26 Temmuz - 1 Ağustos 2007, Dizi, Vakit gazetesi
Pakistan'da 3 Temmuz'da Türkiye'de sürekli "Lal Mescidi" olarak anılan caminin etrafında bir hareketlilik başladı. Adı ve mahiyeti hakkında ileride ayrıntılı bilgi vereceğimiz bu cami etrafındaki olaylar medyaya genellikle 3 Temmuz 2007 sonrasında veya onun birkaç gün öncesinde yaşanan gelişmeler esas alınarak aktarıldı. Oysa söz konusu olayların bayağı uzun bir geçmişi ve bu geçmişi hazırlayan bir toplumsal altyapısı, aynı zamanda uluslar arası bir boyutu var. Bütün bunlar göz ardı edilince olaylar çok dar bir çerçeve içinde değerlendirilmiş, dolayısıyla bir "şeriat isterük" ayaklanması görünümüne sokulmuş olmaktadır. Uluslar arası alanda ise çağdaş emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden medyanın çabalarıyla "el-Kaide terörü (!)"nün yol açtığı çatışmalar görünümüyle dünya kamuoyuna yansıtılıyor. Böyle bir görünümle verilmesi de Pakistan'daki cunta yönetiminin icra ettiği devlet terörüne, resmî şiddete "meşruiyet" kazandırmak için gerekçe oluşturulmasını sağlamakta, en azından insanların zihinleri bu yöne yönlendirilmektedir.
Olayların dar çerçeveye kapatılması, hazırlayıcı asıl sebeplerin göz ardı edilmesine ve her şeyin çatışmaların patlak verdiği noktada ortaya çıkan manzaradan kaynaklandığı kanaatinin oluşmasına yol açmaktadır. Oysa ortaya çıkan durum sebep değil sonuçtur. Bu sonucu hazırlayan gelişmelerin tahlil edilmesi muharrik unsurların neler olduğunu ve unsurların devreye sokulmasında kimlerin aktif rol oynadığını görmemizi de sağlayacaktır.
Biz cami kuşatmasının devam ettiği günlerde yayınlanan radyo programlarımızda biraz hadiselerin geçmişi ve uluslar arası boyutu hakkında bilgi vermeye çalıştık. Ancak meseleyi geniş çerçevede ve farklı boyutlarıyla ele alan bir dosya hazırlanmasının da faydalı olacağını düşündük. Bu dosya içinde takdim edeceğimiz bilgilerin hadiseleri tahlilde ve perde arkasını teşhiste sizlere faydalı olacağını umuyoruz.
Batıdaki ulusal yapılanmaların İslâm dünyası üzerinde etkisini gösterdiği 19. yüzyıldan itibaren ayrışmaların ve sınırları çizmenin ana mihverini ulusal kimlikler oluşturuyordu. Bunun çok az istisnası vardır. Pakistan işte bu istisnalardan biridir. Bu ülke İslâm temeli üzerine kurulmuş, Hindistan'dan ayrılıp bağımsızlık ilan etmesinin gerekçesini dinî kimlik oluşturmuştur. Bundan dolayı da resmî olarak Pakistan İslâm Cumhuriyeti adını tercih etmiştir. Hâlen de dünyada resmî adında "İslâm Cumhuriyeti" nitelemesine sahip beş ülkeden biridir. Ama ne yazık ki kuruluşuyla birlikte bu kimliğin gereklerinden uzaklaşmaya başlamış, altmış yıllık kısa tarihi içinde de bu kimlik etrafında iniş çıkışlar yaşamıştır.
Böyle olmakla birlikte İslâm nizamı ve şer'î hukuk Pakistan'daki siyasî yapılanma açısından bir mikyastır. Bunu, ülkedeki son olayları izah ederken kendi yaşadıkları ortamda siyasî yapılanmanın rengini belirleyen laik kimliğin aynısının Pakistan açısından da geçerli olduğunu zannederek oradaki yönetimin şeriatın gereklerini yerine getirmemesinden dolayı sorgulanmasını garipsemelerine dikkat çekme amacıyla dile getiriyoruz.
Ne yazık ki İslâm temeli üzere kurulan Pakistan, üst katlarını bu temele uygun bir şekilde şekillendirme konusunda gereken hassasiyeti gösterememiştir. Ama ülkedeki son askerî darbenin lideri Perviz Müşerref'in oluşturduğu cunta yönetiminin bu ülkeyi getirdiği nokta kimliği ve geçmişi açısından utanılacak bir noktadır. Ne var ki Müşerref bu noktada uluslar arası emperyalizme hizmet etmesini kendi açısından övünülecek bir durum olarak arz etmekten çekinmemektedir. Onun bu tutumunu izah için "Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler" vecizesinden daha isabetli bir söz bulamıyoruz.
Pakistan cuntasının lideri Müşerref 30 Eylül 2006 tarihinde BBC'nin kendisiyle yaptığı röportajda şu ifadeleri kullanmıştı: "Eğer, ABD'nin teröre karşı başlattığı savaşta Pakistan ona destek vermiş olmasaydı Batı terörün önünde diz çökmek zorunda kalacaktı… Eğer Pakistan istihbaratı sizin yanınızda olmasa Afganistan'da kaybedeceksiniz."
Tanımlamalar, yani Afganistan'daki işgale karşı verilen haklı ve meşru mücadelenin "terör" olarak nitelendirilmesindeki haksızlığı gözden uzak tutmazsak bu sözlerin aslında doğru olduğunu söyleyebiliriz. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı cihadın kazanılmasında da Pakistan'ın önemli rolü olmuştur. ABD işgalinin devamında da Pakistan'ın büyük rolü var. Bu da, Ziyau'l-Hak'la Perviz Müşerref farkını ortaya koyuyor.
İngiltere'nin eski başbakanı Tony Blair de 2006'da Pakistan ziyareti esnasında Pakistan istihbaratı ile MI6 yani İngiltere istihbaratı arasında işbirliğinden söz etmiş, bundan dolayı Pakistan cuntasına minnet duygularını dile getirmişti. Ne var ki bu işbirliği Afganistan'daki Müslüman halkın derisini yüzen işgalin devam etmesi, karşısındaki direnişin yıldırılması içindi. Ama eski lider Ziyau'l-Hak tam tersini yaparak Sovyet işgalinin sona ermesi için sürdürülen direnişe destek vermişti.
Medreseler, Hint yarımadasında oldukça yaygın ve 250 yıllık geçmişe sahip kurumlardır. Afganistan'daki Taliban hareketinin kökü de böyle bir medrese geleneğine dayanır.
İslâm ilimlerinin tedrisi için eğitim kurumlarının oluşturulmasının geçmişi sahabe dönemine kadar gider. Dolayısıyla bu bir gelenek olarak İslâm'ın yayıldığı tüm bölgelere gitmiştir. Fakat Hint Yarımadası'ndaki mevcut geleneksel medreselerin oluşmaya başlamasının tarihi 1857'dir. Bu türden ilk medrese Yeni Delhi yakınındaki Diyobend kasabasında ortaya çıktığından, bu geleneğe ve disipline göre şekillenen medreselere genellikle Diyobendi adı verilmiştir.
