye zorladı. Emperyalist ülkeler ise oldukça sinsi bir politikayla görünen sahnede bir tarafa açıktan yardım ve destek verirken perde arkasından da diğer tarafı desteklemeyi, sürekli kendilerini canlı ve kavgayı sürdürebilecek güçte hissetmelerini sağlayacak yardımda bulunmayı ihmal etmediler. Bu sinsi oyun da bölgedeki sınır sorunlarının ve ayrılıkçı örgütlerin silahlı mücadelelerinden kaynaklanan dahili sorunların kesintisiz bir şekilde sürmesine neden oldu.

Tuaregler ve Dünden Bugüne Tuareg Meselesi

Tuaregler, Batı Afrika'nın oldukça geniş bir alana yayılmış ve hemen hemen tamamı Müslüman olan önemli bir etnik unsurudur. Fakat ulusal bir devlet kurmalarına fırsat verilmediği gibi toprakları da bölgede kurulmuş farklı ulusal devletler arasında paylaştırılmıştır. Önemli bir kısmı da Mali ve Nijer sınırları içinde kaldı. O yüzden bu iki ülkede Tuareg topraklarının bağımsızlaştırılmasını isteyen ayrılıkçı, laik ve Tuareg ulusçusu örgütler ortaya çıktı. Bölge üzerindeki kontrolü elinde tutan Fransa normalde resmi yönetimlerle çıkar ilişkilerini sürdürmesine rağmen onların başını ağrıtan söz konusu ayrılıkçı örgütlerin Fransa'da faaliyet yürütmelerine de fırsat verdi. Normalde bunu siyasal özgürlük olarak tanımlasa da asıl amaç sözünü ettiğimiz derin stratejinin elden bırakılmamasıydı.

Emperyalizmin ayrılıkçı Tuareg örgütlerine el altından yardımları ve silah destekleri ise eski Libya lideri Muammer el-Kaddafi vasıtasıyla oldu. O yüzden Kaddafi'ye karşı halk ayaklanması başladığında ayrılıkçı Tuareg örgütlerine bağlı gerillalar Kaddafi'nin askerlerinin yanında Libya halkına karşı savaştılar. Onun düşmesinden sonra da ellerindeki tüm silahlarla ve imkânlarla ülkelerine döndüler.

Afrika'da Yeni Özgürlük Hareketi ve İslamîleşme

Misyonerliğin tüm çabalarına ve emperyalizmin kirli yüzünü örtmek amacıyla kullandığı "insanî yardım" maskesine rağmen Afrika toplumları bilhassa son dönemde olayları biraz daha realist bakış açısıyla değerlendirebilmekte ve stratejik oyunları sezebilmektedir. Özellikle İslâmî bilinçlenme ve misyonerlik çetelerinin numaralarından rahatsız olan kitlelerde oluşan duyarlılık bu kıtadaki Müslüman halklarda yeni özgürlük hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bunda tabii dünyanın değişik ülkelerindeki işgallere karşı verilen İslâmi mücadelenin ve özgürlük hareketlerinin de önemli etkisi oldu.

İslâmi bilinçlenmenin doğurduğu yeni özgürlük hareketlerini, uluslararası emperyalizmin yönlendirdiği ayrılıkçı hareketlerden farklı kılan birçok yönlerinden biri de ulusal kimliklere göre şekillenen yeni küçük devletler kurmak için değil emperyalizmin çizdiği sınırları tanımayan ve Müslüman halkların güçlerini birleştirmeyi amaçlayan, emperyalist güçler tarafından dikte edilen politikalara ise karşı duran mücadeleler içine girmeleridir. Afrika üzerindeki sömürgeciliği modern metotlarla ve üstelik "insanî yardım" kisvesiyle sevimli hale getirerek sürdüren çağdaş sömürgeci güçleri en çok endişelendiren de budur.

Emperyalizmin zikrettiğimiz ayaklarının tümünü ülkelerinden çıkararak gerçek anlamda bir siyasal bağımsızlığa kavuşmayı, halkları birbirine düşman etme amaçlı ayrımcı politikaların son bulmasını ve kendi iradeleri dışında çizilmiş sınırların kaldırılmasını hedefleyen hareketlerin herhangi bir bölgede başarılı olması durumunda bunun tüm Afrika'yı etkileyeceğini de biliyorlar. Önemli riskler taşıdığını ve kendilerine maliyetinin az olmayacağını bilmelerine rağmen askerî operasyonlara cesaret etmeleri de bu yüzdendir.