Medeniyetlerarası Uyum mu Bir Medeniyet Kuşatması mı?

11 Şubat 2002 Pazartesi, Cuma dergisi

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "De ki: "Ey kitap ehli! Aramızda eşit olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi Rabb edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse: "Şahit olun ki, biz Müslümanlarız" deyin." (Ali İmran, 3/64)

Bu çağrı İslam'ın kendilerine kitap verilen ümmetlere genel bir çağrısıdır ve İslam'ın gerek dinler ve gerekse uygarlıklar arası diyalog konusunda temel ilkesini ortaya koymaktadır. Çünkü vahye dayanan tüm dinlerin ortak mesajı tevhid inancıdır. Bu yüzden vahye dayanan dinler aynı zamanda tevhid dinleridir. Ama ne yazık ki, vahiyle bildirilenlerin değiştirilmesi sonucu bu inanç da dejenere edilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de kitap ehline yönelik daha başka çağrılar da bulunmaktadır. Bunlardan konumuzla irtibatlı olan bazı çağrıları yazımızın başında vermekte yarar görüyoruz:

"Ey kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında doğru olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih Allah'ın peygamberi, Meryem'e bıraktığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur. Artık Allah'a ve peygamberlerine iman edin. "(İlah) Üçtür" demeyin. Bu iddialarınızdan vazgeçin. Sizin hayrınıza olur. Şüphesiz ki Allah tek bir ilahtır. Allah bir çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Vekil olarak Allah yeter." (Nisa, 4/171)

"Ey kitap ehli! Kitap'tan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve çoğunu da geçen peygamberimiz size geldi. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir Kitap geldi." (Maide, 5/15)

"Ey kitap ehli! "Bize herhangi bir müjdeleyici veya korkutucu gelmedi" demeyesiniz diye peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde size (doğruyu) açıklayan peygamberimiz geldi. İşte size müjdeleyici ve korkutucu geldi. Allah her şeye güç yetirendir." (Maide, 5/19)

"De ki: "Ey kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabb'inizden size indirileni uygulamadıkça bir şey (dayanak) üzere olamazsınız. Sana Rabb'inden indirilen onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Sen bu kafirler topluluğu için üzülme!" (Maide, 5/68)

"De ki: "Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırılığa gitmeyin ve kendileri önceden sapmış, çoklarını da saptırmış ve doğru yoldan ayrılmış olan bir topluluğun arzularına uymayın." (Maide, 5/77)

"Ey kitap ehli! Göre göre Allah'ın ayetlerini niçin inkâr ediyorsunuz! Ey kitap ehli! Niçin hakkı bâtıla karıştırıyorsunuz ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?" (Ali İmran, 3/70-71)

"De ki: "Ey kitap ehli! Allah sizin yaptıklarınıza şahitken Allah'ın ayetlerini neden inkâr ediyorsunuz?" De ki: "Ey kitap ehli! Hak olduğunu gördüğünüz halde neden onda bir eğrilik göstermeye yeltenerek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye çabalıyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (Ali İmran, 3/98-99)

Bunlardan bazılarında hitap öncelikle hıristiyanlara, bazılarında da öncelikle yahudileredir. Ancak ifade genel olduğundan tüm kitap ehli için geçerlidir. Kitap ehlinin tutumları konusunda Müslümanlara yönelik olarak da bazı uyarılarda bulunulmaktadır. Bunlardan bazılarını burada aktaralım:

"Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir topluluğa uyarsanız sizi iman etmenizden sonra kafirliğe döndürürler. Size Allah'ın ayetleri okunduğu halde ve içinizde O'nun peygamberi varken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'a tutunursa dosdoğru yola iletilmiş olur. Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün." (Ali İmran, 3/100-102)

"Kitap ehlinden bir topluluk sizi saptırmayı arzuladı. Oysa onlar sadece kendilerini saptırıyorlar da bunun farkında değiller." (Ali İmran, 3/69)