Belirtilen tarihte böyle geleneksel medreselerin ortaya çıkmasında etkileyici iki önemli sebep vardı. Birincisi İngiliz sömürgesiydi. İngilizler sömürgeleştirdikleri ülkelere kendi kültürlerini hâkim kılmaya da büyük önem verdiklerinden eğitim kurumlarını bu politikaya göre şekillendirmeye çalışıyorlardı. Hindistan Müslümanları işte bu politikaya karşı Müslümanların inanç ve kimliklerini koruyabilmek için onlara dinlerini öğretecek, Müslüman kitlenin İslâmî kimliğini korumasında öncülük edecek kişileri yetiştirecek medreseler oluşturmaya çalıştı. İkinci önemli sebep de Hindistan Müslümanlarının çok farklı dinlerin mensuplarıyla bir arada yaşamak zorunda olmalarıydı. Bu birlikte yaşama zorunluluğu Müslüman kimliğinin korunması için hassasiyet ve gayretin de artırılmasını gerektiriyordu.
Hint Yarımadası'ndaki birçok Müslüman fikir ve hareket önderi bu medreselerden yetişmiştir.
Pakistan kurulduğunda sözünü ettiğimiz geleneğe göre yapılanmış toplam 300 medrese vardı. Bugün bu türden medrese sayısının 13 bini bulduğu tahmin ediliyor. Bu medreselerde okuyan öğrenci sayısı ise bir milyon iki yüz bini buluyor.
Pakistan'da geleneksel medreselerin halk nazarında bir ağırlığı olduğu gibi resmiyette de kabul edilmiş bir statüleri var. Çünkü bu kurumlar ilkokul derecesinden yüksek lisans derecesine kadar farklı kademelerde diploma veya sertifika verebiliyorlar. Daha sonra da dile getireceğimiz üzere Perviz Müşerref yönetimi her ne kadar bu medreseleri Batı'nın istediği şekle sokmak amacıyla bir kampanya başlatmış olsa da resmiyette geçerli statülerini henüz ortadan kaldırabilmiş değil. Dolayısıyla medreselerin verdiği diplomalar hâlen herhangi bir görev almada geçerlilik arz ediyor. Üstelik buralardan diploma veya sertifika alanlar imamlık, hatiplik ve vaizlik dışında da kademelerine uygun diploma gerektiren muhtelif görevler alabiliyorlar.
Pakistan medreseleri genel anlamda iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoriye girenler okuma yazma öğretiminden başlayarak, muhtelif din ilimlerini ve bunlarla bağlantılı dersleri okutmaktadırlar. Bunlar dediğimiz gibi ilkokul derecesinden yüksek lisans derecesine kadar farklı derecelerde tahsil ve diploma vermektedirler. İkinci kategoriye girenler ise hafızlık eğitimi veriyorlar. Bu kategoriye giren medreselerde yılda ortalama yüz bin hafız yetiştirildiği tahmin ediliyor.
Pakistan halkının dinî hassasiyeti ve insanların çocuklarının din eğitimi almaları konusunda gösterdikleri gayret söz konusu medreselerin sayısının hızla artmasında ve korunmasında önemli rol oynamıştır.
Hint Yarımadası'ndaki medrese geleneği bu bölgede özellikle de Pakistan'da bir cami medrese kaynaşmasının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yüzden Pakistan'da camilerin büyük çoğunluğu aynı zamanda medresesi olan birer külliye mahiyeti kazanmıştır. Böyle bir külliye sisteminin oluşması sebebiyle cami ve medreseleri birlikte idare eden bir yönetim sistemi de ortaya çıkmıştır. İmamlar sadece namaz kıldırmakla kalmaz, aynı zamanda görev yaptıkları camilerin medreselerinde ders verirler.
Pakistan'daki medreseler tamamen hayır sahiplerinin katkılarıyla hizmet veren ve öğrencilerden en ufak bir ücret almadan onları yetiştiren gönüllü eğitim kurumlarıdır. Öğrencilerin oralarda ilim tahsil etmeleri için gerekli tüm giderler her bir medresenin bağlı olduğu cami yönetimi tarafından karşılanıyor. Cami yönetimleri sadece çocuklara ücretsiz eğitim hizmeti vermekle kalmıyor, aynı zamanda onların yeme içme giderlerini, kitap ihtiyaçlarını ve öğrenimlerini sürdürmeleri için gerekli olan diğer tüm zorunlu ihtiyaç maddelerini karşılıyor. Bütün bu hizmetleri hayır sahiplerinin katkılarıyla yürütüyor ve bu amaçla cami bünyesinde yardım sandıkları oluşturuyor. Devletin buralara doğrudan hiçbir katkısı yok. Şu an medreselere karşı İngiltere ve ABD'nin telkinleriyle savaş açmış olan Perviz Müşerref bile daha önce medreselerin bu özelliklerinden övgüyle söz etme ihtiyacı duymuş ve buraların dünyanın en geniş çaplı hayır kurumları olduğunu dile getirmişti.
Nüfusu içinde 70 milyon insanın uluslar arası standartlara göre yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşadığı, bu yüzden özel ya da resmî eğitim kurumlarında çocuklarını okutma imkânlarından yoksun olanların sayısının bayağı çok olduğu Pakistan'da ümmîlikle yani okuma yazma bilmezlikle mücadelede medreselerin çok büyük bir rolü var. Bugün öğrenci sayısı bir milyon iki yüz bine çıkan medreselerin gönüllü hizmetlerine rağmen Pakistan'da ümmîlik oranının hâlâ bayağı yüksek olduğunu, okul çağına gelmiş olanlar arasında okuma yazma bilenlerin oranının nüfûsun üçte birine tekabül ettiğini hatırlatalım. Bu durum karşısında Pakistan yönetiminin medreselere minnettar olması gerekirken sömürgeci güçleri memnun etmek amacıyla buralara savaş açması kendi halkının kuyusunu kazması anlamına gelecektir.
11 Eylül olayları hakkında değişik yorumlar yapıldı ve teoriler ortaya atıldı. Biz bunların ayrıntısına girecek değiliz. Ancak şu bir gerçek ki emperyalizm söz konusu olayları İslâm dünyasına karşı yeni haçlı seferleri başlatmanın ve Müslüman toplumları kendi çıkarlarına göre şekillendirme amacına yönelik geliştirdiği projelerin gerekçesi olarak kullanmıştır. Pakistan'daki geleneksel medreseleri hedefe yerleştirme amacına yönelik plan ve çalışmalarında da söz konusu olaylardan yararlandı.
11 Eylül olaylarından sonra ABD ve İngiltere, Pakistan'daki medreselerin Taliban ve el-Kaide'ye adam yetiştirdiği iddiasını sıkça gündeme getirmeye başladı. Buralarda yetişen öğrencilerin teröre bulaştıklarını ve kafalarının teröre yatkın bir anlayışa göre şekillendiğini ileri sürmeye başladılar. Ortaya attıkları iddialardan biri de söz konusu medreselerin, modern eğitimden uzak, ilkel metotlarla öğrenci yetiştirdikleri, bu metotların da çocukların teröre yatkın hale gelmelerini sağladığı iddiasıydı.
