Medeniyetler Zirvesi

15 Şubat 2002 Cuma, Vakit

İstanbul geçtiğimiz günlerde önemli bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yaptı. Fakat önemliliği, iddia edilen fonksiyonu icra ettiğinin göstergesi değildir. Biz bu hafta Cuma dergisi için yazdığımız yazıda da bu konu üzerinde durduk. (Bkz. "Medeniyetlerarası Uyum mu Bir Medeniyet Kuşatması mı?"). Cuma dergisinin yazısını toplantının düzenlenmesinin hemen öncesinde yazmıştık. Fakat toplantının gidişatı oradaki tahminlerimizin doğru çıktığını gösterdi. Bu yazımızda da toplantının genel bir tahlilini yapmak ve çıkan sonuçları değerlendirmek istiyoruz.

Bu toplantının fikir babası olarak her ne kadar, Türkiye Dışişleri bakanı gösterilse de icra ve yönlendirme işini Batı'nın yaptığı kesindi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Türkiye tarafından tanınan ulusal kimliğinin müdafaa edilmesinde bile gereken kararlılığın gösterilememesi Türkiye'nin bu toplantıdaki etkinliğinin çok fazla olmadığını, asıl söz sahiplerinin ve hüküm vericilerin başkaları olduğunu gözler önüne serdi.

"Medeniyetler" kavramı etrafında oluşturan havanın ise bir diyalogdan ziyade bir kuşatma mahiyeti taşıdığı ortaya çıktı. 11 Eylül olaylarından sonra oluşturulan hava ile sürekli Müslüman çevrelerin töhmet altına sokulması için yoğun bir çaba sarf edildi. İşte bu töhmetin İslami değerlerin törpülenmesi, kırpılması için kullanılmasına çalışılmaktadır. Batı düşüncesinin ortaya koyduğu değerler ise tartışılması söz konusu olmayan, her biri birer ilke olarak kabul edilmesi gereken değerler olarak öngörülüyor. İşte bu yönüyle hadise bir medeniyetler uzlaşması değil Batı medeniyetinin tüm Müslümanları kuşatması için siyasi altyapının oluşturulması çabasıdır.

Toplantıya bir "medeniyetler uzlaşması" süsü verildi. Buna göre bir taraf Batı veya hıristiyan, bir taraf da Müslüman medeniyetini temsil ediyordu. Oysa işin gerçeğinde medeniyetleri değil siyasal yönetimleri temsil edenler bir araya gelmişlerdi. İslam medeniyetini temsil ettikleri iddiasıyla toplantıya katılanların çoğu kendi topraklarında bu medeniyete ve bu medeniyetin yüzyıllar boyunca oluşturduğu mirasa, bu mirası şekillendiren değerlere ve ilkelere sahip çıkma taraftarı değillerdi. Hatta bütün bu değerlere ve mirasa sahip çıkılmasını isteyenleri inanç ve düşüncelerinden dolayı mahkum ediyor, çeşitli baskılara maruz bırakıyorlardı. Bu durumda onların medeniyetler uzlaşması toplantısında, reddettikleri bir medeniyeti temsil etmeleri ne kadar gerçekçi olabilir?

Toplantıda bazı güncel konular da gündeme geldi. Bu günlerde problemli bölgeler genellikle İslam coğrafyasında bulunduğundan bu konu daha çok İslam ülkelerini ilgilendiren bir konuydu. Ancak bir boyutuyla da Batılıları ilgilendiriyordu. Gündeme gelen konulardan biri de Filistin meselesiydi. Kapanış bildirisinde bu meseleden söz edilmesi ve "iki devletli bir çözüm" formülü istenmesi birçokları tarafından son derece müspet bir gelişme olarak lanse edildi ve büyük yaygarası koparıldı. Oysa gördüğümüz kadarıyla ortada öyle abartılacak bir şey yoktu. Avrupa Birliği "iki devlet formülü"nü ilk kez dile getirmiyor. Yıllardan beridir kabul ettiği bir formüldür. Dolayısıyla İstanbul'daki toplantının sonuç bildirgesine geçen ifade yeni bir şey içermemektedir. "İki devlet" ifadesi ise son derece muğlak, çoğu zaman da oyalama politikasının bir malzemesi olarak kullanılan bir ifadeden başka bir şey değildir. Kaldı ki Filistin topraklarındaki siyonist işgal, herhangi bir meşruiyete dayanmayan haçlı işgali benzeri bir işgaldir.