"İçlerinden zulmedenler dışında kitap ehline karşı ancak en güzel şekilde mücadele edin ve deyin ki: "Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olanlarız." (Ankebut, 29/46)

Bütün bu ayeti kerimeler ve benzerleri İslam'ın ehli kitap hakkındaki tavrını açık ve net bir şekilde ortaya koymakta, Müslümanların da onlar karşısında genel olarak nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini bildirmektedir. Sonuç itibariyle İslam'ın diyalog çağrısının özünde tevhide dönüş ilkesi vardır. Yüce Allah, kitap ehlinin bu çağrıya kulak vermeleri durumunda mükafatlandırılacaklarını da bildirmektedir. Bu konuda da Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Eğer kitap ehli iman edip sakınsalardı, onların kötülüklerini örter ve kendilerini nimetleri bol (Na'im) cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rablerinden indirileni uygulasalardı üstlerinden ve ayaklarının altından (nimetler) yerlerdi. İçlerinde orta yolu tutturan bir topluluk var. Ama çoğunun yapmakta oldukları işler pek kötüdür!" (Maide, 5/65-66)

Bir ayeti kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "Eğer kitap ehli de iman etmiş olsaydı şüphesiz kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır ancak çoğunluğu fasıktırlar." (Ali İmran, 3/110)

Yüce Allah, kitap ehlinden İslam'ın çağrısına kulak asanlardan da övgüyle söz ederek şöyle buyurur: "Şüphesiz kitap ehlinden, Allah'a karşı gönülden bir hürmet göstererek, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene iman edenler vardır. Bunlar Allah'ın ayetlerini az bir değer karşılığında satmazlar. Onların karşılıkları Rableri katındadır. Allah hesabı çabuk görendir." (Ali İmran, 3/199)

Batı dünyasının İslam dünyasına yönelik atakları geçmişte "dinler arası diyalog" başlığı altında yürütülüyordu. Bu çerçevede muhtelif uluslararası toplantılar düzenlendi. Fakat bu toplantılar genellikle "dini" kimlik üzerine oturtuluyor ve siyasi çevreler kendilerini bu işin dışında gibi göstermeye çalışıyorlardı. Son dönemde dünyanın yeni bir merhaleye girmesiyle birlikte bu işin çerçevesinin biraz daha genişletildiğini ve siyasi çevrelerin de aktif olarak işin içine girdiklerini gördük. Hal böyle olunca da yapılan çalışmanın çerçevesi biraz daha genişletildi ve adına "medeniyetler arası uyum" denildi.

Geçmişte "dinler arası diyalog" toplantılarında hıristiyan aleminin yönlendirici rol oynadığını gördük. Bu çalışmanın asıl hedefi dinler arasında bir diyalog sağlamaktan ziyade İslam aleminin hıristiyanlığa bakış tarzını değiştirmek ve böylece misyonerlik faaliyetlerinin önünde duran psikolojik ve sosyal engelleri kaldırmaktı. Nitekim bunun kısmen başarıldığını söyleyebiliriz. Ama bugünkü hıristiyanlık inanç olarak kitlelere bir şey vermediğinden ve dini değerlerini değişik dönemlerde geliştirilmiş felsefi ekollerin müdahaleleriyle anlaşılması zor, karmaşık felsefi yorumlara dönüştürdüğünden misyonerlik çalışmaları pek başarılı olamamaktadır. Tabii bu dinler arası diyalog toplantılarının arkasında bazı siyasi amaçlar da vardı. Her ne kadar siyasi otoriteler işin içindeki rollerini gizlemeye çalışıyor idilerse de.