Medreseler hakkındaki iddialarının amacı tenkit değil tahkirdi. Medreselerin eğitim metotlarının, derslerinin ve iç disiplininin gelişmiş eğitim metotlarının ışığında yeniden gözden geçirilmesi, eksiklerinin tespiti ve gerekli reformlara başvurulması söz konusu olabilir. Ama 11 Eylül olaylarını yeni haçlı seferlerinin gerekçesi olarak kullananların amacı bu değil, Pakistan'daki medreseler hakkında zihinlerde kötü kanaatlerin oluşmasını sağlamak, buraları imaj yönünden iyice yıpratmak ve gerek devlet yönetimini gerekse halkı buralara karşı olumsuz tavır takınmaya yöneltmekti. Halkın böyle bir tavır takınmasını sağlamayı başaramamış, ama uzaktan kumanda ettikleri Perviz Müşerref cuntası sayesinde devlet yönetimini böyle bir tavır takınmaya yöneltebilmişlerdir.
Afganistan işgalinde ABD'ye ciddi anlamda destek veren ve yardımcı olan Müşerref cuntası medreseler konusunda da onun telkinlerine göre istikamet belirlemeye hazırdı. Nitekim Hint Yarımadası'ndaki Müslüman halka yüzyıllardan beri hizmet veren bu eğitim kurumlarını ABD'nin "terörist yetiştiren kurumlar (!)" olarak ilan etmesi üzerine cuntacı General Perviz Müşerref de hemen buraları hizaya sokma amaçlı kampanya başlatmak için düğmeye bastı.
İlk iş olarak tüm medreselerin kayıt altına alınmasını isteyen kanunu çıkardı. Böyle bir kanunun çıkarılmasının amacı medreseleri belli bir düzene sokmak değil devlet gözetimini, polis murakabesini ve istihbaratın yakın takibini kabullenmeye zorlamaktı. Çünkü kampanyanın devamında böyle bir yakın takiple yürütülmesi mümkün uygulamalar yer alacaktı.
Sonrasında medreselere öğrenci kabulüyle ilgili sınırlamalar getirdi. İlk kısıtlama da Pakistan vatandaşı olmayan öğrencilere yönelikti. Cunta, medreselerde okuyan tüm yabancı öğrencilerin çıkarılmasını ve genelgenin yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir yabancı öğrencinin kabul edilmemesi şartını uygulamaya geçirdi. Bu sebeple çok sayıda yabancı öğrenci medreseleri terk ederek ülkelerine dönmeye zorlandı.
Cunta yönetimi daha sonra da medreselerin eğitim öğretim metotlarına doğrudan müdahale etmeye başladı. İleride üzerinde duracağımız silahlı müdahaleyi de bu müdahalenin bir parçası olarak görürsek yanılmış olmayız.
Modern haçlı cephesi bir yandan Pakistan'daki geleneksel medreseleri karalama kampanyasını yürütürken bir yandan da onlara alternatif olacağını ileri sürdüğü proje üzerinde duruyordu. O zaman İngiltere'nin başbakanı olan Tony Blair buna "Ilımlı Medreseler" ya da "Ilımlı İslâm Öğretimi" projesi adını veriyordu. Projeyi ortaya atmasından sonra gerçekleştirdiği Pakistan ziyareti esnasında bu ülkedeki cunta yönetiminin lideri Perviz Müşerref'le yaptığı görüşmede projenin hayata geçirilmesi için 236 milyon sterlin bağışta bulunacağını, bu miktarın üç yıllık süre içinde 430 milyon sterline ulaşacağını açıkladı. Blair, böyle bir projenin hayata geçirilmesini istemekte kendini haklı gösterebilmek için ABD başkanı Bush'la birlikte yürüttüğü kampanya bünyesinde söyleyip durduğu nakaratı orada da tekrar etti ve geleneksel medreselerde çocukların beyinlerinin yıkandığını, aşırı fikirlere yöneltildiklerini ileri sürdü. Oysa beyin yıkama metotlarını sömürgeci Batı ve ABD kadar hiç kimsenin bilmediği hepimizce malûmdur.
İngiltere'nin Pakistan'daki medreseler konusuyla bu derece yakından ilgilenmesinde ülkesinde yaşayan Pakistanlı ve Asyalı azınlığın durumunun önemli etken olduğu söyleniyor. İngiltere'de yaklaşık bir milyon kişilik bir Pakistanlı azınlık yaşadığı tahmin ediliyor. Bu insanların devam ettiği camilerde görev yapan imamların geneli de Pakistan'daki geleneksel medreselerde yetişenler arasından gönderiliyor. O sebeple İngiltere yönetimi ülkesinde yaşayan Müslümanların camilerinde görev yapacak imamların, kendi siyasal anlayışı açısından sorun oluşturmayacak çizgide yetiştirilmesini istiyor. Dolayısıyla kaynak kurumların kendi mantığına göre şekillenmesini sağlamak amacıyla basite alınamayacak bir maddi fedakârlıkta bulunmaktan da çekinmiyor.
Batı dünyası İslâm'ı ve Müslümanları kendi kafa yapılarına göre şekillendirmek için çeşitli teoriler ortaya atıyorlar. Bu teorilerini kabule şâyân ve tercih edilebilir gösterebilmek için de kavramların etkileyiciliğinden yararlanmaya çalışıyorlar. Onun için kendi kafa yapılarına göre şekillendirecekleri din anlayışını "ılımlı" göstermek suretiyle buna uymayanın "aşırı" olduğu varsayımını zihinlere yerleştirmiş oluyorlar. Bu doğrultuda "ılımlı İslâm" ve onun öğretileceği "ılımlı medreseler" ya da "ılımlı İslâm öğretimi" projelerini gündeme getirdikten sonra şimdi de Avrupa İslâmı'ndan söz etmeye başladılar. Kısacası kendileri "Tanrı bizim dünyamıza karışmasın" fikirlerini sistematize etmek için sekülarizmi geliştirirken, Yüce Allah'ın vahiyle bildirdiği dini beğenmeyerek ona karışma, müdahale etme ve onu istedikleri gibi şekillendirme hakkına sahip olduklarını düşünebiliyorlar.
Çağdaş emperyalizmin müstekbirleri, dinin ölçülerini ve kurallarını belirleme konusunda kendilerini Yüce Yaratıcıdan daha yetkili görme gibi bir aşırılığın içine girdiklerini görmezken Allah'ın dinine müdahale etmeden, onu vahyedildiği gibi koruma hassasiyetini "aşırılık" olarak niteleyebiliyorlar. Çağdaş müstekbirlerin, dini şekillendirme konusunda bile kendilerini Yüce Yaratıcıdan daha yetkili görme sapıklıkları ve aşırılıkları onlarda "din standartlarını da biz belirleriz; bizim belirleyeceğimiz standartlara uymayan din gümrükten geçemez" anlayışının öne çıkmasına yol açmış görünüyor. Onların standartlarına uyacak dinin ise kendilerinin cinsel hayatlarına yani fuhşu sınırsızca kullanmalarına müdahale etmemesi, her akşam kafa çekmeyi onların en doğal hakları olarak görmesi, erkeklerin birbirleriyle evlenmesini insan haklarına dâhil etmesi, cihad kavramını literatüründen çıkarması, dünyevî hayatla ilgili tüm kurallarını rafa kaldırması ve mabetlere yahut evlere kapatılmış ritüeller dinine dönüştürülmüş olması gerekiyor.
Pakistan'da Temmuz'un başında patlak veren olayların merkezi olan cami Türkiye'deki yayın organlarında genellikle Lâl Mescidi adıyla anıldı. Bu isimlendirmenin kullanılmasının sebebi tahminimize göre "lal" kelimesinin Türkçede de bir anlamının olmasıdır. Ama orijinal isimdeki bu kelime "kırmızı" anlamına geldiğinden, caminin adını orijinal haliyle korursak isim tamlaması şeklinde değil de "Lal Mescid" olarak sıfat tamlaması şeklinde kullanmamız daha doğru olur. Tercüme edersek de "Kırmızı Cami" veya "Kızıl" kelimesinin ideolojik anlamda kullanılmasının zihinlerde oluşturduğu intibayı dikkate almadan "Kızıl Cami" diyebiliriz.
Bu cami Pakistan'ın başkentinin İslâmabad olmasından kısa bir süre sonra 1965'te inşa edilmiş. Kurucusu da son olaylarda isimleri sıkça gündeme gelen Abdülaziz ve Abdürreşid kardeşlerin babaları Muhammed Abdullah Gazi'dir. Bu zatın o zaman devlet yetkilileriyle ilişkilerinin iyi olması sebebiyle kendisine de başkentin oldukça modern ve stratejik bir bölgesinde cami inşa etmesine imkân verilmiş. Böylece cami önemli resmî dairelerin, güvenlik organlarının ve sefaretlerin bulunduğu stratejik bir bölgeye inşa edilmiş.
Kral Faysal Camisi'nin inşa edilmesinden önce İslamabad'ın en büyük cami ve külliyesi Lal Mescid ve külliyesiydi.
Daha önce de dile getirdiğimiz üzere Pakistan'daki camilerin birçoğuyla bağlantılı olarak medreseler de inşa edilmiştir. Şeyh Muhammed Abdullah Gazi de Lâl Mescid'le bağlantılı olarak önce Feridiyye Medresesi'ni inşa etmiş. Camiden farklı bir yere inşa edilen bu medrese de İslamabad'ın lüks bir semtine, ağaçlık bir bölgeye ve devlet kurumları açısından stratejik mahiyeti olan yere inşa edilmişti.
Camiye bağlı kurulan ikinci medrese ise yine önemli bir bölgeye inşa edilen bir kız okuluydu. Hafsa Medresesi adı verilen bu eğitim kurumu aynı zamanda Pakistan'ın en büyük kız medreseleri arasında yer alıyordu.
Daha sonra İmam Muhammed'in oğlu Abdülaziz Lal Mescid'in bitişiğine üçüncü medreseyi inşa etti. Burası da erkek öğrencilerin okuyacağı Lal Mescid Medresesi'ydi.
Bu kurumlar her ne kadar Pakistan'daki geleneksel medreselerin stilinde inşa edildi ve onların metodunu sürdürüyor idiyse de diğerlerine nispetle daha modern stilde inşa edilmişlerdi. Devletin vitrinini oluşturan bölgelere inşa edilmiş olmaları bunu gerektirdiği için muhtemelen yönetim de böyle istemiş olabilir. Ne var ki bu medreselerin vitrin bölgelere inşa edilmelerinin sonraki dönemde aleyhlerine bir sonuç doğurduğunu gördük. Çünkü Perviz Müşerref cuntası ABD ve İngiltere'ye karşı vitrin değişikliğine gitme ihtiyacı duyunca önce buralardan başladı.
Lal Mescid'in kurucusu Muhammed Abdullah Gazi, Pakistan'ın ileri gelen devlet yöneticileriyle yakın ilişki içindeydi. Bu yüzden üst düzey devlet yetkililerinin muhtelif toplantılarına davet ediliyor ve görüşlerinden istifade ediliyordu. O toplantılara çoğu zaman büyük oğlu Abdülaziz'le birlikte gidiyordu. Çünkü onu kendinden sonra yerini alması, kurduğu müesseselerin başına geçmesi için hazırlıyordu.
Muhammed Gazi'yle devlet zirvesi arasındaki sıkı münasebet General Ziyaü'l-Hak döneminde en yoğun sürece girdi. Ziyaü'l-Hak onunla yakın bir dostluk ilişkisi içine girmişti ve kendisiyle sürekli görüş alışverişinde bulunuyordu.
Muhammed Gazi'nin inşa ettiği Lal Mescid de Ziyaü'l-Hak döneminde Afganistan cihadına desteğin en önemli merkezlerinden biri oldu. Bu cami hem cihada desteğin manevi yönden teşvik edildiği bir yer, hem gelen yardımların ulaştırılmasında kullanılan bir aktarma merkezi ve hem de cihada iştirak etmek isteyenlerin uğrak merkeziydi. Devletin cihada destek veren bir politika izlemesi caminin bütün bu fonksiyonları icra etmesini kolaylaştırıyordu. Ziyaü'l-Hak bu fonksiyonlarından dolayı camiye ve ona bağlı medreselere devlet hazinesinden yardım ediyordu.
Ziyaü'l-Hak'ın 1988'de uçağına suikast düzenlenmesi suretiyle öldürülmesinden sonra Muhammed Abdullah Gazi'nin devlet yetkilileriyle ilişkileri de zayıflamaya başladı. Zaman içinde bu, kopma noktasına geldi. Söz konusu suikasttan on yıl sonra yani 1998'de, Nevaz Şerif'in başbakan olduğu dönemde de Muhammed Gazi bir başka suikastla ortadan kaldırıldı. Muhammed Gazi'nin Şiîlere yönelik tenkitlerinden dolayı bazıları onun Şiîler tarafından öldürüldüğü iddiasında bulundular. Ancak oğulları babalarına yönelik suikastta ABD'nin emrini yerine getiren Pakistan istihbaratının parmağı olduğunu ileri sürdüler.
Muhammed Gazi'nin üç kızı ile Abdülaziz ve Abdürreşid adlı iki oğlu vardı. Lal Mescid ve ona bağlı medreselerin yönetimine büyük oğlu Abdülaziz geçti. Küçük oğlu Abdürreşid ise küçük yaşta Kur'an-ı Kerim hâfızı olmasına rağmen, gençliğinde Batıya özentili bir yaşayış tarzına sahipti. O yüzden babasıyla çeşitli sorunlar yaşamıştı. Ama sonra hayatında köklü bir değişiklik gerçekleşti ve o da medrese yönetiminde ağabeyinin yardımcılığını yapmaya başladı.
ABD'nin Afganistan'ı işgalinde Müşerref'in ona destek veren tutum ve politikası Lal Mescid yönetimiyle devlet yönetimi arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine yol açtı. Çünkü Lal Mescid yönetimi baba Muhammed Gazi'nin zamanından itibaren Afganistan'daki Tâliban yönetimine destek veriyordu. Bu destek onun öldürülmesinden sonra da devam etti. Müşerref yönetiminin ABD işgaline destek vermesi de cami ve külliye yönetimini kızdırdı.
Bir fetva olayı ilişkilerdeki kötüleşmenin daha da şiddetlenmesine ve çıkmaza doğru sürüklenmesine sebep oldu. Pakistan'ın Veziristan bölgesindeki aşiretlerin, Afganistan'daki işgale direnenlere destek vermesi sebebiyle Müşerref cuntası o aşiretlere karşı askeri operasyonlar düzenlemeye başlamıştı. Lal Mescid Fetva Konseyi de 2005 yılında, devletin bu bölgede halka karşı askerî operasyonlar düzenlemesinin haram olduğuna dolayısıyla bu operasyonlarda devlet tarafından ölenlerin meşru olmayan bir saldırıda ölmeleri sebebiyle cenaze namazlarının kılınamayacağına, aşiretler tarafından saldırılara maruz kalarak öldürülenlerin ise şehit olduğuna dair fetva yayınladı.