Bugün "teröre karşı savaş" başlığı altında dünya nüfusunun neredeyse üçte birini endişeye sokan bir insanlık dışı savaşın bayrağının açılmasından sonra önce "medeniyetler çatışması"ndan söz edildi. Bu yöndeki iddiaların ortaya atılmasının üzerinden fazla zaman geçmeden medeniyetler arası uyum ve uzlaşma konusu gündeme getirildi. Medeniyetler çatışması konusunu gündeme getiren ABD ve Batı oldu. Bu yöndeki iddialarla İslam alemini adeta ateş çemberinin içine almaya çalışan ve yoğun tehditler savuran ABD bugün medeniyetler arası diyalog veya uyumla ilgili faaliyetlerde de yönlendirici konumdadır. ABD'nin tehditleri karşısında kendilerinin ateş çemberine alındıklarını düşünenler bugün böyle bir uyum sürecinin başlatılmasını müspet karşıladı ve kendilerini rahatlamış gibi hissetmeye başladılar. Buna binaen yapılanları büyük bir takdirle karşıladıklarını ifade etme ve gelecekle ilgili müspet beklentilerini bu çalışmalara dayandırma ihtiyacı duymaya başladılar. Oysa bizim gördüğümüz kadarıyla yürütülen faaliyetler medeniyetler arası uyumdan ziyade bir medeniyet kuşatmasına işaret etmektedir. İslam aleminde siyasi bir bütünlüğün olmaması ve yönetimlerin genellikle Batı'ya mahkum halde olması bu medeniyet kuşatmasını kolaylaştırmaktadır.

Görüldüğü kadarıyla ABD ve Batı son dönemde başlattığı atakla İslam alemini her yönden kontrol altına almak istemektedir. Medeniyetler arası uyum başlığı altında yürütülen faaliyetlerde de genellikle Müslüman halkların değerleri tartışma konusu yapılıyor. Uyum ve diyalogun önündeki engeller olarak bu değerlerin gösterilmesine çalışılıyor. Dolayısıyla bu değerlerin yıpratılması ve törpülenmesi isteniyor. Önce medeniyetler arası çatışmadan söz edildiğinden ve bu doğrultuda bir ateş çemberinin oluşturulması söz konusu olduğundan şimdi de medeniyetler arasında bir uyumun gerçekleşebilmesi ve gündeme getirilen çatışmanın önüne geçilebilmesi için Müslüman toplumların birtakım değerlerinin törpülenmesine ihtiyaç olduğu imajı verilmeye çalışılıyor. Batı dünyasının düşünce yapısına dayalı olarak geliştirilen değerler ve bu değerlerin dini alt yapıları ise tartışmaya bile açılmıyor. Aksine bu değerler tüm insanlığa mal olmuş, insanlığın önünü açan, uyum ve uzlaşmanın rotasını belirleyen, tartışmaya açılması mümkün olmayan değerler gibi yansıtılıyor.

Burada birtakım gelişmelerin ilginç bir şekilde ardarda gelmesi de düşündürücüdür. ABD'nin Afganistan'a yönelik saldırısından hemen sonra İslam dünyasında muhtelif noktaları hedef olarak gösterdiği ve dediğimiz gibi askeri gücünü kullanarak ateş çemberi oluşturmaya çalıştığı günlerde uluslararası siyonizmle doğrudan irtibatlı olduğunu bildiğimiz Dünya Ekonomik Forumu'nun gözetiminde fonksiyonu oldukça abartılan bir uluslararası zirve gerçekleştirildi. Bu zirvenin en önemli amacı ise çağdaş sömürgeciliğin bütün geri kalmış ülkeleri kuşatmasını amaçlayan globalleşmenin önünü açmak ve bu globalleşme sürecinde Amerika'daki siyonist lobilerin daha aktif olarak yer almaları için şartları oluşturmaktı. Ardından da medeniyetler arası uyum başlığı altında bir medeniyet kuşatması sürecine girildi. Bu sürecin ev sahipliğini Türkiye yapsa ve bu konudaki fikrin Türkiye Dışişleri bakanı tarafından ortaya atıldığı söylense de asıl yönlendiricisi ABD'dir. Temel amacı ise dediğimiz gibi Müslümanların değerlerini törpülemek; Batı'nın normlarını İslam dünyasına tartışmasız yani a priori değerler olarak kabul ettirmeye çalışmaktır. (Felsefede herhangi bir gerekçeye bağlanmadan insan aklının zorunlu olarak doğru kabul ettiği öncül değerlere a priori adı verilir.)