Cunta yöntemi bu fetvaya fena halde kızdı ve fetvanın iptal edilmesi için cami yönetimine baskı yapmaya başladı. Cami yönetiminden Abdürreşid Gazi o zaman konuyla ilgili açıklamasında kendilerine baskı yapıldığını hatta tehditte bulunulduğunu ve fetvanın iptal edilmesinin istendiğini ama fetvanın hükümet kararları gibi olmadığını, hükümet kararlarından birinin ikinci kararla iptal edilebileceğini ama fetvanın şer'î delillere göre verilmesi sebebiyle birinin diğeriyle ilga edilemeyeceğini söylemişti.
Fetva konusunda istediğini yaptıramayan cunta yönetimi bu kez Abdürreşid Gazi'ye yönelik ağır ithamlarda bulunmaya başladı. Onun parlamento, cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay başkanlığı binalarını havaya uçurma planları yaptığına dair iddialar ortaya attı. Lal Mescid'in önemli devlet kurumlarının yer aldığı stratejik bir bölgede bulunması bu tür iddiaların sonraki dönemde ciddiye alınması için gerekçe oluşturdu. Müşerref cuntası söz konusu iddiaları Abdürreşid Gazi aleyhine tutuklama kararı çıkarmak için değerlendirdi. Karar üzerine Abdürreşid saklanmaya başladı ve yapılan aramalarda bulunamadı.
Tutuklama kararının ve hakkındaki iddiaların haklı çıkarılması için Abdürreşid Gazi'ye ait bomba yüklü bir araç yakalandığı haberi yayınlandı. Ama sonra Din İşleri bakanı ve General Ziyaü'l-Hak'ın büyük oğlu Muhammed İ'cazu'l-Hak, Abdürreşid Gazi'nin bomba yüklü araba olayıyla herhangi bir ilgisinin olmadığına dair açıklama yaptı.
7 Temmuz 2005'te Londra metrosunda meydana gelen patlama Pakistan'daki medreselerin hedefe yerleştirilmesi için yeni bir gerekçe oluşturdu. Çünkü eyleme karışanlardan üçünün Pakistan asıllı olduğu ve bunların veya içlerinden birinin Pakistan'daki medreselere gidip geldiği iddiasında bulunulmuştu. İddianın ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. Ama doğru olsa bile böyle bir iddianın Pakistan'daki tüm medreselerin hedefe yerleştirilmesini amaçlayan kampanyada malzeme olarak kullanılması gerçekçi bir bakış açısına değil bulanık suda balık avlama niyetine işaret eder.
Ne var ki böyle bir iddianın gündeme gelmesi Lal Mescid'i kıskaca almak için sebep arayan Müşerref cuntası için kaçırılmaması gereken fırsattı. O da bunu söz konusu caminin yönetimini hedefe yerleştirmek ve el-Kaide mensuplarını himaye ettiği iddiasında bulunmak için değerlendirdi.
Cunta yönetimi sonra Londra patlamasına karışanlardan birinin Lal Mescid'le irtibatlı olduğuna dair bilgiler elde edildiğini ileri sürerek arama emri çıkardı. Fakat bu emir doğrultusunda Hafsa Medresesi'ne yapılan polis baskınına orada okuyan kız öğrenciler şiddetle tepki gösterdi ve polislerin içeri girmelerine engel oldular. Bu yüzden polisle kız öğrenciler arasında çatışmalar çıktı, ancak öğrenciler polisin içeri girip arama yapmasını engellemeyi başardılar.
Sorunun büyümesine sebep olan bir gelişme de İslâmabad belediyesinin La Mescid'in de içinde bulunduğu yedi caminin yıkılması kararı almasıdır. Yıkılmasına karar verilen diğer camiler de yine Lal Mescid'le irtibatlıydı. Yıkma kararlarının gerekçesi söz konusu camilerden bazılarının devlete ait gasp edilmiş araziler üstüne inşa edildiği, bazılarının da önemli devlet büyüklerinin güvenlikleri açısından risk oluşturduğu iddialarıydı. Lal Mescid'in de Eğitim Bakanlığı'na ait arazi üzerine inşa edildiği ileri sürülüyordu. Oysa bu caminin 42 yıllık bir geçmişi vardı ve bu süre içinde böyle bir iddiada bulunulmadığı gibi devlet yetkilileri camiye sahip çıkmış, maddi yönden de yardımcı olmuşlardı.
Yıkılmasına karar verilen yedi camiden ikisi 20 Ocak 2007 tarihinde fiilen yıkıldı. Birçok yorumcunun da dikkat çektiği üzere Pakistan toplumu açısından böyle bir yıkım ise şiddetli tepkileri hazırlayabilecek fiildir. Nitekim söz konusu yıkım olayından sonra cami yönetiminin ve medreselerin öncülüğüyle çeşitli protesto eylemleri düzenlendi. Öğrenciler yıkılan camilerin yerine yenilerinin inşa edilmesi talebiyle gösteriler düzenlediler. Yönetim olayların durulmasını sağlamak amacıyla bir aracı komite oluşturdu ve yıkılan camilerin yerine yenilerinin yapılacağı sözü verdi. Ama bu sözün yerine getirilmesi yönünde hiçbir müşahhas adım atılmadı.
Yönetim yıkılan camilerin yerine yenilerini yapma sözünü yerine getirme konusunda bir şey yapmazken Lal Mescid'in yıkılması kararında ısrar edince Hafsa Medresesi öğrencileri yakındaki bir çocuk kütüphanesine baskın düzenleyerek burayı ele geçirdiler. Kütüphaneye girip kapıları içeriden kapattıktan sonra kendilerine camilerinin yıkılmayacağına ve yıkılanların yerine yenilerinin yapılacağına dair yazılı bir taahhüt verilmediği sürece burayı terk etmeyeceklerini bildirdiler. Bu olay yönetimin tepkisine sebep oldu. Sorunun çözümü için çeşitli aracılıklar oldu. Aracılık yapanlar, birçok kez çözüme yaklaştıklarını ama her keresinde yönetim tarafından birilerinin işin içine çomak soktuklarını dile getirdiler. Abdürreşid Gazi de konuyla ilgili açıklamasında kendilerinin hükümetin sözüne güvenmediklerini, ellerine yazılı bir belge verilmediği sürece öğrencilerinin kütüphaneyi terk etmeyeceklerini vurguladı.
Bilindiği üzere 3 Temmuz 2007'de patlak veren çatışmaların sebebi olarak genellikle Lal Mescid yönetiminin şeriat istemesi, hatta hükümetin şeriat uygulamadığı gerekçesiyle bir şeriat mahkemesi kurması ve kontrolündeki bölgelerde şeriat uygulayacağını ilan etmesi gösterilmiştir. Sürekli bu iddianın gündeme getirilmesi ise öncesinde yaşanan gelişmelerin, bu noktaya gelinmesine kadar ki hadiselerin gölgede kalmasına sebep oluyor. Ayrıca her ülkenin kendi şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiği dikkatten kaçırılarak laikliği devlet sisteminin tartışılmaz ilkesi olarak kabul eden ülkelerle, İslâm hukukunu uygulamayı devletin temel sorumluluğu olarak gösteren Anayasanın geçerli olduğu ülkelerde toplumsal talep ve itirazlar aynı pencereden değerlendiriliyor.
Pakistan'da İslâm hukuku zaten resmî olarak kabul edilmiştir ve yönetimin bu konudaki ihmali kendisine yüklenen sorumluluğu ihmali anlamına gelir. Dolayısıyla Lal Mescid'in veya bir başka kurumun yönetimdekilerden şeriatı uygulamalarını istemesi onlara kendilerine yüklenen sorumluluğu hatırlatmadan öte bir şey değildir.
Ayrıca Lal Mescid yönetiminin şeriat konusundaki talepleri, hükümetin bu konuda sorumluluğunu yerine getirmediğini iddia etmesi ve ortaya çıkan boşluğu kapatmak için kendilerinin bir mahkeme oluşturduklarını ilan etmeleri buraya kadar zikrettiğimiz gelişmelerin, ilişkilerdeki tırmanmanın bir sonucudur.
Söz konusu gelişmeler karşısında cunta yönetimi aracıların çabalarından bir çözüm çıkmasına fırsat vermek yerine gerginliğin daha da artmasına, ilişkilerdeki tırmanmanın şiddetlenmesine yol açan yeni kararlar aldı. 10 Nisan 2007'de Lal Mescid'in Web sitesini ve radyosunu kapattırdı. Bu olaydan 38 gün sonra yani 18 Mayıs tarihinde de Feridiyye Medresesi öğrencilerinden 11 kişiyi, şeriat uygulaması ve İslâm'ın ahlâk kurallarının gözetilmesi taleplerinden dolayı tutukladı.
Yönetim tarafından alınan bu kararlar diğer taraftan da tepkilere ve eylemlere sebep oldu. Lal Mescid yönetimine bağlı cami ve medreselerde çeşitli protesto eylemleri düzenlendi. Feridiyye Medresesi öğrencilerinin tutuklanmasına karşı da 4 polis kaçırıldı ve bunlar söz konusu öğrencilerin serbest bırakılması pazarlığında rehin olarak kullanıldı. Yapılan pazarlık neticesinde karşılıklı olarak öğrenciler ve polisler serbest bırakıldı.
Gerginliğin zirveye doğru tırmandığı dönemde yaşanan ve medya organları tarafından cuntanın haklı çıkarılması için sıkça gündeme getirilen olaylardan biri de Çinli kadınların kaçırılması olayıdır. 23 Haziran 2007'de, masaj salonları işleten dokuz Çinli kadın Lal Mescid külliyesinde okuyan öğrenciler tarafından götürüldü ve 17 saat tutulduktan sonra serbest bırakıldılar. Abdürreşid Gazi bu işin bir kaçırma olmadığını, kadınların yaptıkları kötü işi bırakmaya ikna edilmeleri için götürüldüklerini ileri sürdü. İster kaçırılmış, isterse iddia edildiği şekilde ikna edilmek üzere götürülmüş olsunlar eylemcilerin amacı, ülkede birtakım ahlâksızlıkların çeşitli örtüler altında yaygınlaştırıldığına dikkat çekmek ve bundan dolayı şeriat taleplerini, ahlâk kurallarına uyma isteklerini haklı göstermekti. Çünkü eylemciler söz konusu masaj salonlarının fuhuş salonları olarak kullanıldığını, Çinli kadınların bu işin piyasasını oluşturduklarını ve hatta kurdukları örtülü kurumlar vasıtasıyla Çin'le Batı arasındaki fuhuş ticaretinde Pakistan'ı köprü olarak kullandıklarını ileri sürüyorlardı.
Bütün bu gelişmelerden sonra dışarıdan yapılan telkinlerin de etkisiyle Lal Mescid'e bir askerî operasyon düzenlenmesinin zamanı geldiği düşünülüyordu. Bundan dolayı Cunta lideri Müşerref kesin gerekçeyi hazırlama çabalarını başlattı ve 29 Haziran Cuma günü camide el-Kaide mensubu intihar saldırganlarının bulunduğunu ileri sürdü. Ama bu arada operasyonun önünü açabilmek için biraz yumuşak davranarak, oluşacak tepkilerin kendisine kullanabileceği yeni gerekçeler çıkarmasını bekledi. Ama çözüm arayışlarına da iltifat etmedi, aracılık etmeye çalışanların tekliflerini hiçbir şekilde ciddiye almadı. Tırmanışın trendinin artması üzerine de 3 Temmuz Salı sabahı küçük çaplı bir askeri kuşatma gerçekleştirdi. Bu kuşatma esnasında cami içinden atıldığı söylenen mermilerin operasyonu yöneten Albay Harun İslâm'ı öldürmesi üzerine de geniş çaplı operasyonun başlatılması için gerekçe oluşmuş oldu.
Albay Harun İslâm'ın öldürülmesi ordu içinden birtakım kişilerin artık tüm çözüm formüllerine ve aracılıklara kapıları kapatmalarının gerekçesi olarak da kullanıldı. Zaten cunta lideri Müşerref'in ve onu yönlendiren emperyalist güçlerin istediği de buydu. Dolayısıyla cami etrafındaki kuşatma şiddetlendirildi ve cami yönetiminden şartsız teslim olmaları istendi. Bu arada gerek içerideki öğrencilerin ve gerekse onlara destek vermek amacıyla dışarıdan gidip aralarına katılan ailelerinin ya da yakınlarının durumu bir "sivil" tartışmasının ortaya çıkmasına yol açtı. Bir taraf askeri birliklerin sivillere ve öğrencilere saldırdığını iddia ederken, diğer taraf eylemcilerin çocukları ve kadınları canlı kalkan olarak kullandıklarını ileri sürdü. Oysa dışarıdan gelenler gönüllü olarak direnişe destek verdiklerini açıklayanlardı. Öğrenciler ise zaten medresedeki tahsilleri sebebiyle orada ikamet edenlerdi.
Müşerref cuntası güya içerideki öğrencilerin ve kadınların kaçmalarını sağlamak amacıyla cami etrafındaki duvarın bir yerini yıkarak gedik açtıklarına dair açıklama yaptı. Gerçi yıkım gerçekleşmişti. Ama cuntanın iddiasındaki samimiyeti son derece şüpheliydi. Her ne kadar bazı kadınların ve çocukların çıkmasına imkân verildiyse de çok sayıda öğrenci de gözlerini kırpmadan insanların üzerine kurşun yağdırmaları istenen askerler tarafından öldürüldü ve tahminlere göre en az bin kişi hayatını kaybetti. Bunların büyük çoğunluğunu da medrese öğrencileri oluşturuyordu. Yani operasyon esnasında tam anlamıyla bir öğrenci katliamı gerçekleştirildi.
Cunta rejiminin bir yandan direnenlerin şartsız teslim olmalarını isterken diğer taraftan ahlâk dışı bir tutum sergileyerek insanlara tuzak kurması ihtimaline işaret eden bir olaydan söz etmek istiyoruz. Lal Mescid'in imamı ve cami yönetiminin başkanı Abdülaziz Gazi'nin adamlarından olayların sona ermesi için teslim olmalarını istediği dile getirilmişti. Onun böyle bir talepte bulunması kendisinin teslim olmayı kabul etmiş olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Ancak cunta yetkilileri onun kadın burkasına (Pakistan kadınlarının giydiği bir çarşaf türü) bürünerek kaçarken yakalandığını iddia ettiler. Bu iddialarını ispat edebilmiş değiller. Çünkü sıcak gelişmelerin yaşandığı yerlere basın mensuplarını yaklaştırmıyorlardı. Dolayısıyla iddianın bir iftira olması ihtimali de var.
Abdürreşid Gazi'nin olayları yakından görmeleri için basın mensuplarına yaptığı çağrıya karşı kuşatmacı askerler sıkı tedbirlere başvurdu ve basın mensuplarının içeri girip öğrencilerin durumunu yakından görmelerini kesin bir şekilde engellediler.
İmamın yardımcısı ve küçük kardeşi Abdürreşid Gazi cuntanın tutumu karşısında teslim olmayacağına, teslim olmak yerine ölümü tercih edeceğine ve ölümünün Pakistan'da bir devrim hareketini ateşlemesini ümit ettiğine dair açıklamalar yaptı. Ancak bu onun tüm aracılıklara ve anlaşmalara da kapıları kapatması anlamına gelmiyordu. Aracılıklara kapıları kapatan cunta oldu. Çünkü onun istediği siyasî ve anlaşmalara dayanacak bir çözüm değil ABD'nin istediği doğrultuda dayatmaydı. O, bu dayatmasının diğer medreselere de gözdağı olmasını istiyordu. Çünkü plan ve senaryo sadece Lal Mescid ve külliyesiyle bitmeyecekti. Hesapta diğer medreseleri de hizaya sokmak ve devletin daha doğrusu devlet yönetimini kumanda eden dış güçlerin istediği çizgiye çekmek vardı.
Verilen bilgilere göre Mescidi Haram imamlarından Abdurrahman Sudeys ve Pakistanlı âlimler çözüm için aracılık girişimlerinde bulundular. Abdürreşid Gazi de bağımsız bir mahkemede yargılanmayı kabul etti. Ama Müşerref cuntası hiçbirine yanaşmayarak şartsız teslim olma dayatmasında ısrarlı davrandı.
Aracılık çabalarını sürdüren Pakistanlı âlimlerden Hanif Calahindari'nin verdiği şu bilgiler dikkat çekicidir: "Abdürreşid Gazi'nin camiyi bırakıp doğum yeri olan Pencab bölgesindeki Ruchân köyünde zorunlu ikamete tabi tutulması, bu arada hükümetin iddia ettiği hususlarda soruşturmaya tabi tutulması, iddiaların ispat edilmesi durumunda da tutuklanması yönünde çözüm önerisinde bulunduk. Taraflar böyle bir öneriyi kabule çok yanaşmışlardı. Gazi, hükümet tarafından istenen 15 silahlı kişinin teslimini de kabul etmişti. Fakat hükümet tarafı ani bir şekilde dönüş yaptı ve tarafların kabul etmeye yanaştığı şartlarda değişiklikler gerçekleştirdi. Şartlar üst yönetime gittikten sonra değişiklikler müsveddeye eklendi ki bunlar da Gazi'nin kabul etmediği şeylerdi. Tahmin ettiğimiz kadarıyla bu değişiklikler sırf çözüm formülünü tahrip etmek ve aracılık çabalarını boşa çıkarmak amacıyla yapılmıştı." Bazı hükümet yetkilileri tarafından verilen bilgilerde değişikliklerin Perviz Müşerref'in etrafındaki adamlar tarafından yapıldığı, bu değişiklikte 15 değil 50 elemanın teslim edilmesinin istendiği, bunu da Abdürreşid Gazi'nin kesinlikle kabul etmediği dile getirildi.
Verilen bazı bilgilere göre de resmî istihbarat yetkililerinden bazılarının siyasi çözüm istemelerine rağmen Perviz Müşerref kuşatma ve katliamda ısrarlı davrandı.
Tüm çözüm formüllerine ve aracılıklara kapıları kapatan cunta lideri Müşerref tedrici bir kuşatma ve hedef alma neticesinde camiye kapatılanları devletin gücüyle korkutarak teslim olmaya çağırdı. Müşerref: "Hiç kimse devletin gücüne karşı gelemez" diyerek teslim olmayanların öldürülecekleri tehdidinde bulundu. Bu arada medresedeki gıda maddesi üzerinden hesaplar yapılarak bu maddelerin bitmesi durumunda direnenlerin teslim olmaktan başka seçeneklerinin kalmayacağı vurgulandı.
Devletin gücüne karşı gelmek zordur. Ama burada şu soruyu sormak gerekiyor: Devletin gücü adaletin, hukukun bekçisi mi olmalıdır yoksa zulmün tehdit gücü mü? Eğer adaletin bekçisi olursa halkın gücüyle bütünleşir ve daha büyük bir güç ortaya çıkar. Zulmün tehdit gücü haline gelirse, onun da üstünde bir güç olduğunu, ilahî gücün mazlumların yanında olacağını, mutlak adaletin hâkimi olan Allah'ın mühlet verebileceğini ama asla ihmal etmeyeceğini unutmamak gerekir.
Hiçbir çözüme ve aracılığa yanaşmayan cunta 10 Temmuz sabahı artık tüm insanî değerleri ayaklar altına alarak geniş çaplı operasyon gerçekleştirdi. Kuşatmacı askerlerden de 8 kişinin hayatını kaybettiği bu operasyonda çok sayıda öğrenci vahşice katledildi. Direnişin başını çeken Abdürreşid Gazi'nin de operasyonda öldürülmesi üzerine caminin kontrolü tamamen askerlerin eline geçmiş oldu.
Perviz Müşerref cuntasının dayatmacı tavır takınmasında ABD ve İngiltere'nin büyük rol oynadığı tahmin ediliyor. Çünkü Pakistan cuntasını yönlendiren bu iki ülke herhangi bir anlaşmaya yanaşılmasını istemiyor, ne kadar insanın hayatına mal olsa da meselenin devletin şartsız bir şekilde her şeye hâkim olmasıyla sonuçlandırılmasını istiyordu. Beyaz Saray sözcüsü Tony Snow'ın gerek bu mesele ve gerekse Veziristan bölgesinde yaşanan olaylar hakkında yaptığı açıklama da buna işaret ediyordu. Snow, Veziristan'taki aşiretlerle yapılan anlaşmanın artık miadını doldurduğunu söylüyor ve Pakistan yönetiminin burada şiddeti daha da artırmasını istiyordu.
Fakat Pakistan'daki cuntanın resmi terörü şiddetlendirmesi ülkeyi bir çıkmaza doğru sürüklemesi anlamına gelmektedir. Nitekim gerek cami baskınının intikamı amacıyla ve gerekse Veziristan'daki saldırılara karşı gerçekleştirilen eylemlerde çoğu güvenlik görevlisi elliden fazla insan hayatını kaybetti. Resmi terörün şiddetlendirilmesi karşı eylemlerin de tırmanmasına sebep olacaktır. Ayrıca medreseler oldukça geniş bir kitlesel tabana sahiptir ve bunlarla devletinin baskı gücünün kullanılması suretiyle uğraşılması devleti de bayağı uğraştırabilir.
Görülen o ki Pakistan cuntası ABD ve İngiltere'yi memnun etmek için kendi halkına karşı savaş açarken ülkesini de bir kaosun, kargaşanın içine itmektedir. Bu tür yönetimler ülkeleri ve halkları için birer musibettirler.
Bilindiği üzere Pakistan'daki Kırmızı Cami olayından önce de Lübnan'ın Trablus şehri yakında Filistinli mültecilerin kaldığı Nehru'l-Bârid mülteci kampının kuşatılması olayı yaşandı. Bundan önce o olaylarla ilgili kapsamlı bilgiler içeren bir dosyamız yayınlandı. Bu iki dosyada verilen bilgilerin incelenmesi neticesinde de görülecektir ki olaylar arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır. Biz bunlardan bazılarına özellikle vurgu yapmayı faydalı görüyoruz:
a.Birinci önemli benzerlik her iki ülkede de yönetimin dış güçlerle işbirliğine açık olması, onların çıkarlarına hizmet için kendi halklarını karşılarına almaktan çekinmemeleridir. Gerçi İslâm dünyasındaki birçok yönetim hakkında bunun söylenmesi mümkündür. Ama bazılarının iktidara getirilmeleri ve iktidarda kalmalarının devamı doğrudan böyle bir işbirliğiyle ilgilidir. İşte Lübnan'daki Sinyora hükümeti ile Pakistan'daki General Müşerref cuntası bu türdendir.
b.Her iki operasyonda da belli bir alan üzerinde devlet kontrolünün sıkılaştırılması için hazırlanan senaryonun uygulamaya geçirilmesi söz konusudur. Lübnan'daki olaylarda mülteci kampları üzerindeki devlet kontrolünün sıkılaştırılması ve buraların iç yapılanmalarına müdahale için sebep oluşturma amacına yönelik senaryo devreye sokulmuştur. Pakistan'da uygulamaya geçirilen senaryonun hedefi ülkede yetişen neslin zihniyet ve hayat çizgisinin belirlenmesinde önemli etkisi olan medreseler üzerinde devlet kontrolünün sıkılaştırılması, buraların yapısının değiştirilmesidir.
c.Üçüncü benzerlik senaryoların uygulamaya geçirilmesi merhalelerinde kendini göstermektedir. Lübnan'da da, Pakistan'da da yönetim önce hedefe yerleştirdiği grubun kısmen önünü açarak başını dışarı çıkarmasına imkân tanımıştır. Sonra biraz daha fazla dışarı çıkıp boy göstermesine imkân tanımış ve bu merhalede çok fazla üzerine yüklenmemiştir. Bu taktiği aynı zamanda hedefe yerleştirilen grupların elemanlarının bir yere toplanmalarını sağlama amacıyla da kullanmaya özen göstermişlerdir. Gerçi bu, değişik operasyonlarda kullanılan taktiktir. Ama Lübnan ve Pakistan'daki operasyonların ard arda gelmesi aynı taktiğin kullanılmasının tesadüf olmadığı kanaatine yöneltmektedir.
d.Dördüncü önemli benzerlik her iki operasyonda da kadın ve çocukların konumundan stratejik amaçla yararlanılmasıdır. Lübnan'da askerler mülteci kampını kuşatmaya aldıklarında önce bir iki gün kamptakilerin dışarı çıkmalarını engellediler. Bu uygulama özellikle bebekli kadınların ve küçük çocukların kötü duruma düşmelerine yol açtı. Ordu bu durumdan Fethu'l-İslâm milislerini sorumlu tutarak, insanların durumlarının daha fazla kötüye gitmemesi için onlardan teslim olmalarını istedi. Asıl amacı ise kampta ikamet eden sivillerin içeride kalmaya devam etmelerinin bir felakete yol açabileceği mesajı vermek, böylece onları kampı terk etmeye zorlamak ve Fethu'l-İslâm milislerini içeride yalnız bırakmaktı. Nitekim öyle oldu ve söz konusu kötü şartların oluşmasından sonra ordu kamptaki mültecilerin dışarı çıkmalarına imkân tanıdı ve kısa sürede büyük çoğunluğu kampı terk etmeyi tercih etti. Pakistan'da ise cunta, direnenlerin kadın ve çocukları canlı kalkan olarak kullandıklarını iddia ederek ortaya çıkan durumdan onları sorumlu tutmaya çalıştı. Bunu iddia etmekteki amacı ise oluşacak toplumsal tepkiden yararlanarak, Lal Mescid yöneticilerinin kendilerine destek veren aileleri dışarı çıkarmalarını sağlamaktı. Bu arada dış duvarda bir gedik açarak sivillerin kaçmasına imkân sağladığı iddiasında bulunmakla toplum psikolojisini kendi lehine yönlendirme çabası içine girdi. Oysa işin gerçeğinde cunta camiye sığınan öğrencilere hiçbir şekilde acımamış, en az bin insanı vahşice katletmiştir ki bunların çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğunu inkâr etmek mümkün değildir.
e.Bir diğer benzerlik her iki olayda da küçük gruplara karşı oldukça büyük askeri birliklerle operasyon düzenlenmesidir. Böyle yapılmasının sebebi o kadar büyük askerî birliklere ihtiyaç duyulması değil olayın büyütülmesi, güvenlik tedbirlerinin artırılması için gerekçeler oluşturulması ve senaryonun sonrası için zemini oluşturmaktı.
f.Önemli bir başka benzerlik ise her iki olayda da aracılıkların kabul edilmemesi, askerî tercihte ısrarlı davranılmasıdır. Lübnan'da Filistinli direniş grupları aracılık yoluyla Fethu'l-İslâm elemanlarını teslim olmaya ikna edebileceklerini dile getirdikleri, bunun için kendilerine fırsat verilmesini istedikleri halde Sinyora yönetimi bu tür önerilere hiçbir şekilde iltifat etmedi. Pakistan'da ise aracılar çözüm noktasına geldiği halde cuntanın adamları bir anda işin içine çomak sokarak her şeyi sıfır noktasına çektiler. General Müşerref hem kendisini kumanda eden ABD ve İngiltere'nin telkinleriyle, hem de etrafını saran işbirlikçi elemanlarının yönlendirmesiyle askerî operasyonda ısrarlı davrandı.
g.Dikkatten uzak tutulmaması gereken bir benzerlik de her iki olayda da dış güçlerin çıkarları, güvenlikleri için içeride sorunlar çıkarılmasına razı olunmasıdır. Operasyonlara gerekçe teşkil eden sorunların görüşmeler ve aracılıklar yoluyla çözüme kavuşturulması ihtimalinin olmasına rağmen askerî şiddette ısrar edilmesi her iki ülkede de iç karışıkların, ülke halklarını kaosa iten yeni sorunların çağırıcısıydı. Ülkelerin menfaatine olan askerî şiddette ısrar edilmesi değil çözüm arayışı içine girilmesiydi. Ama öyle yapılmayıp şiddette ısrarlı davranıldı. Böyle yapılması ise sadece işbirlikçi yönetimleri kumanda edenlerin menfaatleriyle ilgiliydi.
Bunların dışında da muhtelif benzerliklerden söz etmek mümkündür. Ama daha fazla uzatmaya gerek görmüyor ve sadece bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Bütün bu benzerlikler her iki operasyonun da aynı merkezden yönlendirildiğine işaret etmiyor mu?